Ömer Seyfettin'in başı gerçekten kesildi mi?

ömer seyfettin ile ilgili görsel sonucu
Ömer Seyfettin; 11 Mart 1884; Gönen, Balıkesir - 6 Mart 1920, Kadıköy, İstanbul. 


0 - prologue: Ömer Seyfettin'in başı kesildi mi?

'...Bu fotoğrafta (aşağıdaki ilk fotoğraf kastedilmektedir, zş) ünlü yazarın cesedini görüyorsunuz. Etrafında tıp öğrencileri bulunuyor ve fotoğraf çekildikten biraz sonra da bir hastane hademesi onun cesedinin başını kesiyor.
Fotoğraf gazetelerde yayımlandıktan sonra, Seyfettin’i tanıyanlar hastaneye koşup başı olmayan cesedi kurtarmaya çalıştılar ama artık her şey için çok geçti…' (i).

Yukarıdaki satırlarla benzer içerikte olan ve temelde 'Ömer Seyfettin'in sahipsiz / kimsesiz bir şekilde öldüğü, otopsisi sırasında başının kesildiği ve cesedinin de kadavra olarak kullanıldığı' merkezindeki iddialara yer veren metin ve videolara son birkaç yıldır dijital ortamda sıklıkla rastlamaktayız. İlerleyen satırlarda bu iddiaların hakikatle olan mutabakatı sorgulanacaktır(ii), (iii). 

Toplumsal bilinçaltımızdaki kimi kodlarla bazı düşünsel stereotiplerin oluşmasına katkı vermiş bu önemli kültür insanımızın hayatının önemli dönemeçlerini, kuş bakışı da olsa, hatırla(t)manın, yukarıdaki iddiaların otantisitesini tespit etmeye yardımcı olacağını düşünüyorum. Yeri gelmişken söyleyeyim: son 60 yılda Ömer Seyfettin'e dair oluşturulan literatür maalesef çok cılızdır. Böylesine önemli bir konuda sergilediğimiz bu düşük performans, çeşitli dünya hallerine karşı beslediğimiz merak duygusuyla, temelde bunun tarafından tetiklenen entelektüel üretimimizin ne denli cılız olduğunun bir işaretidir.

1 - Ömer Seyfettin nasıl bir hayat yaşadı?

Ömer Seyfettin'i tanımayanımız yoktur. Büyük çoğunluğumuz ilk ya da ortaokul çağlarımızda, ya da ilerleyen dönemlerimizde okuduğumuz hikâyelerinin bazılarını hatırlarız halâ. 


4-olumunun-ardindan-kadavra
Birinci otopsi fotoğrafı. Fotoğrafın Tahir Alangu'nun monografisinde yer alan orijinalinin altında eski yazıyla Türkçe yazılmış 'Muhterem Ömer Seyfettin Bey' iadesi bulunmaktadır.

36 yıllık kısacık hayatına sığdırdığı (duru, yalın bir Türkçe ile yazılmış) 120 civarındaki hikâyesi ile Milli Edebiyat akımının ve dilde sadeleşmenin başını çekmiş bir kültür ve edebiyat insanı olan Ömer Seyfettin, aynı zamanda kısa Türk hikâyeciliğinin de kurucu babasıdır. 11 Mart 1884'de Gönen, Balıkesir'de doğan Ömer Seyfettin, asker olan babasının izinden giderek askeri okullarda okudu. Talebe iken edebiyat dergilerinde şiirleri yayınlandı. Askeri kariyeri süresinde bulunduğu Balkan şehirlerinden en çok Selânik'i sevdi. Bu kente karşı beslediği muhabbeti, ölüm döşeğinde onun ismini sayıklamasına yol açacak denli derindi. 1913'de Enver Paşa komutasında gerçekleştirilen Bâb-ı Âli baskınına katıldı. Akabinde askerlikten ayrılarak öğretmen ve yazar olarak hayatını sürdürdü.

Çok sevdiği annesi Fatma Hanımı 1913 sonunda kaybedince derin bir yeise sürüklendi. Yaşadığı ruhi çalkalanmayı evlenerek aşma düşüncesi onu ister istemez bir hayat arkadaşı aramaya itmişti.

2 - Ömer Seyfettin vs. Câlibe Hanım

1915'te İttihat ve Terakki Fırkası'nın önemli kanaat önderlerinden Doktor Besim Ethem Bey'in kızı Câlibe Hanım'la, yukarıda özetlediğim gelişmelerin nihayetinde, evlenen ve kayınpederinin evine iç güveysi olarak giren yazarın Fahire Güner isimli bir kızı olmuştu. Ancak, eşiyle anlaşamamışlar ve 1918'de boşanmışlardı. Bu ayrılıkta, Ömer Seyfettin ile eşi ve ailesinin farklı dünyaların insanları olması belirleyici faktördü. 

Yazarak geçinenlere musallat olan (yaratıcılığını kaybetmeme ve orijinal verim ortaya koyabilmek adına verilen o bitimsiz, o yıpratıcı mücadelenin domine ettiği) sıkıntılarla ve bohem motiflerle örülü bir dünyası olan Ömer Seyfettin, evini ve kendisini çekip çevirecek, çocuk(larına) bakacak ve sanatçı buhranlarını idare edebilecek bir eş arıyordu. Bu eş ne oryantalist muhayyelenin leitmotiflerinden olan cumba gerisinin kara çarşaflı pasif Osmanlı kadını gibi prototip birisi ve ne de yazarın zaman zaman tekrarlanan çapkınlıklarını içine sindiremeyecek derecede kadın hakları aşığı kesilecek bir alafranga züppe olmalıydı. Aslında onun aradığı kadın, çok yakın bir zamanda kaybettiği ve ama kaybına da bir türlü alışamadığı bir rol modeliydi: her durumda eşinin arkasında duran, alaturka, ama dünyanın da farkında olan, annesinin replikası niteliğindeki çilekeş bir Osmanlı hanımının özlemini çekiyordu Ömer Seyfettin. 

Fransız kolejinden mezun olmuş, iyi eğitimli, kişilikli Câlibe Hanımla, dönemin kudretli ve zengin kesimine mensup olan ailesi (bunlar yazarın, başta Efruz Bey Fantazi Roman (Vakit Matbaası, 1919) eseri olmak üzere birçok metninde hicvedip aşağıladığı alafranga insanlardandı), Ömer Seyfettin'in yaşamayı düşündüğü türden bir evliliğe sıcak bakamazlardı, nitekim bakmadılar da. 

Bu sürecin kaçınılmaz finali olan ayrılma Ömer Seyfettin'i çok sarsacaktı. Osmanlı İmparatorluğu'nun 1. Dünya Savaşı'nı kaybetmesinin ve ardından da başta İstanbul olmak üzere, memleketin bir çok coğrafyasının işgal edilmesinin bünyesinde yol açtığı tahribata katlanamazken, üstüne bir de bu kişisel problem eklenince, ortaya çıkan yükü hiç kaldıramadı Ömer Seyfettin. Bunların neden olduğu üzüntü ve sıkıntı yüzünden geliştiğini, ya da şiddetlendiğini düşünebileceğimiz şeker hastalığı yazarın sonunun adeta başlangıcı olmuştu.

3 - Yanlış teşhis, yanlış tedavi

Şeker hastalığı yüzünden iştahını kaybeden ve aşırı zayıflayan, yanı sıra eklem ağrıları, halsizlik ve zaman zaman da vesveseler, hezeyanlar yaşayan Ömer Seyfettin doktora her gittiğinde (1918 - 1920 döneminde henüz şeker hastalığının gerçek niteliği ve tedavisi bilinmediğinden) nevralji, romatizma, verem, beyin romatizması, ansefalit letarjik gibi yanlış teşhisler konuyor ve ister istemez de yanlış tedaviler uygulanıyordu. Kuvvetle muhtemeldir ki kilo alması için önerilen şekerli beslenme rejimleri, onun arka arkaya teşhis edilemeyen şeker komalarına girmesine neden oluyordu. 23 Şubat 1920'de (bugünden geriye baktığımızda şeker komasına girdiğine hükmedebileceğimiz bir klinik tablo ile) yatağa düşen Ömer Seyfettin, kız kardeşi ve can dostu Ali Canip (Yöntem)'in yakın ilgisiyle evde tedavi edildi. Durumunun iyice ağırlaştığı 4 Mart günü, Haydarpaşa Hastanesine kaldırıldığında, Seyfettin'in bilinci kapalıydı. Son nefesini verene kadar geçen o bilinçsiz döneminde sürekli olarak '...çocuk, çocuk,...!' diyerek kızı Güner'i (ve bazı kaynaklara göre, hayatında çok önemli bir yeri olan Selânik şehrini) sayıklayıp durdu; 6 Mart 1920 (15 Cemaziyelahir 1338)'de de hayata gözlerini kapadı. 

4 - Ölümü hakkındaki gerçekler

Vefat ettiğinde, yukarıdaki trajedik iddiaların sahiplerine göre, hastane personeli onu tanımadığından ve ziyaretine de hiç kimse gelmediğinden, kimsesizlere uygulanan yöntem uygulandı: Ömer Seyfettin'in nâşı, tıp fakültesi öğrencilerinin anatomi dersinde kullanılmak üzere kadavra olarak morga teslim edildi. 
Söz konusu iddiayı dillendirenler, kanıt olarak, Ömer Seyfettin'in yukarıdaki göğsü ve karnı yarılmış fotoğrafını öne sürmekteler. Bu çevreler, aşağıdaki ikinci bir otopsi fotoğrafını da iddialarını desteklemek için kullanmakta. 


5-arkadaslarinin-sonradan-haberdar-oldugu
Ömer Seyfettin'e ait olduğu ileri sürülen ikinci otopsi fotoğrafı. Dikkatle bakıldığında, her iki fotoğraftaki cesetler farklı özelliktedir. İkincisindeki kadavra traşlı, daha ufak tefek ve cılızdır. Otopsiyi izleyenler ve otopsi mekânı farklıdır ve bu fotoğraf sanki daha önceki bir döneme ait gibidir.
Yazarın ölümüne dair olan ve ama bahse konu internet mecralarında ileri sürülenler kadar da trajedik de olmayan ayrıntıların bir kısmı ilk defa Yusuf Ziya Ortaç'ın (1895 - 1967) 'Bir Varmış, Bir yokmuş Portreler' (ilk baskısı 1960)' kitabında yer almış, ancak fazla yankı uyandırmamıştı (iv). Tahir Alangu'nun kapsamlı biyografisi 'Ömer Seyfettin Ülkücü Bir Yazarın Romanı' (ilk baskısı 1968) ise,  hem yazar hakkındaki literatürün en kapsamlı parçasıdır; hem de, son günleri de dahil olmak üzere, yazarın hayatının tamamına dair olan zengin kaynak ve tanıklıklarıyla, Ömer Seyfettin külliyatının vitrinini oluşturmaktadır (v). Ömer Seyfettin'in ölümünün veçhelerini ayrıntılarıyla ve olanca çıplaklığıyla ortaya koymasına karşın, bu monografi de, aynen Ortaç'ın eseri gibi, toplumun sinir uçlarına dokunmayı başaramamış, Türkiye Toplumsal Formasyonu'nda ciddi akisler / tepkiler oluşturmamıştır ne yazık ki. Ömer Seyfettin'le, özellikle de onun ölümüyle ilgili bir 'moda', hatta tam bir 'mania' oluşması durumu, Ümit Bayazoğlu sayesinde gerçekleşmiştir.

5 - Bayazoğlu'nun yazısı

Bayazoğlu'nun Derin Tarih dergisinin Temmuz 2014 sayısında yayınlanan yazısı çok ciddi bir sosyo-kültürel dalgalanmanın oluşmasına neden olmuş, yüksek katılımlı bir tartışma başlatmıştı. Çok sayıda gazete, (bazılarına yukarıda işaret edilen) internet sitesi ve (okunulanın da arasında olduğu) epeyce blog bu olayı ele alan yazılar yayınlamış, böylelikle de konuya dair kayda değer bir farkındalık oluşmuştu. 


Ümit Bayazoğlu'nun 'Bir ikincisini yetiştiremediğimiz Ömer Seyfettin sahipsiz ve yapayalnız ölmüş, cenazesi hastanede kesilip biçilmiş ve arkadaşları bundan çok sonra haberdar olabilmişlerdi. İnanmayan Yusuf Ziya Ortaç'ın Bir Varmış Bir Yokmuş: Portreler adlı kitabındaki ilgili bölüme baksın'  şeklindeki iddialarını dayandırdığı Yusuf Ziya Ortaç'ın bahsettiğim kitabının ilgili satırları şöyle: 

'.....Hasta olduğunu duymuştuk. O kadar... Ölüm, Ömer Seyfettin'le yanyana getiremeyeceğimiz tek düşünceydi.
Ama bir sabah, Celâl Sâhir'in Ayasofya'da toprak sokaktaki evinde sanat konuşmalariyle geçirdiğimiz güzel bir gecenin puslu sabahında, Sâhir, o solgun, o ince yüzü balmumulaşmış, hıçkırarak odama girdi:
- Ömer ölmüş!
Bana: 'Sen ölmüşsün' deseler bu kadar şaşmaz, bu kadar ürpermezdim.
yusuf ziya ortaç ile ilgili görsel sonucu
Yusuf Ziya Ortaç
Hastalığını, otuz dokuz yıl önceki hekimliğimiz - ne hekimliği?! - Tıp Fakültemiz anlayamamıştı.
Şimdi biliyoruz ki, o da Tevfik Fikret gibi Şeker'in kurbanıdır.
1920 yılının Mart ayında, onu, Kuşdilindeki Mahmut Baba mezarlığına bırakmıştık. Ama, dünya evinde rahat etmeyen Ömer'ciğe âhiret evinde de rahat yokmuş: Mezarlığın tramvay garajı yapılacağı söylenince, birkaç vefalı dostu, kemiklerini toplatıp Asri Mezarlığa götürdüler...
Şimdi orada, kitabesi örtülü bir taş altında yatıyor!
Niçin mi kitabesi örtülü?...
Çünkü bu telâşlı adam ölümde de acele etmiş, eski harfler zamanında gözlerini dünyaya yummuştu.
Dirilebilseydi bundan ne güzel bir hikâye çıkarırdı Ömer.'

Önemlice bir kısmı, kamusal bilinirliği ya hiç olmayan, ya da çok az olan 'tutunamayanlar' fasilesinden başarısız kişilere ait olmak üzere, çok sayıda biyografik denemeye imza atmış olan Ümit Bayazoğlu, yukarıda paylaştığım iddiasıyla bir hata yapmıştır. Zirâ, Ömer Seyfettin'in ölümünün ayrıntılarından bahseden (Bayazoğlu'nun atıf yaptığı kitabında, çok sayıdaki diğer yazarla birlikte Ömer Seyfettin'e sadece 4 - 5 sayfa ayıran) Yusuf Ziya Ortaç değil, ona dair 592 sayfalık, halâ da aşılamamış, biyografik bir başyapıt ortaya koyan, Tahir Alangu'dur. Bahse konu eserde Ümit Bayazoğlu'nun iddialarını destekleyen nitelikteki bilgiler yer almamaktadır. 

6 - Otopsi fotoğrafları

Ömer Seyfettin'in başının kesildiği ve cesedinin tıp fakültesi öğrencilerinin eğitiminde kadavra olarak kullanıldığı iddialarının pekiştirilmesine yarayan yukarıdaki ikinci otopsi fotoğrafının (onun altına eklediğim açıklamada işaret ettiğim nedenler yüzünden) bir başkasına ait olduğunu düşünüyorum. Kaynak belirtilmemesine karşın, ilkinin altındaki ifade onun sahihliğini, Ömer Seyfettin'e ait olduğunu kanıtlamaktadır. Öte yandan, paylaştığım hususların yanı sıra, kaynak belirtilmemesi ve bilgi notu içermemesi de, ikinci fotoğrafın Ömer Seyfettin'in otopsisine ait olduğu iddiasını çok zayıflatmaktadır. 

İlk fotoğrafın, tıbben nedeni kesinleştirilmemiş ölüm vak'alarından sonra yapılan rutin bir otopsiye ait olduğunu düşünüyorum. Burada yapılan şey, Ömer Seyfettin'in kafatasının açılarak beyninin incelenmesidir. Bunun yanlış anlaşılarak yazarın başının kesilerek gövdesinden ayrıldığına yorulması kuvvetli olasılıktır. 

Hastanede yaşadıkları ve otopsisi gerçek dışı bilgilerle 'süslenen' Ömer Seyfettin'in eza, cefa, sıkıntı ve stres dolu bir hayat sürdüğüne katılmamak mümkün değil. Bununla birlikte, 'kadavra teorisyenleri'nin, defnedildiği 'Kadıköy Kuşdili'ndeki Mahmud Baba Mezarlığı'ndan yol geçmesi (Tahir Alangu 'tramvay garajı yapılacağına işaret ediyor) yüzünden, nâşının 23 Ağustos 1939’da Asri Mezarlığa (Zincirlikuyu Mezarlığı kastedilmektedir) nakledilmesi' gelişmesini oldukça dramatik bir edayla dillendirmelerini ve bunu Ömer Seyfettin'in başına gelen 'inanılmaz ve kabul edilemez' aksilikler silsilesinin bir devamı şeklinde takdim etmeleri de bir başka abartılmış unsurdur. Pek tabii ki bir nâşın taşınması hoş bir şey değil; ancak, İstanbul gibi sürekli büyük imar hamleleri yaşayan bir şehirde, bu türden nakil olaylarına çok sık rastlandığı da bir gerçek. Üstelik, aşağıda görüldüğü üzere, her şeyi yerli yerinde ve iyi durumda olan bir kabirde istirahat eden Ömer Seyfettin'in, mezarı kaybolmuş çok sayıdaki önemli kültür ve sanat insanımıza göre, hiç olmazsa bu bakımdan, talihli sayılabileceğini düşünüyorum.

6-ama-unlu-yazarin-basina-gelenler


O yıllarda bu topraklarda kadavra bağışı rastlanan bir durum değildi. Bu yüzden de doktorluk eğitiminde ihtiyaç duyulan kadavralar kimsesiz olarak ölen garibanlardan temin edilirdi. 23 Şubat 1920'de yatağa düşen Ömer Seyfettin hastaneye kaldırıldığı 4 Mart 1920'ye kadar Ali Canip ile kız kardeşi tarafından bakıldı. Bu dönemde eve özel doktorlar geldi, bazen de yazar doktora götürüldü. Tahir Alangu'nun kapsamlı monografisinde ayrıntılı ve kaynaklara gönderme yaparak işaret edildiği üzere, Ömer Seyfettin'in İstanbul Tıp Fakültesinde yattığı 4 - 6 Mart 1920'de yanında sürekli olarak en az bir kişi (kız kardeşi ya da can dostu Ali Canip) refakatçi olarak bulunuyordu. Daha sonra Atatürk'ün de özel doktorluğunu yapacak ve onun ölüm raporunu da düzenleyip imzalayacak olan dönemin en önemli dahile mütehassıslarından Neşet Ömer (İrdelp)'in bizzat ilgilendiği Ömer Seyfettin çok kısa bir süre kaldığı Tıp Fakültesi Hastanesi'nde (Haydarpaşa Hastanesi), her ne kadar girdiği şeker komasından çıkmasını sağlayacak doğru bir teşhis ve tedavi görmese de, yakın ilgi ve medikal destek görmüştür. Bu durum, hiç kimse ilgilenmediği için kimsesiz sanıldığı, bu yüzden de kadavrasının tıp fakültesi öğrencileri tarafından eğitim amaçlı kullanıldığı merkezindeki iddiaların somut zeminini ortadan kaldıran bir gerçektir. 

Anlayacağınız, Ömer Seyfettin'in kafası kesilmemiştir ve cesedi de kadavra olarak kullanılmamıştır.
           
kısa kaynakça:
 (i): http://listelist.com/omer-seyfettinin-cesedi/
(ii): https://www.youtube.com/watch?v=ZK7y6dlGTw4
(iii): http://www.sabah.com.tr/kultur-sanat/2014/07/03/omer-seyfettinin-hazin-hikayesi
(iv): Bir Varmış, bir yokmuş Portreler, Yusuf Ziya Ortaç, A(kbaba) Yayınevi, 1960.
 (v): Ömer Seyfettin Ülkücü Bir Yazarın Romanı, Tahir Alangu, May Yayınları, 1968.
(vi): Ümit Bayazoğlu, Derin Tarih, Temmuz 2014.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder