Toplam Sayfa Görüntüleme Sayısı

8 Aralık 2011 Perşembe

Pearl Harbor baskını, 11 Eylül saldırısı ve Atlantik İttifakının (ABD - NATO) Suriye ve İran operasyonu aynı aklın ürünüdür


1 - Sonda söyleyeceğimi en başta söylüyorum.

Bundan tam 70 yıl önce, 7 Aralık 1941’de*, İkinci Dünya Savaşı bütün vahşeti ve dehşetiyle sürerken, Japon İmparatorluk Deniz Kuvvetleri ABD’ye ait olan Hawai takımadasının Oahu adasındaki Pearl Habor üssüne ve ABD Pasifik Donanmasına saldırmıştı. Bu metinde, bu saldırının, bizzat saldırıya uğrayan taraf olan ABD tarafından önünün açılarak desteklendiği savunulacaktır. Bahsedilen niteliği yüzünden Pearl Harbor baskını, 60 yıl sonra gerçekleşecek olan bir başka büyük trajedinin, 11 Eylül 2001’in saldırısının ‘ruh ikizi’dir. Bu bakımdan, ‘Pearl Harbor erken gerçekleşmiş bir 11 Eylül, 11 Eylül ise gecikmiş bir Pearl Harbor’dur’ iddiası, ABD’nin ve hatta dünyanın kaderini tayin eden bu iki olay arasındaki rasyonel, gerçeklerle mutabık ve gizli bağlantıları ifşa eden anlamlı bir metafordur gibi algılanmaktadır.
Buna nasıl hükmettiğimi paylaşmadan önce, söz konusu saldırıya dair bazı önemli tarihi gerçekleri hatırlatmak istiyorum.




2- Saldırı öncesindeki global siyasi ve askeri durum ne idi?
2. Dünya Savaşının hemen başında Almanya – İtalya – Japonya miğferinin karşısında İngiltere – Fransa – SSCB ittifakı oluşmuştu. ABD, İngiltere’ye ciddi anlamda yardım etmesine rağmen, ülke kamuoyu savaş girilmesine karşı olduğu için, sıcak çatışmalarda doğrudan taraf olamıyordu. Öte yandan, ABD ekonomisi, aynen savaşan diğer ülkelerde olduğu gibi, büyük ölçüde militarize olmuş ve silahlı kuvvetlerin ihtiyaçlarına cevap verecek şekilde yeniden dizayn edilmişti. Başını ağırlıklı olarak Cumhuriyetçi Partide kümelenmiş sosyal grupların çektiği oldukça büyük bir kesim, Nazi Almanya’sı ile Bolşevik SSCB’nin savaşmasını memnuniyetle karşılıyor, onların birbirini kuvvetten düşürmesinden sonra, tek kurşun atmadan ve zayiat vermeden iktisadi avantajlar elde edebilmenin hesaplarını yapıyordu.
O sırada, dünya sahnesinde boy gösteren belli başlı liderler içinde en geniş vizyona sahip olanı Winston Churchill’di. Churchill, ABD’nin Almanya ve müttefiklerine karşı en kısa zamanda savaşa girmesinin dünyanın genel çıkarları açısından zaruri olduğuna inanıyor ve bu tezini başta Stalin ve Roosevelt olmak üzere müttefiklerine kabul ettirmeye çalışıyordu.
Ancak, dile getirdiğim üzere, ABD kamuoyuna ve kanaat önderlerine uluslar arası politika sahasında hakim olan eğilim ‘Dünya Savaşına resmen taraf olmak biçimindeki bir küresel jandarmalığına soyunmamak, kendi sınırları içinde güven içinde yaşamaya odaklanmak, anayurda bir saldırı vaki olmadı müddetçe de askeri çözümü benimsememek’ şeklinde özetlenebilecek olan ‘izolasyonizm’di. ABD’deki bu umumi savaş karşıtlığı, ülkenin artık iyice militarist bir üretim mekanizmasına dönüşen devasa endüstri kapasitesine hükmeden sermaye sahipleriyle, ABD ordusunun kurmaylarının önemlice bir kesimi tarafından paylaşılmıyordu. Bu kesimler, bir dizi karmaşık ve hatta kimisi çelişen nedenler yumağından dolayı, İngiltere’nin yanında savaş girilmesinden yanaydı. Ancak, bunun olabilmesi için, Amerikan kamuoyundaki savaş algısına dair olan hakim eğilimi kökten değiştirecek dramatik bir gelişmenin gerçekleşmesi şarttı.
İşte, Pearl Harbor baskını, ABD’nin savaşa girmesi için aranan o bahane olacaktı.


