Ziya Gökalp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Ziya Gökalp etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Ömer Seyfettin'in başı kesildi (mi?)




Birinci otopsi fotoğrafı. Fotoğrafın Tahir Alangu'nun monografisinde yer alan orijinalinin altında eski yazıyla Türkçe yazılmış 'Muhterem Ömer Seyfettin Bey' iadesi bulunmaktadır



0 - prologue: bir hatayı tashihin zamanı gelmedi mi?


'...Bu fotoğrafta (yukarıdaki fotoğraf kastedilmektedir, zş) ünlü yazarın cesedini görüyorsunuz. Etrafında tıp öğrencileri bulunuyor ve fotoğraf çekildikten biraz sonra da bir hastane hademesi onun cesedinin başını kesiyor.
Fotoğraf gazetelerde yayımlandıktan sonra, Seyfettin’i tanıyanlar hastaneye koşup başı olmayan cesedi kurtarmaya çalıştılar ama artık her şey için çok geçti…' (i).

Yukarıdaki satırlarla benzer içerikte olan ve temelde 'Ömer Seyfettin'in sahipsiz / kimsesiz bir şekilde öldüğü, otopsisi sırasında başının kesildiği ve cesedinin de kadavra olarak kullanıldığı' merkezindeki iddialara yer veren metin ve videolara son birkaç yıldır dijital ortamda sıklıkla rastlamaktayız. İlerleyen satırlarda bu iddialar, hakikatle olan mutabakatı sorgulanarak, çürütülmeye çalışılacaktır(ii), (iii). 

Toplumsal bilinçaltımızdaki kimi kodlarla bazı düşünsel stereotiplerin oluşmasına katkı vermiş bu önemli kültür insanımızın hayatının kayda değer dönemeçlerini, kuş bakışı da olsa, hatırla(t)manın, yukarıdaki iddiaların otantisitesini tespit etmeye yardımcı olacağını düşünüyorum. Yeri gelmişken söyleyeyim: son 60 yılda Ömer Seyfettin'e dair oluşturulan literatür maalesef çok cılızdır. Böylesine önemli bir konuda sergilediğimiz bu düşük performans, genelde çeşitli dünya hallerine karşı beslediğimiz merak duygusuyla, temelde bunun tarafından tetiklenen entelektüel üretimimizin zayıflığının sayısız emaresinden sadece biridir.

1 - Ömer Seyfettin nasıl bir hayat yaşadı?

Ömer Seyfettin'i tanımayanımız yoktur. Büyük çoğunluğumuz ilk ya da ortaokul çağlarımızda, ya da ilerleyen dönemlerimizde okuduğumuz hikâyelerinin bazılarını hatırlarız halâ. 

Ali Emiri Efendi: Dîvânü lugāti’t-Türk'ü keşfeden bibliyofil, araştırmacı, kütüphaneci



Dîvânü Lugâti't-Türk'ün
dünyadaki tek el yazması
1 - Medeniyet biraz da kütüphane, arşiv ve koleksiyon demektir

Ali Emiri (1857 - 1924)
Bilimsel ilerleme ve eğitimin bazı olmazsa olmaz enstrümanları ‘metodik şüphecilik’ üzerine inşa edilen ‘sistemli eleştirel yaklaşım’, (tekrarlı) gözlem, (çoklu tekrarlı) deney, tümevarım ve tümdengelimdir. Yetkin bir eğitimci kadrosu (akademik heyet), günün ihtiyaçlar ve problemler küresini kuşatan fonksiyonel bir müfredat, zengin bir arşiv, müfredata dair pratiği simüle etmeye ehil laboratuar düzenekleri, kuvvetli kütüphaneler ve sistemli-bilinçli-tematik koleksiyonlar da, ilmin (ve ilmi eğitimin) diğer sine qua non’larındandır.

Arşivler, kütüphaneler ve koleksiyonlar, ilim ve eğitim için olduğu kadar; bir medeniyet dairesinin asli komponentlerini, antropolojik-folklorik-etnolojik arka plânının temel koyucu mahiyetteki yapı taşlarını, ilmi-irfani birikimlerinin asal eksenini, ruhi-kültürel kodlarının en karakteristiklerini gelecek kuşaklara taşıyan ‘aktarma organları’ olmaları bakımından da hayati fonksiyona haizdirler. 19. asrın ikinci yarısıyla, 20. asrın ilk çeyreğine tekabül eden geç Osmanlı döneminde, ‘arşiv-koleksiyon-kütüphane’ sahalarında emek harcamış, eser ortaya çıkarmış olan en önemli sima, hiç kuşku yok ki Ali Emiri Efendidir. O, alanında öylesine yetkin işlere imza atmıştır ki, günümüzde bile, onun ayarında arşivci, koleksiyoncu, kütüphaneci, bibliyofil bulmak fevkalâde müşkül bir iştir.

Arşiv insanlığın müşterek hafızasıdır.
Bu noktada, şu sualin sorulması; onun yol açtığı provokasyon, muhatabının hadiseyi farklı bir prizmadan ve sıra dışı bir dalga boyunda algılamasına neden olabileceği, ve, kendisine maruz kalanı, sınırlarını aşmaya zorlayan ufuk açıcı bir ‘Tanrısal sezgi’ melekesiyle donatabileceğinden, yerinde olacaktır: Ali Emiri Efendi ve ondan feyz alan talebelerinin insanüstü gayretlerle toplayıp, değerlendirerek tasnif ettikleri, akabinde de, milletin hizmetine sundukları irfan-ilim-tarih-kültür hazinelerimiz olmasaydı, vatan dediğimiz bu topraklardaki yaşantımız acaba nasıl şekillenirdi ve hangi istikametlere doğru yönelirdi?

Doğrusu, bu spekülatif soruya kesin ve ilmen kabul edilebilir nesnellikte bir cevap verebilmek çok zordur. ‘Ali Emiri Efendiyle, onun izinden gidenlerin gayret ve say’ı olmasaydı, kültürümüzün kimi kadim kodları kaybolabilir, irfanımızın bazı çeşmeleri kuruyabilir, ve, geleneksel ilimlerin cumhuriyet kuşaklarına aktarılmasını sağlayacak olan kimi ‘bağlantı kayışları’ da kopabilirdi’ gibi ihtimaliyetçi ve (epistemik değil) doxa (zan, sanı) mahiyetinde bir argüman serdederek mezkûr suale mukabele ediyor oluşumuz bundandır.

2 – ‘Tanzimat bürokrasisinin köksüz Batıcılığı’ vs. 2. ‘Abdülhamit’in senkretik modernizmi’ sorunsalını Ali Emiri üzerinden okumak



Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında bir Diyar-ı Bekr panoraması.

1857’de Diyarbakır’da doğan Ali Emiri Efendi’nin (ölümü 25 ocak 1924) hayatını, bir ansiklopedi maddesinin girizgâhı düzeyinde (komprime ederek) özetlemek icap ettiğinde, şu ifade, üstadı ziyadesiyle tarife ehildir diye düşünüyorum: O, edebiyat araştırmacısı, tarihçi, koleksiyoner ve kütüphaneci idi.

2. Abdülhamit
Ali Emiri, gerek ailesinin ve yakın çevresinin muallim ve münevver vasıflarıyla mümeyyiz olan 

unsurlarından, ve, gerekse de, çok da düzenli olmamak kaydıyla, devrin eğitim sisteminin imkânları vasıtasıyla temel eğitimini almıştır. İleride işine yarayacak mesleki ve ilmi donanımı ise, büyük ölçüde, oto-didaktlara yakışan bir iç disiplin ve azimle yürüttüğü şahsi gayretleriyle, adeta doymazcasına gerçekleştirdiği çoklu disiplinli okumalarıyla elde etmiştir.

Böylesi bir yetişme prosesinden çıkan Ali Emiri, parlak vasıfları sayesinde, 19 yaşında iken, Diyarbakır’a gelen Şark Vilayetleri Islah Heyetinin gözüne girmeyi ve onların kâtibi olmayı başarmıştı. Bu suretle de, imparatorluğun çökme ve çözülme döneminin, kâh Tanzimat anlayışıyla ve kâh 2. Abdülhamit’in usta işi (sui generis) politikalarıyla izale edilmeye, bu olamıyorsa, ertelenmeye çalışıldığı bir tarihsel süreçte, genç bir Osmanlı bürokratının, imparatorluk coğrafyasının bir ucundan diğerine sürükleneceği, meşakkatli hizmet maratonu başlamış oldu.

Sultan Reşat
Üstad’ın, Anadolu, Rumeli ve Arap coğrafyası gibi çok geniş bir sahada sürdürdüğü memuriyet hayatı; imparatorluğun parlak dönemlerini ihya etmek adına, onun kadim zihniyet kodlarını inkâr edip, yerine Batıcı bir paradigmayı ikame etmeye çalışan bürokratik seçkinlerle; bu ihya hareketini, geleneksel olanla barışık bir tarzda yürütmeye çalışan 2. Abdülhamit’in reformist – senkretik yaklaşımlarının bazen çatışan ve bazen de çakışan-örtüşen anlam dünyası ve pratiklerinin maddi ve fikri sahalardaki izdüşüm ve örüntülerinden oluşan kompleks bir arka plân üzerinde şekillenir.

3 – Hayatından bazı köşe taşları

Harput, Sivas, Selanik ve Adana’da başkâtiplik; Kozan, İçel, Kırşehir, Leskovik ve Yenişehir’de muhasebecilik; Harput, Erzurum ve Halep’te defterdarlık; Yanya, Yemen ve İşkodra’da maliye müfettişliği yapan Ali Emiri’nin bahse konu bu memuriyetleri, 1876-1908 döneminde gerçekleştirmiştir.

Mustafa Kemal Atatürk: ‘Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tır’






Ali Rıza Efendi (1839 - 1888);Ziya Gökalp (1876 - 1924);    Atatürk (1881 - 1938);          Namık Kemal (1840 - 1888)


Türk Milliyetçiliği fikriyat ve mefkûresinin kurucu babası Ziya Gökalp hakkında yıllar önce yazdığım bir biyografi denemesini revize edilmiş versiyonunu yeniden paylaşıyorum:

1 - Önemli olan fikirlerdir, etnik köken değil

Milliyetçilik anlayışını ırk esasına ya da etnisite zemine değil, kültürel esaslara ve aidiyet duygusuna bağlayan Atatürk'ün 'fikirlerimin babasıdır' dediği Ziya Gökalp (23 Mart 1876, Diyarbakır – 25 Ekim 1924, İstanbul), Türkiye Toplumsal Formasyonu'nun bilim, sanat, felsefe, sosyoloji ve siyaset gibi bir çok 'üst yapı' kurumunda kalıcı izler bırakmış çok önemli bir tarihi simadır. Mustafa Kemal Atatürk’ün okunulan metnin başlığı olan ‘Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tır’ şeklindeki ifadesi;  Gökalp’ın, Cumhuriyet rejiminin kurucu babaları (founding fathers) nezdinde ifade ettiği mana, ehemmiyet ve ağırlığı net bir şekilde yansıtmaktadır(i).

Türk milliyetçiliğinin fikri, siyasi ve ideolojik babası olarak kabul edilen Ziya Gökalp üzerinden yapılan ‘teorik’ ve 'akademik' hesaplaşmaların bazılarının faillerinin; mezkûr tartışma sürecinin bir evresinde, meseleyi mutlak surette onun 'etnik kökeni ve milli aidiyeti' realitesine bağlamaya çalışması, dikkatlerden kaçmayan bir husus olarak süslemektedir entelektüel dünyamızın afakını. Üstelik de, bunun 110 yılı aşkın bir zamandır yapılıyor oluşu, bu topraklardaki ilmi ve fikri tartışma pratiklerinin sıhhati, verimliliği ve derinliği hakkında (ne yazık ki, pek de olumlu ve matah olmayan) bazı ipuçlarını ima ediyor olsa gerektir. Alabildiğine nesnel olması gereken akademik / ilmi tartışma süreçlerinde kendisine asla yer bulmaması gereken 'argumentum ad hominem' (söylenene değil, söylene bakarak hüküm yürütülmesi) indirgemeciliği, bahse konu olumsuz fikri mücadele metotlarının en revaçta olanlarındandır(1).

Gökalp’in etnik kökeni üzerinden yapılan okuma ve tartışmalarda serdedilen a - onu, milli kimliğini kaybetmiş, asimile olmuş bir Kürt olarak değerlendirmek; b - Kürt etnisitesinden geldiği gerçeğini karartmaya çalışmak; c - sırf etnik aidiyeti yüzünden, Türkçülükle ilgili görüşleri hakkında şüpheler uyandırmak şeklindeki yaklaşımların bilimsel, nesnel ve akademik ekosferlerde bir değer ifade etmediklerine işaret ederek tamamlamış olalım bu bahsi.

2 - Adeta aksiyon filmi gibiydi Gökalp'ın hayatı
Daha çocuk yaştayken, 'Fransız İhtilâl-i Kebiri'nin
Abdullah Cevdet (1869 - 1832)

insanlığa mirası olan milliyetçi ve 
hürriyetçi görüşlerle tanışan Mehmet Ziya Gökalp, bunları içselleştirmeyi ve sosyal pratiklerinde rehber kılmayı bilmiştir. 1892’de, Diyarbakır’da lise son sınıfta ‘Padişahım Çok Yaşa!’ yerine ‘Milletim Çok Yaşa!’ şeklinde bağırması bu içselleştirmenin bir tezahürü olsa gerektir.

Kentte çıkan kolera salgını üzerine Diyarbakır’a gelen Dr. Abdullah Cevdet ile tanışması Gökalp’ın fikirlerinin olgunlaşmasında çok etkili olmuştur. Gerek Abdullah Cevdet’ten ve gerekse de lise hocası Dr. Yorgi Efendi'den aldığı felsefe derslerinin içeriği, ailesinden aldığı geleneksel dini eğitimle taban tabana zıt olunca, genç Mehmet Ziya bunalıma düşmüş ve 1893’de, 18 yaşında iken, kafasına kurşun sıkmak suretiyle intihara teşebbüs etmişti.                                             
                                                                                                                       
İntihar teşebbüsünün hemen sonrasında, Mehmet Ziya'nın yaşadıklarına dair iki farklı senaryo dolaşıma girmiştir. Bunlardan ilkine göre kurşun, Dr. Abdullah Cevdet tarafından, morfinsiz ve çok zahmetli bir operasyon neticesinde, çıkarılmış; ikincisinde ise, Gökalp bu kurşunu ölene değin kafatasında taşımıştır(2). 

3 - İttihat ve Terakki Cemiyeti ve Ziya Gökalp, fikri manada birbirlerini beslediler
Enver, Talât ve Cemal Paşalar.

1896’da parasız olan Baytar Mektebinde okumak için İstanbul’a giden Gökalp, İttihad ve Terakki Cemiyetine katıldığı için 1898’de tutuklanarak 1 yıl cezaevinde yatmıştır. 2. Meşrutiyet’ten sonra İttihat ve Terakki Kongresine Diyarbekir delegesi seçilmiş ve bu derneği şehrinde kurmuştur. İttihat ve Terakki derneğinin Selânik şubesinde çalışırken, 1911’de yayınladığı ‘Altun Destanı’nda, dünyadaki bütün Türkleri birleştiren güçlü bir Türk devleti kurulması temasını işlemiştir.

Mustafa Kemal: ‘Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tır’


Ziya Gökalp, başta Kemalizm olmak üzere, bu topraklarda yeşeren her ideolojiyi etkilemiş, etnik kökeni ise tartışmalara yol açmıştır

Türkiye’de toplumbilim, şiir, siyaset ve siyasetbilim alanlarında en önemli tarihi kişiliklerden birisi Ziya Gökalp’tır. Mustafa Kemal Atatürk’ün ‘Bedenimin babası Ali Rıza Efendi, hislerimin babası Namık Kemal, fikirlerimin babası ise Ziya Gökalp’tır’ şeklindeki ifadesi Gökalp’ın ülkemiz ve insanımız için ne denli önemli olduğu gösterir. Türk milliyetçiliğinin fikri, siyasi ve ideolojik babası olan Gökalp’ın etnik kökeni, milli aidiyeti neredeyse 100 yıldır hararetli tartışmalara neden olmaktadır. Bu zaman zarfında Kürt Milliyetçileri onu, milli kimliğini kaybetmiş, asimile olmuş bir Kürt, Türk milliyetçileri ise Kürt isnadı yapılarak etnik kökeni hakkında şüpheler uyandırılmaya çalışılan hakiki bir Türk olarak tanımlamışlardır.