Kuantum Fiziğine Sağladığı Katkı İçin Yüceltilmesi gerekirken David Bohm Neden Ciddi Şekilde Görmezden Geliniyor?












quora.com'da yayınlanan ve  claude.ai/chat'in desteğiyle çevirdiğim bir kuantum fiziği metnini, orijinal İngilizcesiyle birlikte paylaşıyorum:

'Pek çok fizikçi, John Bell'in teoreminin gizli değişkenlerin varlığını çürüttüğünü iddia eder. Ancak tarihsel kayıtlara bakıldığında, fizikçilerin gizli değişkenlerin çürütüldüğüne, Bell teoremini yayımlamasından onlarca yıl önce zaten "karar vermiş" oldukları görülür.

Bu görüşün pekiştiği kök muhtemelen 1927 Solvay Konferansı'na dayanır. Niels Bohr bu konferansta, gözlemcinin gözlemlemeye çalıştığı sistemden kendisini ayıramayacağı yönünde felsefi bir argüman öne sürdü; buna tümleyicilik (complementarity) ilkesi adını verdi ve bunun sonucu olarak gizli değişkenlerin kavramsal olarak imkânsız olduğunu savundu.

Salondaki herkesi neredeyse ikna etmeyi başardı — Albert Einstein hariç.

Kuantum mekaniğine gizli değişkenlerin bariz bir şekilde eklenebileceğini ilk fark eden kişi, bunu bu konferansta sunan Louis de Broglie oldu; ancak fikirleri alaya alındı ve bu durum onun bu fikirlerden vazgeçmesine yol açtı. Kuantum teorisinin temelselliğine ikna olmayan nadir isimlerden biri olan Einstein bile, de Broglie'nin önerilerini yeterince geliştirilmemiş olduğu gerekçesiyle eleştirdi.

Gerçekten de Louis de Broglie, sunduğu modele yeterince kafa yormamıştı; bu yüzden kendisine yöneltilen soruları oldukça zayıf yanıtladı ve salondaki herkeste kötü bir izlenim bıraktı. O da konferansın ardından bu yoldan vazgeçti.

Bohr, 1928'de Nature'da yayımlanacak olan Volta Konferansı'ndaki konuşmasında, tümleyicilik fikrini ölçüm bozunumuna (measurement disturbance) dayandırarak geliştirdi.

Herkes (Einstein hariç) gizli değişkenlerin olmadığına ikna olarak ayrıldığından, kuantum mekaniğinin standart anlatım biçimi bu yönde şekillenmeye başladı. Bu durum, matematikçi John von Neumann'ı bu argümanı bir ispatla sağlamlaştırmaya yöneltti ve 1932'de yayımladığı Mathematical Foundations of Quantum Mechanics adlı kitabında bunu ortaya koydu.

Albert Einstein buna, kendi matematiksel ispatını sunarak yanıt vermeye çalıştı. Fizikçiler Boris Podolsky ve Nathan Rosen ile birlikte, 1935'te "Kuantum-Mekaniksel Fiziksel Gerçeklik Tasviri Tam Sayılabilir mi?" başlıklı bir makale yayımladı. Bu makalede, kuantum mekaniğinin istatistiksel doğasını temel kabul edersek bunun kaçınılmaz olarak nedensel yerelliği (causal locality) ihlal ettiğini gösterdiler. Dolayısıyla, nedensel yerelliğe inanıyorsanız, kuantum mekaniğinin doğanın eksiksiz bir teorisi, yani temel bir teori olamayacağı sonucu çıkar.

Roger Penrose, Sicim Teorisi, Kuantum Fiziği ve Kozmik Enflasyon hakkında Claude'un değerlendirmesi




Önce Quora.com'dan aldığım bir metni ve onun çevirisini aldım aşağıya; ardından da bu metne dair claude'un değerlendirmesi ekledim. Meraklısı kaçırmasın derim. 

Roger Penrose says, "String theory is fashion, quantum physics is faith, and cosmic inflation is fantasy." Is he right?

 

To call Penrose a mathematician, using a derisory tone, is a gross misrepresentation of Penrose’s areas of expertise. The correct characterisation is that Penrose is one of the few mathematical physicists who really understands General Relativity and has very credible criticisms of mostly US trained particle physicists who moved into unification and cosmology with only an undergraduate knowledge of GR. GR is far more than just a theory of gravitation, its contains deep truths about what we mean by location, and duration, and about the non-existence of coordinate location. It is false to point at a point in space and give it any meaningful existence. The only thing meaningful is the location of fields and matter in relation to each other and in particular in relation to the gravitational field. Those who think that GR describes a space with a metric which determines distance and duration are very mistaken. The entire diffeomorphic symmetry of GR dictates that under all general coordinate transformations, the underlying structure is invariant. This is what makes location so slippery, because its only real matter (energy-momentum) in relation to the gravitational field (curvature) which specifies a co-location.


The particle physicists neglect the important contribution of the gravitational degrees of freedom, and they way they dominate over matter in the early universe. Inventing inflation to ensure that the matter and temperature are uniform, is wagging the dog. If the gravitational modes were active before inflation, the result would be a non-uniform mess. Penrose, as usual, points out that the fundamental problem is the extremely low entropy of the initial big bang state, which is responsible not only for the homogeneity of the cosmos, but the very arrow of time, generating all the complexity we now see after 13.6 billion years. He points out that for this to be true, right at the Big Bang, a quantity called the Weyl Tensor, (responsible for bending of starlight during an eclipse), must have been exactly zero, meaning the gravitational field was perfectly uniform. Since all matter fields are created out of the vacuum, this condition is necessary for inflation to produce a uniform state, it does not in itself solve the problem. The inflation proponents just look at this and scratch their heads, what do particle physicists understand about General Relativity?

I am getting tired of pointing out that String Theory arose out of particle physicists attempting to quantise the linearised version of GR, normally used in make perturbations to Newton’s laws in the solar system. This produces a free spin-2 graviton at 0th-level, and then they attempt to use first order interactions to construct a full interacting quantum field theory of gravitons - in FLAT space - which has none of the full symmetries of GR, and it fails miserably by throwing up infinities at all orders. Not to be daunted, they added supersymmetry to cancel the infinities, but that did not work as expected, so they invented Strings instead of points, to remove the short distance interactions. Why would this ad-hoc


procedure produce anything like Quantum GR? It gets worse, they quantise this strings in FLAT spacetime, but find that they need 10 dimensions instead of 4, so they then ‘compactify’ 6 to get something like our world. Problem is, there is about 10^500 different ways to do this - hence the multiverse. Never before has such a failed theory taken on such a life of its own, at least the Aristotelian epicycles produced decent predictions.

As it turns out, when a group of physicists including Lee Smolin and Carlo Rovelli, who understood GR, actually found a way to quantise the arbitrary curved spacetime of GR directly, respecting its symmetries, what dropped out was a real theory of quantum gravity, with no extra dimensions, no supersymmetry, no 10^500 different universes, just a set of quantum states of space, based on simple geometrical solids connected like Lego, each with unique quantum numbers, which at the large scale looks like the space-time of General Relativity. This theory is Loop Quantum Gravity. It turns out that the mathematical structure of these quantum states, had been found two decades earlier by Penrose, while looking for possible quantum states of gravity. Like String Theory, LQG is not yet experimentally verifiable either, but it has been used to specify exact states of a black-hole horizon, and in the early universe to avoid an initial singularity. It does what a quantum theory of gravity, which respects GR, would be expected to do. There is much to do, but GR has always been very hard to find and understand its solutions, and any quantum version would be equally difficult. There are proposals for experiments to look at light from distant galaxies, for any sign of the granularity of space, accumulated over billions of years, which may just be detectable in the near future.

Penrose’s views on Quantum Theory are speculative, but there are many different interpretations, and at least he makes proposals which can be experimentally falsified. He speculates on dimensional grounds, that the Planck Mass, usually associated with a quantum black hole, when turned into everyday units, is about 2 x 10–5 grams, which is tantalisingly close to the scale above which quantum properties are not observed. He conjectures that the gravitational disturbance caused by the movement of this mass, is responsible for the “collapse of the wavefunction” which occurs during quantum measurement on a macroscopic system. Perhaps more controversial, he suggests that there may be processes in the human brain at this scale, which may allow quantum mechanical effects to be related to consciousness. He enlisted a medical researcher Stuart Hameroff to assist his development of these ideas. But none of this is anything other than scientific enquiry, ultimately decidable by experimental data.

 

*** Çeviri

Roger Penrose şöyle diyor: "String teorisi bir moda, kuantum fiziği bir inanç, kozmik enflasyon ise bir fantezidir." Haklı mı?

Penrose'u küçümseyici bir tonla "sadece bir matematikçi" olarak nitelemek, onun uzmanlık alanını ciddi şekilde çarpıtmaktır. Doğru tanım şudur: Penrose, Genel Görelilik'i (GR) gerçekten anlayan ender matematiksel fizikçilerden biridir ve çoğunlukla ABD'de eğitim görmüş, GR konusunda yalnızca lisans düzeyinde bilgiyle birleştirme (unification) ve kozmolojiye yönelmiş parçacık fizikçilerine yönelik son derece güvenilir eleştiriler getirmektedir. GR yalnızca bir yerçekimi teorisi değildir; konum ve süre ile ne kastettiğimize, koordinat-konumun var olmayışına dair derin gerçekler içerir. Uzayda bir noktayı işaret edip ona anlamlı bir varlık atfetmek yanlıştır. Anlamlı olan tek şey, alanların ve maddenin birbirlerine göre, özellikle de yerçekimi alanına göre konumudur. GR'nin, mesafeyi ve süreyi belirleyen bir metriğe sahip bir uzayı tanımladığını düşünenler büyük yanılgı içindedir. GR'nin bütünüyle diffeomorfik simetrisi, tüm genel koordinat dönüşümleri altında temel yapının değişmez kaldığını buyurur. Konumun bu kadar "kaypak" olmasının sebebi budur; çünkü gerçekte var olan yalnızca enerji-momentumun yerçekimi alanına (eğriliğe) göre konumudur ve bu da bir "ortak-konumlanma" belirler.

Parçacık fizikçileri, yerçekimsel serbestlik derecelerinin önemini ve bunların erken evrende maddeye baskın gelme biçimini göz ardı etmektedir. Madde ve sıcaklığın homojen olmasını sağlamak için enflasyonu icat etmek, "kuyruğun köpeği sallaması" gibidir. Eğer enflasyondan önce yerçekimsel modlar aktif olsaydı, sonuç homojen olmayan bir karmaşa olurdu. Penrose her zamanki gibi, temel sorunun Big Bang'in başlangıç durumundaki son derece düşük entropi olduğuna işaret eder; bu düşük entropi yalnızca kozmosun homojenliğinden değil, aynı zamanda 13,6 milyar yıl sonra gördüğümüz tüm karmaşıklığı üreten zamanın okundan da sorumludur. Bunun doğru olabilmesi için, Big Bang anında, Weyl Tensörü adı verilen ve (bir tutulma sırasında yıldız ışığının bükülmesinden sorumlu) niceliğin tam olarak sıfır olması gerektiğini belirtir; bu da yerçekimi alanının mükemmel derecede homojen olduğu anlamına gelir. Tüm madde alanları vakumdan yaratıldığından, bu koşul enflasyonun homojen bir durum üretebilmesi için gereklidir, ancak sorunu kendi başına çözmez. Enflasyon savunucuları buna bakıp şaşkınlıkla kafa kaşırlar; parçacık fizikçileri Genel Görelilik hakkında ne anlıyor ki?

kuantum tünelleme tekinsizliği temelli uydurukçu VERSUS konvansiyonel teknikli - lineer mantaliteli descriptive narrator















00α)

kılar mümkün hayatı hemoglobin misali anlatı ki kılandır bilinir varı. yazar ben bu bağlamda ve sub specie aeternitatis yaşar. canlıdır metin, devinir biteviye, kendini mütemadi yazar. söylerim pek mutmain ki poetikamdır: 'platonik bir alemden devşirilir cümle sözler ki yoku var kılar'. sızar eklem yerlerine kınkanatlıların ol sual: 'bu nedir öyle ise böyle bu?' seslenir sonra semadan sessizliğin seçtiği sebepsiz sezgi sözün edepsiz tinine: 'biz ki oyuz salt anlatı tekinsiz bir quark'tan bir kütlesiz sicimden.

0xα

salamandra infraimmaculata kanatlandı ki bu mucize ve 'anlayabilenlerdeniz' kipinde inleyen bir aciz pegasusuz. nefesin çiğ pesiydik şüphesiz uydurukçulardan, iteledik hiçliği çilli piçin içine, isin en dibine, süslen ve sus! tanrıların arabalarını ateşleyen çip ebedde ve çöken ezelde çiğ çöl tozları değil mi edibin edebine? öyledir bu böyle ise söyle sise dir/öyle. sükût ehli paslı pus mütemâdî Hakikat'i dilledi: 'sizler deniz' ve es değdi sese ve öylece hecelendi: 'cümle hâmûşân bil ki bu ezgiyi söyledi.'

Çağrılmayan Yakup, istenmeyen Yusuf ve Yerçekimli Karanfil olarak 'Bir Edip Cansever Portresi'

Edip Cansever (8 Ağustos 1928 - 28 Mayıs 1986)

1. prolegomenon

Pek severim Edip Cansever'i. Çok. Pek çok.

Onun poetikasının izleri ve tesirleri tasavvur ve tahayyül alemimin puslu labirentlerinde, belleğimin tekinsiz mahzenlerinde mahfuzdur.  O izlerin ve tesirlerin peşinden 'Stalker' misali gittim ve nihayetinde aşağıdaki ihtiram ve muhabbet metni çıktı ortaya. 

Metnin şairin biyografisine dair olan kısmı (2 numerolu bölüm) belgelidir, dokümanteridir.

3. başlığın altındakilere gelince....
Orada istimal edilen lâkırdı - ki, 
Alemfüruz Saçışık Bahtiyarruhzade kipine / kimliğine yakışan bir şiir olduğunu değerlendiriyorum onun - her ne kadar şairin müktesebatından ve poetik mirasından beslenmiş olmaklığı bakımdan Edip Cansever'e borçluysa da varlığını çokça, temelde bu satırların müellifinin şahsi sayıklamalarıdır, subjektif hezeyanlarıdır, bağlamaz Cansever'i, ASLA!(i), (ii).

2. Şairin biyografisi

Edip Cansever (8 Ağustos 1928 – 28 Mayıs 1986), İkinci Yeni akımının en önemli şairlerindendir. İstanbul Erkek Lisesi’ni bitiren Yüksek Ticaret Okulu'nu ise yarıda bırakan Cansever, hemen akabinde babası Fazlı Cansever'in Kapalıçarşı’daki antikacı dükkânında hatıra eşyaları, turistik materyaller ve halı ticaretine başladı. 

Bundan sonrasını, Edip Cansever'in, 22 Ocak 1979 tarihli ve 307. Milliyet Sanat Dergisi'ndeki biyografik beyanından okuyalım:

'1954 yılında çıkan büyük Kapalıçarşı yangınında dükkânım tamamen yandı. Sigortadan aldığım para, yeniden bir işyeri açamayacak kadar azdı. Günler, haftalar geçti. Sonunda bir dükkân buldumsa da, dükkânın satış değeri elimdeki paranın hemen hemen iki katıydı. Kendime bir ortak aradım. Buldum da. Her neyse, küçük bir anaparayla dükkânı açtık. Yeniden bir geçim yolu tutturmak önemliydi elbette. Ama daha önemlisi şuydu: Birkaç ay sonra ortağım bana, alım satımla kendisinin uğraşabileceğini, benimse yukarıdaki asma katta istediğim gibi çalışabileceğimi, saatlerimin de kısıtlı olmadığını müjdeledi. İşte, kitaplarımdan dokuzunu bu asma katta yazdım. Tam yirmi yıl. Bugün düşünüyorum da, ya o yangın olmasaydı? (iii).

Kapalıçarşı'daki büyük yangından sonra açtığı yeni dükkânının asma katının Cansever'in 20 yıl boyunca hayatının önemlice bir kısmını geçirdiği  mekân olması, 
ortağının dükkânın neredeyse bütün yükünü sırtlayarak onun büyük aşkı olan şiirle hemhal olmasına destek vermesi, böylelikle de vaktinin tamamını şiire hasrederek tam 9 şiir kitabının ortaya çıkmasına olanak sağlaması etkilemişti beni; öyle ki, bu bilgiden hareketle aşağıdaki 'edipçe bir ihtiram duruşu Edip'e' başlıklı manzumenin taslağını yazıvermiştim bir lâhzada. 

Bu arada, şu detayı da paylaşmak yararlı olacaktır. Edip Cansever sadece Türkiye şiir topoğrafyasında, toplumsal formasyonumuzun edebi halitasında ve coğrafyamızın mazmunlu manzum haritasında değil, kısa bir süreliğine de olsa yoğunlaştığı ticaret hayatında da yaratıcı olmasını bilmiş, babasından devraldığı işi çeşitlendirmişti. Farklı nedenlerle kutlama organizasyonları düzenleyen kişi ve kurumlarla Yeşilçam'a prodüksiyon üreten film yapım şirketlerine ve çeşitli tiyatro topluluklarına ihtiyaç duydukları dekor, aksesuar ve elbiseleri kiralamak Cansever'in baba yadigârı ekmek teknesine kattığı yeniliklerin öne çıkanlarındandı. 


İlk şiiri 1944’de, lise son sınıftayken yayınlanan şair, 1976’da ticareti terk edip kendisini tamamen şiire adayana değin adeta ‘part – time şair’lik yaptı. İkinci Yeni akımının kurucu figürlerinden olan bu ‘part – time şair’in, şiirimizin soy kütüğüne eklediği opus magnum’unun en sıra dışı dizeleri 1950’liler ve 1960’larda, kapalı çarşıdaki o tecimevinin asma katında yazılacaktı. Sadece yazdığı benzersiz şiirleriyle değil; güncel sanat, edebiyat, şiir, memleket ve dünya meselelerine verdiği tepkileri ve bunlara karşı aldığı duruşlarıyla da kamuoyunun dikkatini çekmeyi başaran Cansever, cumhuriyet dönemi modern Türk şiirinin hiç kuşku yok ki en sıra dışı olmayı başarabilmiş uç beylerindendir (iv).


Edip Cansever'in, önceleri babasıyla birlikte, ardından da, yanana değin, kısa bir süreliğine tek başına işlettiği Kapalıçarşı'daki ilk dükkânına ait bir ilânda şunlar yazıyordu:


'Edip Cansever Fazlı Cansever'in mahdumu Maison des Antiques Kapalıçarşı, Takkeciler Sok, no. 52-64 Grand Bazar, Rue Takkedjiler 52-64 tel: 27657 sicil: 38159
İstanbul tiyatrolar, balolar, müsamereler, filmler için her nevi elbise bulunur ve kira ile verilir. antika ve işlemeli parçalar, peşkirler, çevreler, kumaş ve sevai entariler, şalvarlar, cepkenler, işlemeli yorganlar, bohçalar, seccadeler, şal. ayrıca bilecik, broş, kolye, küpe, pipo, fildişi, gümüş ve bakır işleri' (v), (vi).

Şimdi muhterem kârim, bu anlatının, müeddep müellifinizin memleketin mezkûr halis, harbi ve hasbi edibine gösterdiği muhabbet ve hürmeti tevsik eden manzum kısmını paylaşmaya geldi sıra.  



İbn-i Sîna'nın medikal kanonu: Canonis Medicinae / el-Ḳānûn fi’ṭ-ṭıbb /القانون في الطب(*)




el-Ḳānûn fi’ṭ-ṭıbb'ın (Tıpta Kanun) 1593'de Roma'da tâb edilen ve nadirattan olan Arapça ilk baskısının  kapağı; İbn-i Sîna'nın temsili bir resmi. 



0 - prologue - medhal - bidayet

Bir tivit okudum ve olaylar gelişti. 
Giriş cümlesini, Orhan Pamuk'un kült kurmacası Yeni Hayat'ın ilk cümlesine nazire olarak yazdığımı gören edebi oyunlar meraklısı okur, onu niçin 'Bir gün bir tivit okudum ve bütün hayatım değişti' şeklinde kurmamış olduğumu düşünmüş olabilir mi acaba? Düşünmüş olsun ya da olmasın, cevabım nettir: 
Öyle yapmadım, zirâ, o denli abartılabilecek, duygu durumlarıyla düşünme pratiklerinin uçlarında deneyimlenen o kadar dramatik bir antite değildi o tivite muhatap olmamın akabinde yaşadığım / eylediğim süreç. 
Lâkin, mezkûr tivitin beni kapsamlı bir okuma - araştırma - düşünme - yazma faaliyetine teşvik ettiği (mecbur ettiğini desem daha uygun olurdu sanırım) ve nihayetinde de bu metnin oluşmasının pimini çektiği de inkâr edemeyeceğim bir vakıadır. Bunun gerisindeki en belirgin neurocognitive etki / motif / örüntü, bahsettiğim tivitin el-Ḳānûn fi’ṭ-ṭıbb hakkında oluşu ve benim de o sırada (2017 Nisan ayı başlarında karşılaşmıştım o 'kuş cıvıltısı' ile) tam 11 yıldır İbn-i Sînâ ve müktesebatıyla ilgili çalışmalar yapıyor olmamdı. 

Columbia Üniversitesi'nde Klasik İslâmik Arap Tıbbı, Grek - Arap Filolojisi ve Klasik İslâmik Çalışmalar alanlarında öğretim üyesi olan Profesör Elaine van Dalen'ın, İbn Sînâ (İbn-i Sînâ)'nın 13. asır - 17. asır dönemine damga vuran medikal kanonu 'Canonis Medicinae (el-Ḳānûn fi’ṭ-ṭıbb / القانون في الطب)'nin Arapça ilk baskısı hakkındaki (dipnotlar bahsinde linkini verdiğim) Twitter paylaşımından bahsediyorum(i). Bahse konu tivite muhatap olduktan sonra, şu soruların cevabını aramaya başladım: 

şiir nasıl yapılır ve kimdir şair?

 


000) epilogue: nedir yani, nedir, ne?!?

Lirik ya da aksine didaktik; metafizik ya da dünyevi; ahenkli ya da deneysel ve disharmonic; yalın ya da derin; somut, yâni literal ya da metaforik; elit ve estetik ya da popüler ve kitsch; kafiyeli ya da serbest ölçülü; basitçe anlaşılan ya da anlaşılması zor olan veyahut anlam anakarasına milyarlarca ışık yılı uzaklarda mukim; muhatabında coşku, merhamet, ürperme, sevinç, karamsarlık, ümit gibi farklı psikolojik etkiler yaratan ya da seslendiğine hiçbir hissi geçirmeyen gibi çok farklı tezahürleri olan edebiyat türüdür şiir. Bu janrın unsurlarıyla, bu edebi uzay-zaman sürekliliğinin komponentleriyle (şiirlerle) ihtimaliyet hesapları bağlamında (bir diğer deyişle inorganik dolayımlar üzerinden) çok düşük olasılık değerleri düzeyinde (tesadüfen) değil, okur ve yazar olarak taammüden ve organik manada yolu kesişenlerin serebral kortekslerinin nöral yolaklarında (sinir hücrelerinin oluşturduğu bilişsel otobanlarda) muhakkak surette şekillenmiştir şu sual:
'Şiir yapılan bir şey midir, yoksa yazılan mı?'
Şu soru da poetika kuramı bağlamında makul sayılmalı pekalâ: 
'yaratılır mı şiir?'
Peki, 'üretilir şiir dediğin' dediğimde, mutabık mıdır meselenin hakikatiyle bu, yoksa vulger bir indirgemecilik, mekanik ve ekonomist bir teorizasyon teşebbüsü mü sayılmalıdır bu argüman?
'Hiçbiri değil aslında, düpedüz inşâ edilir her metin gibi şiir de!'' mercek altına aldığım mevzuyu kuşatmaya teşebbüs eden bir başka nazari gayrettir haliyle.

Ve zerrece şüphe duymuyorum ki ikisi soru cümlesi kılığında ve diğer ikisi ise hüküm bildirimi modunda olan paylaştığım bu dört söz öbeğinin öncelediği (başka bir ifadeyle bunları sonralayan) şu beşinci cümle de (mercek altına aldığım konuya dair) bir diğer kuramlaştırma (kuramsallaştırma daha mı iyi ne?!?) ediminin mahsulü olması hasebiyle, kaçınılmaz olarak  eklemlenmeli bu girizgâha: 

'Kim ki şair?!?'

Şair, şiiri eyleyen fail, cümle anlatılar cümlesinin en öznel janrının öznesi ve tecessüm etmiş şiirdir; özün nasıl ozan'ın gayri maddi simülakrası ise ve müessir aktörü, bedenlenmiş şuurdur şair ve özün'ün cismani hali de ozan.

Bu prologue'un NE'dir manası ve NE'nin içerdiği içlik okunulan satırların NE'liğidir doğrudan, değil dışlığı(i).

001) teorinin bitimsiz kozmosunda şiiri kuşatmak.

Okuyanlarına ve yazanlarına yöneltildiğinde [yöneltmenin eş anlamlısı olan 'tevcih edilme'nin 'terfi ettirmek' gibi bir başka anlam dairesine de atıf yaptığı hatırlansın; bazı spesifik sorular sorulduğu (yöneltildiği / tevcih edildiği) kişiyi sokacağı araştırma - tartışma - müzakere - keşif süreçleri vasıtasıyla daha yüksek bir bilgi / farkındalık / bilinç / irfan düzeyine yükseltir ki, bu da sorunun muhatabının bilişsel bilimler bağlamında terfi etmesiyle, mental olarak level atlamasıyla eşdeğer bir haldir. Vokabüler tercihi yapılırken bu durumun gözden ırak edilmemesinde fayda görüyorum.] 'nedir  şiir, şair kimdir?!?' soruları, prologue'da bazılarına temas ettiğim çok sayıda diğer soru ve cevapla karşılaşırsınız kaçınılmaz olarak. Kaçınılmaz olarak demem, Aziz Nesin'in konuya dair yaptığı 'Türkiye'de üç kişiden beşi şairdir' şeklindeki ironik tespitin tartışma alanına davet ettiği 'bu kadar çok ilgilisi olan bir şey hakkındaki görüşlerin fazla sayıda ve oldukça çeşitli meşreplerden ve mezheplerden olması da doğaldır haliyle' merkezindeki tespitime dayanmakta.

Okunulan satırları buraya kadar taşıyan fikirler manzumesinin işaret ettiği minvalde ('minval eski bir kelime, sevmedim, ben kulvar demeyi tercih ediyorum' diyene 'bildiğin yoldan git dostum' diyerek) ilerliyorum.

Birçokları gibi bana göre de şiir, temel komponentleri, kurucu âmilleri ilham, içgörü, istidat, emek olan antitelerden bir antitedir; sayısı epeyce çok anlatı türlerinden biri yâni. 

Bu fundamentallerden, bu temel koyucu unsurlardan (yola çıkış noktası, ateşleyicisi, işaret fişeği ilham ve içgörü de olsa) baskın olanı emektir.

Anlaşılmak adına egzajere ederek dillendiriyorum: emek, yukarıda referans verdiğim dört bileşenli mimarinin minimum %51'ini oluşturur ya da (temel taşıyıcı bileşen olan) orta direğini.

002) orijin: ilham.

Birçok kitap kurdu gibi ben de aynı anda [mesela biri şiir, biri grafik roman (çizgi roman), biri hikâye ya da roman, biri kuramsal fizik veya kozmoloji, biri teoloji ya da mitoloji, biri medeniyet veya sanat tarihi, biri matematik ya da mantık, biri felsefe ya da metafizik, biri sosyoloji veya antropoloji, biri bilişsel bilimler ya da yapay zekâ, biri psikoloji ya da adli tıp olmak üzere] farklı türlere ait çok sayıda kitabı paralel olarak okurum. Bu tarz bir okuma sistematiğinin yaratıcılığımı beslediği, yanı sıra da okuma sürem ve okuduğum sayfaların toplamı gibi metriklerde önüme koyduğum gündelik hedeflerimi realize etmeme pozitif katkı sağladığı onlarca yıla yayılan uzun erimli deneyimlerimle sabittir. 

Bu cümleden olmak üzere, son birkaç gündür sayfalarında sörf yaptığım kitapların birinde şu dizelerle karşılaşıverdim:

'İş ciddiye bindi.
Bin ciddiye işdi.
(Zebur 666. ayet)'(ii)

Bertrand Russell'ın Kurt Gödel’in eksiklik teoremlerini anlayamamış olabilir mi?(*)




Başlıktaki soruyu şöyle de genişletmek mümkün:

Bertrand Russell'ın Kurt Gödel’in eksiklik teoremleri karşısında tereddüte kapılmak ve şaşırmak gibi tepkiler vermesini bunları tam olarak anlayamamasına verebilir miyiz?

Sonda söyleyeceğimi başta söylüyor ve kapital harflerle, büyük karakterlerle ve kuvvetle vurgu yaparak 'EVET!' diyorum.

Devamında da şunları eklememde yarar var...

Bertrand Russell, matematiğin kusursuz olduğunu kanıtlamak için on yılını bir başyapıt yazmaya adadı. Kurt Gödel ise bu hedefin imkânsız olduğunu gösterdiğinde, Russell bunu pek de anlayamadı.

Wittgenstein neden Gödel’in eksiklik teoremlerini kabul etmedi?


Gözden Geçirilmiş Yanıt:

Bu yanıtı yazdıktan ve bir miktar olumlu oy aldıktan sonra, Peter Hoffman dikkatimi Ludwig Wittgenstein’ın Kurt Gödel’in ispatı hakkında yazdığı ve yorumcuların büyük ilgisini çekmiş olan “meşhur bir paragraf”tan söz etmediğime çekti. Bu nedenle, değiştirmeden bıraktığım orijinal yanıtın ardından, söz konusu paragraf hakkında bir ek (appendix) ekledim.

ORİJİNAL YANIT:

A2A için teşekkürler. Tüm alıntılar Wittgenstein’ın Remarks on the Foundations of Mathematics adlı eserinden alınmıştır (ed. Wright, Rhees ve Anscombe; çev. Anscombe, 3. baskı).

Wittgenstein şöyle der:

Benim görevim, Russell’ın mantığını içeriden değil, dışarıdan eleştirmektir.
Yani onu matematiksel olarak eleştirmek değil — aksi takdirde matematik yapıyor olurdum — fakat onun konumunu, işlevini eleştirmek.
Benim görevim (örneğin) Gödel’in ispatı hakkında konuşmak değil, onu dolanmaktır. (s. 383)

timeo hominem unius libri















Editoryal karikatürlerini çok uzun bir süre Cumhuriyet Gazetesi'nin ilk sayfasında beğeni ile izlediğim, yazısız (düşünce) karikatürün ülkemizdeki en önemli temsilcilerinden karikatürist, illüstratör, belgesel film yapımcısı Ali Ulvi Ersoy'un (1924 - 1998) karakteristik bir işini paylaştım.

Şimdi soru şu:

Kant'ın Ttransandantal İdealizmi göre uzay - zaman - insan ilişkisi

 





















UC Berkeley Üniversitesi'nden Prof. Frederick M. Dolan 'Kant’ın transendental idealizmine göre “uzay” ya da “zaman” insan zihninden bağımsız olarak var olabilir mi?' sorusunu quora.com'da şöyle yanıtlamış:

Hayır, olamaz. Kant bu konuda son derece nettir:

Uzay, nesnel ve gerçek bir şey değildir; ne bir töz, ne bir ilinek (araz), ne de bir ilişkidir. Aksine, öznel ve idealdir ve zihnin doğasından kaynaklanır.
(Kant, Duyulur ve Anlaşılır Dünyanın Biçimi ve İlkeleri Üzerine)

Bununla birlikte, Kant’ın “öznel” derken uzayı bir duyguya ya da bir duyumsamaya benzer bir şey olarak kastettiğini düşünmek hata olur. Uzay, algıladığımız şeylerin bizden dışarıda konumlanmış olarak deneyimlenmesi bakımından bir anlamda “nesneldir”. Uzay bir temsildir; fakat dış dünyayı temsil eden bir temsildir.

Türkiye'de Çizgi Romanın Serencamı - 2024 Z Raporu



 








Bu etüt Ötüken Neşriyat'ın yayımladığı NODUL 2024 Kültür, Sanat, Edebiyat Almanağı'ndan alınmış olup, aynı yayımcının piyasaya verdiği NODUL 2023 Kültür, Sanat, Edebiyet Almanağı'ndaki Çizgi Roman Bildiğiniz Gibi Değil - Türler, Yazarlar, Çizerler, Yayıncılar, Ülkeler başlıklı metnimin devamı ve tamamlayıcısıdır. Bu iki metnin gözden geçirilmiş versiyonlarının yanı sıra, çizgi roman kozmosunda 2025'de yaşanan gelişmeleri içeren kapsamlı bir çalışmayı da bünyesinde barındıran BEN DOKUZUNCU SANAT, BİLDİĞİNİZ GİBİ DEĞİLİM! kitabım, bir aksilik olmazsa bu yıl içinde okuruyla buluşacaktır(0).


1*** bidayet: Hayat Kısa, Sanat da!

‘Yarın, yarın ve yarın, / Derken sürünüp gider küçük adımlarla, /
Zamanın son hecesine kadar; / Dünlerimiz, aptalları / Toza dönüşen ölüme götürdü. / Sön, kısacık mum! / Hayat, yürüyen bir gölgeden başka bir şey değil, / Zavallı bir oyuncu, / Bir saat boyunca sahnede çırpınıp / Sonra duyulmaz olan, / Bir aptalın anlattığı bir masal bu, / Ses ve öfke dolu, ama hiçbir anlamı olmayan.’

William Shakespeare’in Macbeth trajedisinin V. perde, 5. sahnesindeki, ‘Macbeth'in karısının ölüm haberini aldıktan sonra söylediği ve hayatın anlamsızlığını, geçiciliğini vurguladığı’ bu derin, geniş, çok katlı ve ikonik monolog ‘olmak ya da olmamak, işte bütün mesele bu!’ cümlesi kadar popüler olmasa da, müellifin müktesebatının alâmet-i fârikalarından biridir ve sadece edebiyat sahasında değil; felsefe, politika, teoloji ve bilimde de, minimum kavramla maksimum anlam (içerik) üretmek isteyenlere işaret fişeği ve rehber olabilecek niteliklere sahip demirbaş bir metindir.[1] Diğer birçok eserin yanı sıra, meselâ, William Faulkner’a da The Sound and The Fury / Ses ve Öfke romanının yaratılması sürecinde ilham kaynağı olan mezkûr monolog, okunan satırların müellifinin, bu metin özelinde, kelime ekonomisi yaparak sözü uzatmamak konusunda mürebbilerinden oldu. Bu yüzden de okunulan metin, Nodul Almanak’ın 2023’e dair olan ilk cildindeki çizgi roman etüdüm gibi, ‘doktora tezi’ hüviyetinde değildir.[2] Giriş bölümünün başlığı olarak hayat kısa, sanat da! mottosunu istihsal ve istîmal etmem biraz bundandır, biraz da çizgi romanla hayat arasındaki örtüşmelere, özdeşliklere işaret etmeyi istememden.[3][4]



Evren bir simülasyondan mı ibaret?!?

Paylaştığım AI martifeti olan video bir taraftan 'Evren bir simülasyondan mı ibaret?!?' sorusunu cevaplamaya zorlarken bizi, aynı zamanda 'yapay zekânın içinden geçmekte olduğumuz aktüel uğrakta eriştiği seviye sinema ve dizi sektörünün bütünüyle insansızlaştırılmasını mümkün kılacak nokta geldi mi?' sorgulamasına da zorlamakta bizi.



1999'da ilkini izlediğimiz Matrix quartet'i de benzer bir soruyu, 'bir yazılımı mı yaşıyoruz?' sorgulamasını yaptırmıştı bizlere. Çinlilerin en ağır bedduasıymış 'ilginç zamanlarda yaşayasın!' dileği.
































Edebiyat: Buradan Nereye?!? <=> QUOVADIS O EXISTENTIA?!?

 



Annibale Carracci (1560 - 1609); 'DOMINE, QUOVADIS?' (1601 - 1602),  National Gallery, Londra.




 

Edebiyat: Buradan Nereye?

                      ó

QUOVADIS O EXISTENTIA?!?(*)

  

 

Cennetim’ dediği Biblioteca Nacional Argentina’nın TÖZü addedilen La Reina Del Plata’nın KÖR KÜTÜPHANECİ’sine; Jacques Roubeau, Raymond Queneau, Italo Calvino, Georges Perec ve diğer OuLiPo (L’ouvroir de Littérature Potentielle) tâifesine; dinsiz keşiş, mantığın dervişi, felsefenin yal(a)vacı, Cambridge’in sfenksi, anti-filozof lakaplı Viyana Kahini’ne; ‘yazdıklarımla örtüşmeyen hakikate çok yazık!’ diye(bile)n Uçurum Gözlü, Bıyıkları Barikat Prusyalı ÜBERMENSCH’e; 'İçine o kadar çok bilmece - bulmaca ve zekâ oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu da budur.' iddiasının kaynağı olan eserinin yayınlandığı 2 Şubat 1922'den bu yana okuruna kan kusturan Dublin'in tek gözlüsüne, benliğimin /  müktesebatımın mazruf ve zarfının inşasına vâki katkıları yüzünden, müteşekkirim.[1] 

‘Eşit olmayan şeylere eşitsizlikleri nispetinde eşit           olmayan muamele eşitlik ilkesiyle çelişmez.'                                                       (Bir Mecelle umdesi) 


                                   

1* prologue: exıstentıa’dan LITTERATURA’ya, oradan nereye?

Transandantal bir görüş yeteneğine sahip kamera Evren(imiz)in dışına kurulmuş film setinden Evrenimize / planetimize bakmaktadır. Aynı zamanda SENARİST de olan YÖNETMEN, asistanına 'ok' işareti yapar, akabinde o bildik komutlar ve onlara verilen cevaplar bahse konu o 'aşkın film seti'nde ardı ardına yankılanır: 'kamera!', 'kamera hazır', 'ses', 'ses kayıt hazır', '1. sahne, 1. plân, ilk çekim', (klaket tok bir sesle kapanır:) 'tlakkk!', 'motor', 'action!'. İzleyici, Antalya / falezlerde, Akdeniz'i ve Bey Dağlarını kucaklayan görkemli bir manzaraya karşı deniz seviyesinden onlarca metre yukarıda kurdukları müzakere masasında hummalı bir tartışmaya dalan üç erkeğin yukarıdan kaydedilen görüntülerine ve onlara eşlik eden Mazlum Kiper'in o derinlikli ve çok katmanlı seslendirmesine muhatap olur:

''quovadis o exıstentıa (nereye ey varlık)' soru cümlesi (dil felsefesi, hermenötik ve edebiyat kritiği bağlamlarında) QUOVADIS O HUMANITAS (nereye ey insanlık)’ sorgulamasının genel halidir. Benzer şekilde QUOVADIS O ARS (nereye ey sanat)’ sorusu bir önceki soru cümlesinin özel bir halidir.  Ve nihayet QUOVADIS O LITTERATURA (nereye ey edebiyat)’ sorgulaması da ondan öncekinin kapsama alanı içerisindedir. QUOVADIS O LITTERATURAdenildiğinde mercek altına alınan problematiğin aslındaquovadis o exıstentıa olmaklığı işte bundandır. Bu sorgulamalar silsilesinde ontik & ontolojik boyuttan epistemik & epistemolojik bağlama geçiş ve oradan da yeniden ontik & ontolojik kozmosa varış (bir çeşit bengi dönüş / ewige wiederkunft) bu kavramların referans verdikleri anlam uzaylarının iç içe olmasından ve birbirlerine gönderme yapmasındandır[2]. Bir diğer deyişle bahse konu antitelerin arasında ‘Çin Seddi’ değil, olsa olsa bir ‘The Thin Red Line (İnce Kırmızı Hat) vardır.[3]

Muhatabının an itibarıyla içinde devindiği anlatının protagonist teması olmaklığı bakımından tekrarlamakta fayda var: ‘Edebiyat: Buradan Nereye?’ sorusu işte bu yüzden [başlıktaki denklemin (çift taraflı göndermenin) de ‘îmâ ettiği üzere] demektir ‘NEREYE BURADAN, EY VARLIK!?!’

2* Varoluş, simülasyon ve sinema[4]

Bahse konu o transandantal film platosunun gözlerden ırak, sakin bir köşesindeki reji odasında, montaj masasındayız; bir sonraki sekansın sahneleri birbiri peşi sıra ekranda sökün etmekte: her biri (Güneş Sistemimiz gibi) en az 200 milyar yıldız sistemi içeren (biri de Samanyolu Galaksimiz olan) minimum 500 milyar gökadanın oluşturduğu (belki sonsuz, belki değil, ama her durumda muazzam büyük) Evren’in tamamını panoramik olarak gösterir kamera ilk önce; ardından adım adım 'zoom in' yapılır. Ekranda bütünden parçaya, sonra parçanın parçasına ve sonra onun da parçasına doğru fraktal bir mimariyle ilerleyen görüntüleri izleriz. Derken, hızla yaklaşan bir nesnenin en sonunda görüş alanımızı ve onun sabitelerinden olan ufkumuzu arsızca istila etmesini andırırcasına

karanlık uzaydaki o mavi nokta) Dünya dolduruverir ekranı / perdeyi. Zoom süreci devam eder; Kuzey Yarım Küresi, Doğu Akdeniz Çanağı ve Likya – Pamfilya – Kilikya hattını görmemiz işte bu sürecin finaline doğru gerçekleşir. Nihayet tâife-i şuarâ’nın[5] ve onların ruh ikizi sayılabilecek patolojik seviyede duyarlı personanın ‘‘algıladığın fizikî halimden fazlasıyım’ diye fısıldıyor sanki buralar!’ diyerek huşû içinde şerefine kadeh kaldırdıkları ve sunaklarına armağanlar bıraktıkları Athaliah’daki o falezde, deniz seviyesinin kabaca 25 metre yukarısındaki (kan kırmızısı renkleri ve insanın içini bayıltan kokularıyla algı kapılarını zorlayan çiçeklerinin Dasein’ı neşelendirdiği) bir çardağın altına yerleştirilmiş masanın etrafında oturan ilk plândaki o üç erkeğe yeniden odaklanır [Evren'(imiz)e dışarıdan bakan o aşkın] kamera.

Akdeniz Kültür ve Edebiyat Başkenti Kepez Çalıştayı

 






















Antalya’nın kültür ve edebiyat alanındaki yerini ve işlevini güçlendirmeyi amaçlayan 'Akdeniz Kültür ve Edebiyat Başkenti Kepez’ Çalıştayı, Kepez Belediyesi'nin ev sahipliğinde Antalya Valisi Hulusi Şahin, Kepez Belediye Başkanı Mesut Kocagöz ile Antalya'nın kültür, sanat, edebiyat, eğitim ve kitabiyat alanlarındaki sivil toplum kuruluşlarının temsilcilerinin ve bahse konu alanların önemli kanaat önderlerini katılımlarıyla 22 Kasım Cumartesi günü Mimar Sinan Kongre Merkezi’nde gerçekleştirilecek.