3 - Japonya tarihinin en büyük hatasını yapıyor
Esas olarak 1866 – 1869 dönemine tarihlenebilecek olan Meiji Restorasyonuyla birlikte büyük bir modernleşme hamlesine girişen Japonya, 2. Dünya Savaşı öncesinde dünyanın önemli sanayi ülkelerinden birisi olmanın yanı sıra, çok kuvvetli bir de ordu kurmayı başarmıştı. Japon sermayesinin, hammadde ihtiyacını karşılamak ve ürettim kapasitesi için pazar bulmak gayretleri, ülkeye hakim olan milliyetçi ideolojinin en güçlü taşıyıcısı olan Japon Ordusunun askeri hırslarıyla birleşince, güneşe tapan bu ulusun 2. Dünya Savaşındaki yeri ve rolü çok rahat anlamlandırılabilmektedir. 1930’ların sonunda, Japonya’nın, Asya – Pasifik hinterlandında kendisine rakip olarak gördüğü yegâne kuvvet ABD idi. Amerika’yı Pasifik Okyanusu’ndan kazıyıp atmayı stratejik bir takıntı haline getiren (ve bu takıntılarında da, verili mantık sinsilesi içinde çok da haksız olmayan) Japon Genel Kurmayı, bunun olabilmesinin, Pearl Habor üssünün ve buradaki donanmanın yok edilmesine bağlı olduğunun farkındaydı. Bu adımı atmaya karar verir vermez, Tokyo'nun, imkânlarının önemli bir kısmının bu operasyona vakfettiğini görüyoruz. Tabii bu arada, söz konusu hedefine erişmek amacıyla hazırlıklara başlayan Japonların her hareketinin ABD gizli servislerince izlendiği de tarihi bir vakıadır. Nihayet, o malûm baskın gerçekleşmiş ve ABD donanması, özellikle insani olarak ağır bir zayiat vermişti. Bu saldırı sonundaki insan kaybı resmi rakamlarla 2,471 olan Amerikan ordusunun maddi kayıplarına gelince, bunlar ağır yaralı ya da batırılmış 12 savaş gemisi, imha edilmiş 188 savaş uçağı ve hasar görmüş tesislerdi.
Öte yandan, ABD Pasifik Donanmasının belkemiğini oluşturan 3 uçak gemisi, önemli tankerler, denizaltılar ve fabrika gemiler gibi asli unsurlar, o sırada Pearl Harbor’da olmadıkları için zarar görmemişlerdi. Bu manzarayı değerlendiren ve arasında önemli Japon uzmanların da olduğu harp tarihçileri, söz konusu saldırısının askeri ve teknik olarak hedeflerinin çok uzağında kaldığı, bu yüzden de başarısız olduğu hükmünde birleşirler. Japon ordusu, ABD’yi Pasifikten atmak için kalkıştığı eyleminin sonunda, kendisini, Pasifik’te cereyan eden güç mücadelesinin ve iktidar oyununun bütünüyle dışında bulmuştu. Japonya’nın, dünyanın o sıradaki en büyük gücü olan ABD’yi tahrik ederek kendi üzerine saldırtması, ilerleyen yıllarda bizzat Japon kanaat önderlerinin ‘uyuyan devi uyandırarak çok büyük bir hata yaptık’ şeklinde özeleştiri yapmalarına neden olacaktır.


4 - Pearl Harbor baskınındaki Amerikan aymazlığı, Komplo Teorisi ile çok net açıklanabilmektedir

Pearl Harbor baskınının askeri, siyasi, ekonomik, sosyal, fikri, psikolojik sahalarda ortaya çıkan çok sayıda önemli sonucu olmuştur. Bunlara girmek bu yazının hudutlarını aşan bir gayret olacağından, yazımın devamında, sadece, ABD’nin insani ve maddi kayıpları arasındaki orantısızlığı mercek altına alarak buna dair akli bir açıklama yapabilmeye gayret edeceğim. Yukarıda da belirtildiği üzere, Amerikan haber alma servisleri, Japon telsizlerinden geçen mesajları kısmen deşifre etmeyi başardıklarından, baskının yapılacağı muhtemel yer ve tarih konusunda gerçeklikle mutabık bilgilere erişmişlerdi. ABD Donanmasının bu şartlar altında yapması gereken, ‘geliyorum!’ diye bas bas bağıran düşman ‘baskını’na karşı etkin önlemler almaktı. Oysa Amerikalılar, Pearl Harbor’u daha iyi savunmak için adım atacaklarına, üssün güvenliğini tehlikeye atacak birçok garip uygulamayı hayat geçirmeyi tercih etmişlerdi. Uçaksavar bataryalarının sayısını azaltmak, aktif olan bataryaların ise mermilerini kısıtlamak gibi uygulamalar, düşmanın güçlü bir saldırısının beklendiği bir ortamda ancak vatana ihanet ya da ağır vazife ihlâli gibi nedenlerle anlamlandırılabilir. Bana göre yapılan şey çok nettir. ABD Derin aklı, ülkenin 2. Dünya Savaşına girebilmesi için Amerikalıların çok büyük bir şok yaşamalarını gerekli görmüştür. Bu öngörü, söz konusu şokun, son derecede kuvvetli bir milliyetçi refleks ve savaşa katılma iradesi oluşturacağını da içermekteydi. Nitekim, Pearl Harbor baskını, anayurt topraklarında vurulmaya hiç alışık olmayan Amerikalılar üzerinde tam da bu komployu tezgâhlayanların plânladıklarıyla örtüşen sonuçlara neden olmuştu. Japonların saldırısından önceden haberdar olan Amerikan derin aklının, Pasifik savaşında çok ihtiyaç hissedeceği uçak gemilerini ve diğer donanımını sağlama alırken, yurttaşlarını galeyana getirmek adına 2,471 evlâdını kurban etmesi, bundan tam 60 yıl sonra tezgâhlayacağı 11 Eylül 2001 saldırısının da adeta prototipi gibidir. Yazımın girişinde dillendirdiğim ‘Pearl Harbor erken 11 Eylül, 11 Eylül ise geç kalmış Pearl Harbor’dur’ iddiamın altında yatan tarihsel motifler (pattern) özetle bunlardır.


5 - 3. Dünya Savaşı 11 Eylül 2001 saldırısıyla başlamıştı
2. Dünya Savaşı, genel kabul gördüğü üzere Eylül 1939’da Almanya’nın Polonya’ya saldırmasıyla başlamadı. Savaşın gerçek başlangıç tarihi, 1. Dünya Savaşı sonrasında Almanya’ya zorla kabul ettirilen ve çok ağır şartlarla dolu olan Versailles (Versay) Anlaşmasının imzalandığı 28 Haziran 1919’dur. Benzer bir akıl yürütmeyle şu hükmü ileri sürmek de mantıklıdır: 2. Dünya Savaşı, ABD tarafından Hiroşima ve Nagazaki’ye Ağustos 1945’de atom bombası atılmasıyla nihayetlendiyse de, 7 Aralık 1941’deki Pearl Harbor baskını bu sonun başlangıcını oluşturan çok hayati bir kırılma ve dönüm noktası olmuştur. Pearl Harbor’dan tam 60 yıl sonra, Amerikan derin aklı bu sefer de 11 Eylül tertibini tezgâhlayarak 3. Dünya Savaşını başlatmıştır. Bu suretle, Atlantik İttifakının içine düştüğü ekonomik, siyasal, sosyal, entelektüel, moral, ideolojik, jeo-politik ve jeo-stratejik buhranı çözebileceğini uman Atlantik İttifakı'nın (ABD ve NATO), önümüzdeki günlerde Suriye ve İran operasyonlarıyla 3. Dünya Savaşını yeni bir faza taşımayı plânladığına dair çok sayıda emare mevcuttur.


Türkiye’nin, bütün bu gelişmeler cereyan ederken, hem ulusal güvenliğini ve hem de en temel beşeri ve ahlâki normları gözeten bir uluslar arası politik hat izleyeceğini umuyorum.
*Bu tarih, Japon saatiyle 8 Aralık’a denk düşmektedir.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder