12 Aralık 2018 İstanbul karı ve Cenap Şahabettin (Şehabeddin)'in Elhan-ı Şita'sı




12 Aralık'da 2018 - 2019 kışının ilk karı düştü İstanbul'a. Geçen sene bu sıralarda bahar havası hüküm sürüyordu Asitane'de.... Yine geçen sene mevsimin ilk karı Ocak ayının ilk günlerinde yağmıştı; hem de ne kar! 

2016 - 2017 kışının ilk karının şerefine yazdığım ve 7 Ocak 2017'de bu blogda paylaştığım Elhan-ı Şita (Kar Şarkısı / Neşidesi) temalı yazımı, mevsim normallerindeki hava koşullarını ve dolayısıyla da kararında / tadında kar yağışlarını yaşadığımız kış günlerinin gelmesi dileğiyle yeniden paylaşıyorum.

Bu arada vurgu yapmadan geçemeyeceğim doğrusu: yazının sonunda yer alan ve İsmet Özel'in seslendirdiği Elhan-ı Şita videosu hakikaten defalarca dinlenmeyi hak etmekte. 

Bu vesileyle hem söz konusu şiirin müellifi Cenap Şahabeddin'i ve hem de, bana göre, yaşayan en önemli Türk şairi olan İsmet Özeli hürmetle, muhabbetle ve minnetle anıyorum efendim.

İşte o yazım:

'5 Ocak 2017'de başlayan kar 48 saattir aralıksız yağmakta. Bahçemdeki kar kalınlığı 1 metreyi buldu. Bu durum İstanbul nam megapolde yaşayan milyonlarca insanı müşkül durumlarda bırakmakta.

Trafikte yaşanan sıkıntıların, seyrüsefere çıkan araçların büyük ölçüde azalmasıyla, şimdilik izale olmuş gibi göründüğü şehrimizde, bazı semtlerde yaşayan sakinler, elektrik kesintilerinden mutazarrır ve müştekidirler. Şiddeti kâh azalıp kâh artan kar yağışının ise, zaman zaman sür'ati artan rüzgârla birleşerek, dışarıya çıkmaya teşebbüs eden hemsehri ve misafirlemizi müşkil vaziyetlere sokmaya devam ettiği müşahade edilmekte ve deneyimlenmektedir. 

Bu satırların hakir yazıcısı, okunulmakta olan blogunu, poetikasını ve yüksek sesle eylediği şiir kıraatını pek çok beğendiği İsmet Özel'in 'İstanbul ve kar münasebeti' hakkındaki bir neşriyatıyla itmam etmeye çalışacaktır efendim.

İsmet Özel'in kurucusu ve başkanı olduğu İstiklâl Marşı Derneği'nin sitesinde (http://www.istiklalmarsidernegi.org.tr/), eski ve pek hoş bir geleneğimizin ihyasına teşebbüs edildiğine şahit olduk. Lâkırdının devamını, mezkûr derneğin sitesinden aldığım izahatla getiriyorum:ismet özel ile ilgili görsel sonucu

'Eskiden İstanbul'a senenin ilk karı düşünce o gün matbuattaki İstanbul gazetelerinin birinci sayfasında Cenab Şehabeddin'in Elhan-ı Şıta (1897) şiiri neşredilirmiş (Derneğimizin hazırladığı "Elhan-ı Şıta" kitapçığı pek yakında neşrediliyor).
Biz de bu terkedilmiş geleneğin kıymetini tebarüz ettirebilmek için İstanbul'a karın düşmeye başladığı ilk saatlerde "Elhan-ı Şıta" şiirini Genel Başkanımız Şair İsmet Özel'in sesinden yayınlamayı münasib bulduk.'

Zeki Müren'in maço - muhafazakâr bir toplumun sosyo-kültürel enigması olarak portresi



Zeki Müren'in 87. ölüm yıldönümü nedeniyle, yıllar önce konuya dair yaptığım bir çalışmayı yeniden paylaşıyorum:

1 - prolog

Türkiye Toplumsal Formasyonu'nun (bundan sonra TTF kısaltmasıyla belirtilecektir), bir çok durumda, ilke temelli bir retorik ile pragmatik - fonksiyonel - eklektik bir eylem hattını senkretik bir zihniyetle kombine etmeyi başaran kompleks ve bir o kadar da ayrıksı / tekil / a-tipik bir mahiyet arz ettiğini düşünüyorum(i). Bu iddia, ilerleyen satırlarda, 'Zeki Müren ( 6 Aralık 1931, Bursa -  24 Eylül 1996, İzmir) Problematiği' merkeze alınarak sınanacak; bir diğer deyişle, mezkûr argümantasyonun bahse konu kişi üzerinden delillendirilip delillendirilemeyeceği sorunsalı mercek altına alınacak, bu iddianın sağlaması yapılmaya çalışılacaktır. 

Eşcinselleri genel olarak aşağılarken, başta Zeki Müren olmak üzere, cinsel tercihleri bahse konu merkezde olanların show ve sahne dünyasındaki kimi unsurlarını baş tacı edişimizi, yukarıda işaret ettiğim konuyu çalışmadan önce, enigmatik bir fenomen olarak görüyordum doğrusu. Söz konusu araştırma sürecinde edindiğim farkındalık sonrasında ise, bu halin enigmatik falan olmadığı dank etti artık kafama. Bunun iki belirgin sebebi vardı: 1-TTF'nun yukarıda işaret ettiğim argümantasyonun nispet - iddia - imâ ettiği o 
pragmatik, eklektik ve senkretik yapısı / mahiyeti; 2-
ilerleyen satırlarda paylaşacağım bir anekdot üzerinden yapacağım rasyonalizasyon / teorizasyon çabasının işaret ettiği obskürantizm temelinde yürütülen sistemli bir karartma, perdeleme ve engelleme faaliyetleri toplamının oluşturduğu bir algı operasyonun etkili oluşu (ii). Okunulmakta olan satırların ele geçirmeyi hedeflediği 'Kutsal Kâse'; potansiyel okurunu, TTF'nun, enigmatik gibi durmasına karşın, öyle olmadığını ispata çalışacağım 'popüler eşcinseller karşısındaki müsamahakâr tutumu / duruşu'nun nedenine dair olan (yukarıda ana hatlarına vurgu yapılan) tezlere olabildiğinde ikna edebilmektir.

2 - Kadınımız bile maço

Öncelikle malûmu ilâm ediyorum: erkek egemen (maço, maskülenist, pederşâhi, patriyarkal) bir toplum olduğumuzun inkâr edilemez bir vakıa olduğuna işaret etmek, bu metnin kuşatmaya çalışacağı merkezi sorunsalı mercek altına almak bakımından, 'sine qua non (olmazsa olmaz)' bir tespittir. 

Yusuf Franko Paşa’nın karikatür defterinin serencamı

yusuf franko paşa ile ilgili görsel sonucu
Yusuf Franko Bey'in karikatür albümünün Ömer Koç koleksiyonunda yer alan orijinali.

i - Dünyanın en büyük koleksiyonlarından Ömer Koç arşivi

Ömer Koç, büyük hissedarı ve tepe yöneticisi olduğu Koç Holding’e bağlı kurumlar tarafından gerçekleştirilen sergi, yayın, panel ve benzeri kültürel etkinlikler üzerinden, sadece Türkiye’nin değil, dünyanın da en önemli kitap, efemera, harita, gravür, resim koleksiyonlarından olan şahsi arşivinin çeşitli unsurlarını toplumla, paylaşır insanlıkla.

yusuf franko paşa ile ilgili görsel sonucu
Vehbi Koç Vakfı yayını olan Yusuf Franko
Bey'le ilgili araştırma kitabı.
Vehbi Koç Vakfı’nın Ekim 2016’da bastığı ve özel ambalajında bir set halinde birlikte satışa sunduğu iki kitap, akabinde, bu kitaplar temelinde 2017’de yapılan bir sergi ve panel, söz konusu kültürel faaliyetlerin yakın zamanda hayatımızı zenginleştiren örneklerindendi. Türk karikatür ve grafik sanatlar tarihinin karanlıkta kalan önemli bir sayfasını aydınlatan mezkûr kitapların künye bilgileri şöyledir:

1 - Youssouf Bey – The Charged Portraits of Fin-de-Siecle Pera – Ömer M. Koç Collection, İngilizce, ‘Yusuf Franko’nun İnsanları: Bir Osmanlı Bürokratının Karikatürleri’ başlığıyla Koç Üniversitesi Anadolu Medeniyetleri Araştırma Merkezi'nde (ANAMED) Ocak – Haziran 2017’de döneminde gerçekleştirilen serginin katalogu, Küratör – editör: Bahattin Öztuncay, yazarlar: Bahattin Öztuncay – Sinan Kuneralp – Guillaume Doizy – K. Mehmet Kentel, Vehbi Koç Vakfı Yayını, İstanbul, Aralık 2016, 120 sayfa (metin içinde 120’den fazla renkli ve s-b görsel vardır), orijinal hard cover’ında.

2 - Youssouf, Types et Charges 1884, tıpkı basım, 104 sayfa (124 renkli ve s-b karikatür 84 çerçevede birleştirilmiştir), 36.5 x 28.5 cm ebatlarında; Vehbi Koç Vakfı yayını, December 2016, Yusuf Franco Paşa’nın karikatürlerini içeren ve orijinalı Ömer Koç koleksiyonunda olan defterin tıpkı basımı 500 adet yapılmış olup, her nüshası hard cover kapak içlerinde numaralı sertifikalar taşımaktadır.

Koleksiyonerlerin şimdiden gözdesi haline gelen bu setin kaynağı olan eserin, Yusuf Franco Paşa’nın karikatür defterinin tıpkı basımının, Ömer Koç’un, hak edilmiş bir küresel şöhret sahibi olan koleksiyonuna katılmasının, bir dedektiflik filminin senaryosunu aratmayan, fevkalâde enteresan, bir o kadar da heyecanlı bir hikâyesi vardır.

ii - Lübnan’da başladı bu hikâye

1907 - 1912 döneminde Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı (Osmanlı İmparatorluğu’nun Lübnan’daki Hristiyan ahalisini yöneten pozisyon) ve 25 Şubat 1922 – 4 Mart 1922 arasında sadece 8 günlüğüne de olsa, Hariciye Nazırlığı yapmış Osmanlı tebâsından Katolik bir Rum olan Yusuf Franko Paşa (Franko Kusa Bey, 1855 – 1933), diğer birçok meziyetlerinin yanı sıra, (bize bıraktığı defteri sayesinde anladığımız kadarıyla), mükemmel de bir ressam ve karikatüristti. Sadece tiyatro tarihimizin değil, sahne sanatları diye tarif ve tavsif edilen çok sayıdaki diğer disiplinlerin de ülkemizdeki milâdı mahiyetindeki faaliyetlere imza atmış o ünlü ve avangart sanat yuvası, Pera'daki Naum Tiyatrosu’nun müessisi ve sahibi olan Michel Naum’la da uzaktan hısım olan Yusuf bey'in zikrettiğim Cebel-i Lübnan Mutasarrıflığı, onun üst düzey Osmanlı Bürokrasisindeki en kayda değer vazifesi ve en yoğun dönemiydi. 

Bu metnin kimi muhataplarınca, eriştiğim kaynaklarda altını çizeceğim hususu destekleyen bir bulguya rastlayamadığım, sadece ön sezi düzeyinde bir kavrayışla dillendirdiğim için 'müellif bu tespitiyle spekülatif davranmış!' şeklinde değerlendirebilecek bir argümantasyon yapıyorum: Mondros Mütarekesine müteakip Enver, Talât ve Cemal Paşalar başta olmak üzere, İttihad-ü Terakki'nin bir çok önder kadrosunun İstanbul dışına kaçtığı yıllarda Lübnan'da oluşu sayesinde; başta Payitaht olmak üzere, Osmanlı İmparatorluğu'nun önemli merkezlerinde rejim aleyhine oluşan atmosferin beslediği reaksiyoner hamlelerden kurtulduğunu varsaydığım Yusuf Franko Bey'in astroloji haritasındaki yükselen yıldızı çok olumlu olmalı ki, devrilen rejimin, Enver Paşa iktidarının bürokrasisinde üst mevkilerden birisindeyken, yerine gelen yeni idare tarafından da çok önemli bir mevkiye, Hariciye Nazırlığı'na getirilmişti.
yusuf franko paşa ile ilgili görsel sonucu
Yusuf Franko Bey'in yaptığı 124 karikatürün en ilginci, eserlerinin başına açabileceği belâları hicvettiği bu çalışması olsa gerektir. Düşünce ve ifade hürriyeti üzerinden yapılmış sıkı bir dönem eleştirisidir bu.
Döneminin tanıdığı yerli ve yabancı neredeyse bütün önemli eşhasının 13 yıl boyunca (1884 – 1896) çok başarılı karikatürlerini çizen ve fakat bunların bir tanesini bile yayınla(t)mayan sanatçı, eserlerini içeren defterinin son (final) karikatüründe, kendisini, hicvettiği önemli şahısların ortasına kurulmuş bir darağacında asılmış olarak resmetmek suretiyle, bir taraftan, 1877 – 1908 döneminde Osmanlı matbuatında gülmece, yergi ve karikatüre izin vermeyen 'zamanın ruhu'na referans verirken; diğer yandan da, eleştiri dozu yüksek retrospektifini yayınlamaktan imtina etmemesi halinde, bunun başına açabileceği gaileleri, bunların en vahim olanını resmederek, hicvetmekten de geri durmamıştı. 

iii - Yusuf Bey resim eğitimini kimden aldı?


Türk resim tarihine dair okumalar yapıldığında, bu satırların yazarının Müşir Arif Mehmed Paşa'nın retrospektifine işaret eden araştırması hariçte tutulduğunda, 
Batılı anlamda 
figüratif Türk resminin milâdı olarak Osman Hamdi Bey'e işaret edilmesi hususunda umumi bir mutabakat olduğunu görürsünüz. Öte yandan, Yusuf Franko Paşa'nın bu metinde mercek altına alınan defterindeki 124 deseni, onun müktesebatının; gerek tiplemelerdeki gerçeklik duygusu, gerek bu animasyonların asıllarıyla olan benzerlikleri, gerek art alanların zenginliği ve sağlamlığı ve gerekse de (belki de en önemlisi) perspektifin mükemmel bir üslûpla kullanılması gibi birçok teknik, estetik ve plastik kriter bakımından, figüratif Türk resminde önemli bir dönemece işaret ettiğini koymaktadır ortaya. 

Osmanlı İmparatorluğu'nda üst düzey bürokratlık ve devlet adamlığı yapmış, dönemin İstanbul'unda, özellikle de Pera'daki sosyal etkinliklerin değişmez aktörlerinden birisi haline gelmiş olan Yusuf Franko Bey'in, bunca meşgalesi içerisinde (retrospektifinin elimize geçen defterden fazla olma ihtimali göz ardı edilmemelidir) bunca resmi yapması şayan-ı takdirdir. Argümantasyonun tam da burasında 'Yusuf Bey resim eğitimini hangi okuldan, atölyeden ya da hocadan almıştır?' sorusu bütün yakıcılığı ve ağırlığıyla belirivermektedir muhayyelemizin kıvrımlarında, mutasavveremizin koridorlarında. Maatteessüf muhterem kârim, yaptığım onca okumaya ve araştırmaya karşın, buna dair en ufacıcık bir bilgi kırıntısına dahi erişmeye muvaffak olamadım. Lâkin, bu sorunun peşini de bırakmış değilim. Bu zorunlu parantez içi malûmata müteakip, imdi, söz konusu albümün serüveninin izini sürmeye devam ediyoruz.

iv - 135 dolara yurdundan koparıldı

(iran, afganistan, hindistan, nepal, burma, kamboçya, vietnam, endonezya, japonya, abd, kanada, izlanda)ikatür albümü sanatçı ölene kadar onun özel arşivinde saklanmış, akabinde ailesi tarafından (c. 1930'ların sonu - 1940'ları başı gibi) bir halı tüccarına satılmıştı. 1957’de, o sırada Abadan, İran’da vazifeli olan ABD Dışişleri’nin çiçeği burnunda mensubu Herbert Brooks Walker II (Brooklyn, New York, 1927 - ?) ve eşi Joan Allen Walker, ilk tatillerini geçirmek için İstanbul’a gelir ve halı almak için Kapalıçarşı’ya, söz konusu tüccarın dükkânına giderler. H. B. Walker II’ın sanata aşina gözleri, eşi kendisine gösterilen halıları incelerken, dükkândaki kalın ciltli bir kitaba kilitlenir. Onu incelediğinde, Osmanlı İmparatorluğuna dair önemli bir eserle karşı karşıya olduğunu anlar; dükkân sahibiyle kıran kırana bir pazarlığa başlar ve nihayet anlaşmayı başarır. Tarafların (o günün parasıyla) 135 $’da anlaştıkları bu şifahi akite göre, alıcı, üzerinde o kadar nakit olmadığı için, ödemeyi çekle yaparak albümün sahibi olur. Böylece, Yusuf Franko Paşa’nın paha biçilemez albümü tamamlandıktan tam 61 yıl sonra ‘Evi’ni, İstanbul ve Türkiye’yi terk etmiş ve 59 yıl sürecek (İran, Afganistan, Hindistan, Nepal, Burma, Kamboçya, Vietnam, Endonezya, Japonya, ABD, Kanada ve İzlanda'yı kapsayan)
kıtalararası çok uzun bir yolculuğun ilk adımını atmıştı.

v - Yusuf Bey Albümü’nün başından ABD’de neler geçti?

Albümü koleksiyonuna kattıktan sonra, hakkında ayrıntılı bilgiye erişmek ve onu sanat çevrelerine tanıtmak adına temaslar yapan H. B. Walker II (aynı zamanda sanat eserleri koleksiyoneri ve Fairlee, Vermont’taki özel Walker Museum’un kurucusu ve sahibidir), 1960’ların ilk yarısında ilişkiye geçtiği NY’taki American Heritage ve Columbia University sayesinde bu amacına erişir. Uluslararası sanat camiasında Yusuf Bey Albümü’ne yönelik, sınırlı da olsa, ilgili uyandıran ilk özenli ve önemli yazının yayınlanması mezkûr temasların meyvesidir (söz konusu makale için bknz. Wendy Buehr, ‘The World of Yusuf Bey,…’. Horizon, vol. VIII (no. 3), Summer1966).

Walker Museum’un sağladığı Yusuf Bey Albümü fotoğraflarıyla, H. B. Walker’la bahse konu albüm hakkında görüşen ilk uzmanlardan olan Yakın Doğu - Orta Doğu, Araplar – Yahudiler – Osmanlı İmparatorluğu hakkındaki araştırma ve kitaplarıyla tanınmış Columbia University’nin küresel şöhret sahibi Tarih Profesörü Jacop Coleman Hurewitz’in (1915 – 2008) sağladığı informatif malzemeye dayanan makale Türkiye’deki karikatür ve kültür tarihçileri arasında lâyık olduğu ilgiyi ne yazık ki uyandıramamıştı. Sadece Hıfzı Topuz, o da, Prof. Hurewitz’i Yusuf Bey Albümü’nü (İstanbul’daki bir sahaftan) satın alan kişi olarak lanse ederek büyük bir yanlışa imza attığı makalesinde (bknz. ‘Yusuf Franko Paşa’nın 19. Yüzyılda çizdiği karikatürler yeni keşfedildi’, Milliyet Sanat Dergisi, sayı 221, 4 Mart 1977, s. 18 – 20, 33) yer vermişti konuya.

vi - Yusuf Franko albümü ilk kez müzayedeye çıkıyor

ABD Dişişleri Bakanlığı adına Asya’daki mesaisi 1960’larda sona eren ve Vermont’a dönen H. B. Walker II, epeydir topladığı sanat eserlerini sergilemek için, oğlu Brooks’un ‘küçük Simithsonian’ dediği Wolker Museum’u kurar. Yusuf Bey Albümü, enteresandır, aile kendisini onca önemsemesine karşın, 1970’lerde kapanan bu müzede hiç sergilenmez; Noel Walker’ın ifadesiyle: ‘bir yastık yüzünün içinde muhafaza edilmiş halde, annesinin yatağının altında saklanır’. H. B. Walker II’ın mirasçıları olan çocukları Noel G. Walker ve Brooks Walker, babalarının ardından, albümün akıbeti hakkında söz sahibi olmuşlardı. ‘İlk kuşak yapar, ikinci kuşak satar’ ilkesi hükmünü icra etmiş, Walker kardeşler Yusuf Franco’nun orijinal defterini elden çıkarmak için teşebbüslere girişmişti. Bunun bir nişanesi olarak albüm, Sotheby’s’in 17 Ekim 1997’de Londra’da düzenlediği ‘The Turkish Sale’in katalogunda boy gösterir.

Walker Kardeşler, bu müzayedede satılamayan albümü 9 yıl sonra (2016) yeniden satmaya teşebbüs eder. Bu seferki alıcı dünya çapında ünlü bir müzedir: Aga Khan Museum of Toronto. Söz konusu müze kendilerine sunulan albümün değerini takdir etmiş, ancak, önceden plânlanmış kısa ve orta vadeli programlarında ona uygun bir yer açamayacaklarını görerek, albümü koleksiyonlarına katmamışlardır. Yusuf Bey Albümü’nün Aga Khan Museum yönetimi ve uzmanları tarafından incelenmesi sürecinin, Ömer Koç Koleksiyonu’ndan sağlanan malzemelerle 2016 Ocak – Haziran periyodunda, söz konusu kurumda gerçekleştirilen ve eş-küratörlüklerini Bahattin Öztuncay ile Filiz Çakır Philipp’in yaptıkları ‘A city Transformed: Images of Istanbul Then and Now’ sergisiyle çakışması, bahse konu albümün el değiştirerek yeniden vatanına dönmesi sağlayan stratejik bir tesadüf olmuştu.
Ömer Koç, yukarıda zikredilen serginin açılışında yaptığı konuşma sırasında.
vii - Albüm Ömer Koç Koleksiyonu’na katılıyor

F. Ç. Philipp’in B. Öztuncay’a tanıtarak incelemesine sunduğu ve Ömer Koç Koleksiyonu için alınmasını önerdiği albüm muhatabında büyük bir heyecana yol açmış, hemen akabinde de Öztuncay, Ömer Koç'tan aldığı yetki zemininde, Walker Ailesiyle pazarlığa girişmişti. Bu görüşmeden (Walker Kardeşlerin istediği çok yüksek fiyat yüzünden) sonuç alınamayınca B. Öztuncay İstanbul’a dönmüş ve ‘albümün, her iki taraf için de makul ve adil olan fiyatı ne olabilir?’ sorusunun cevabını aramaya koyulmuştu. Bu araştırma neticesinde Öztuncay, mezkûr defterin 1997’de Sotheby’s’de yaşadığı başarısız müzayede deneyimini öğrenmiş ve sahipleriyle sürdürdükleri görüşmede bu realiteyi baz almaya başlamıştı. Nihayet fiyat hususunda anlaşan taraflar, satış işleminin tamamlanması için yeniden bir araya gelme kararı almıştı. Albümün el değiştirdiği adres İzlanda’nın başkenti Reykjavik olacaktı. Zîra, Walker Kardeşler adına karar alıcı durumda olan Brooks Walker, orada fotoğrafçılık ve yerel müze yöneticiliği yapmaktaydı. Nihayet 23 Mart 2016’da Ömer Koç Koleksiyonu için satın alınan eser, aksiyon filmlerindekileri aratmayan nefes nefese bir seyahatle, bir gün sonra yapılan yaş günü partisinde, Bahattin Öztuncay tarafından Ömer Koç’a (24 Mart 1962) ‘DOĞUM GÜNÜ HEDİYESİ’ olarak teslim edilmiştir.
Bahattin Öztuncay
Bahattin Öztuncay


Akabinde ANAMED’de düzenlenen sergi, panel ve müzayedemize konu yayınlarla Yusuf Franko Paşa Türkiye’ye ve dünyaya ayrıntılı olarak tanıtılmıştır. 

viii - Koleksiyonerlerin gözdesi oldu

Bu metin boyunca bütün veçheleriyle - cepheleriyle mercek altına alınarak tanıtılmaya çalışılan iki kitaplık bu setin baskı sayısı nispeten yüksek olan Youssouf Bey – The Charged Portraits of Fin-de-Siecle Pera – Ömer M. Koç Collection başlıklı olanını çeşitli kanallar üzerinden 60 Lira civarında bir bedelle temin etmek mümkünken; 500 adet basılan ve her nüshası numaralı olan tıpkı basım 'Youssouf' Nadir Kitap'ta 1,000 Lira'dan, AbeBooks ve Bookfinder gibi dünyanın en çok ziyaret edilen kitap satış portallarında 320 $'dan başlayan bedellerle satışa sunulmaktadır. Her iki eseri de özel kutusunda ve set halinde 480 Liradan, hem de 5 taksitle, Yapı Kredi Yayınlarının Beyoğlu'ndaki satış noktasından alan bu satırların yazarı, kendisini bu bakımdan epeyce şanslı hissetmektedir. 

Türk karikatür tarihi, son dönem Osmanlı Kozmosu; özellikle de azınlıkların, levantenlerin, yabancı misyon mensuplarının, yüksek bürokrasinin, zengin tüccarların, bankerlerin, sanatçıların sosyal yaşamı, uluslararası ilişkiler, İstanbul ve bilhassa Pera / Beyoğlu'nun kültürel dokusu ve sosyo-politik halleri hakkında hazine değerindeki informasyonla, enteresan ve yer yer de büyüleyici alt metinlerle dolu olan tıpkı basım albüm Youssouf'un baskısının Mart ayında tükenmesi, ikinci baskısının ne zaman yapılacağının cevabının ise, kelimenin hakiki manasıyla, 'Allah bilir!' kipinde olması yüzünden oldu bu hızlı fiyat artışı.

Burada altı çizilen, ya da, yer darlığından dolayı, yeterince değinilemeyen diğer bir çok hususiyeti bakımdan hem araştırmacıların ve hem de koleksiyonerlerin ilgileneceği türden bir yüzük taşı olan tıpkı basım albüm Youssouf'un fiyatının, önümüzdeki yıllarda daha da yükseleceğini, yapılacak müzayedelerde kayda değer bedellerle el değiştirmeye namzet eserlerin arasına adını yazdıracağını söylemenin isabetli bir projeksiyon olduğunu düşünüyorum. 

Ne demişlerdi kitabiyat Kozmosunun büyükleri, üstatları, namlı bibliyofiller, hatırlayalım: 

'Yeni eseri çıktığında, eskisini ise bulduğunda alacaksın!'

Youssouf'un tıpkı basımının fiyat gelişimini nazarı dikkate aldığımda, 'kitabiyat âleminin kanaat önderlerinin bu kabil sözlerini dinlemekte faide mülâhaza ediyorum' demenin manalı bir final olduğuna işaret ediyor ve okunulan satırları bu şekilde itmam ediyorum muhterem kârim. 

Türkçede at temalı kitaplar


yoldaşımız at ile ilgili görsel sonucuat'a senfoni ile ilgili görsel sonucutürk kültüründe at ve çağdaş atçılık emine gürsoy naskali ile ilgili görsel sonucu

0 - Medhal

Türklerin hayatında, binlerce yıllık bir süreç boyunca, merkezi bir rol işgal etmiş olmasına karşın, atla ilgili ciddi tercüme ve telif eserlerden oluşan Türkçe külliyatın son derecede cılız olması doğrusu düşündürücüdür. Bu eserlerin çok önemli bir bölümünün Türkiye Jokey Kulübü tarafından basılması, onlara erişim noktasında ciddi bir handikap oluşturmaktadır. Zirâ, söz konusu kurumun eserlerini kitapçılarda bulmak çok zordur. Bunları ya sahaflardan, ya da internet üzerinden satış yapan bazı portallardan temin etmek zorundasınız. Takip eden satırlarda, at ile insan arasındaki binlerce yıllık ilişkiyi çeşitli cephelerden ve başarılı bir şekilde ele alan eserlerin en kayda değer olanlarını mercek altına alacağız.

1 – Yoldaşımız At

Kudret Emiroğlu ve Ahmet Yüksel tarafından yazılan, fotoğrafları ise Ümit Uzmay ile, fotoğraf sanatımızın yaşayan efsanesi Ara Güler’e ait olan eser 2002’de Yapı ve Kredi Yayınları etiketiyle almıştı kitapçı raflarındaki yerini. Takip eden yıllarda, sonuncusu genişletilmiş edisyon olmak üzere, yeni baskıları yapılan kitabın, ne yazık ki, baskısı tükendi. Bazı sahaflarla ve Nadir Kitap portalında satış yapan kimi ikinci elcilerin sanal dükkânlarında bulabileceği eserin yeni baskısının yapılmasını beklemekte meraklısı.
Bu eser tam bir ‘at ansiklopedisi’, ya da ‘at salnamesi’; öyle ki, atın milyonlarca yıl önceki atalarından başlayan macerası, 5,500 yıl önceye giden evcilleştirilmesi, Anadolu’ya intikali, Anadolu insanlarıyla kurduğu ilişkiler, Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde insanımızın atla kurduğu o derin ve köklü ünsiyet ve rabıta, İstiklâl Harbi’nde atın yeri, erkeklik kültürüyle atın nasıl birbirlerini tamamladıkları, ata dair inanışlar, at ırkları ve soyları, Cumhuriyet döneminde ata verilen önem, fenni usullerle at yetiştirilmesine yeni rejimin verdiği destek, mitolojiler, destanlar ve dillerde kendisine yer bulmuş atla ilgili inanışlar, söylenceler, hikâyeler, deyişler ve sözcükler, atla yapılan sporların binlerce yıllık tarihi gibi çok geniş bir entervale yayılan konular meraklı ve yeni bilgilerle ve belgelerle desteklenerek okuyucuyla paylaşılmış. Bazıları duayen sanatçı Ara Güler’e ait olan fotoğraflarının okurunda görsel bir şölene muhatap olduğu izlenimi uyandırması kitabın göz ardı edilemeyecek bir artısı. Meraklısının ne yapıp edip edinmesi gereken temel bir referans eser bu.

2 – Osmanlı’dan Cumhuriyet’e At Sevdası:

Belgeselci Nebil Özgentürk’ün Türkiye Jokey Kulübü için 2016’da çektiği dokümanter filmin kitabı olan eser 2016’da Türkiye Jokey Kulübü tarafından yayınlandı. Belgesel gibi kitabın da arkasında da Nebil Özgentürk var. Osmanlı İmparatorluğu’ndan günümüze kadar at ile insanımızın ilişkisini ele alan eser, uzak ve yakın atalarımızın atı ne denli çok sevdiklerini, atın o dönemin insanlarının hayatında nasıl da merkezi bir yeri olduğunu ortaya koymakta. Çok sayıda görselden oluşan 110 sayfalık eser bu niteliğiyle belgesel bir film tadı bırakmakta izleyeninde. Bu kitabı ‘Osmanlı döneminde at, günümüz insanının hayatında futbol ve televizyonun sahip olduğu ağırlığa sahipmiş neredeyse’ şeklinde özetlemek mümkün.

3 – At’a senfoni:

Necip Fazıl Kısakürek’in at sevgisinin tarihsel bir icmali ve destansı, felsefi ve şiirsel bir ifadesi olan eserin ilk baskısı 1958 yılında Türkiye Jokey Kulübü tarafından yapıldı. ‘Çok satan (best seller)’ değil, ‘uzun süre çok satan (long seller)’ olan eserin halen hem Büyük Doğu ve hem de Türkiye Jokey Kulübü tarafından yapılmış baskılarını piyasada bulmak mümkün. Koleksiyonerler ise, normalden biraz daha ödeme yapmayı göze aldıklarında, kitabın 1958’de yapılmış ilk baskısını sahaflarda ve Nadir Kitap’ta bulabilirler.
Sadece Türk fikir hayatında değil, dünya düşünce tarihinin genelinde de bu nitelikte olan bir başka kitaba tesadüf etmek gerçekten çok zordur, hatta imkânsızdır. Zirâ, bir kültürün, bir inancın, bir milletin ve bir medeniyet havzasının, binlerce yıldır derin bir dostluk ilişkisi geliştirdiği bir hayvan hakkındaki görüşlerinin hem epik bir retorikle, hem de felsefi ve psikolojik bir derinlikle dillendirildiği eserin benzerinin yazılabilmesi için, söz konusu hayvanı en az Necip Fazıl Kısakürek kadar seven bir dâhinin bu işe soyunması şarttır. Bunun gerçekleşmesinin ise çok da kolay olmadığı hakkında bu satırların okurları ile yazarı arasında ciddi bir itilaf olmayacağını düşünüyorum. Mercek altına aldığımız eserin ortaya çıkışının  enteresan da bir hikâyesi vardır. Bu süreci, o döneme dair tanıklarını, anılarını paylaşmış çok sayıda Babıali emekçisinin satırlarından hareketle özetleyelim:
Yazar, tövbe ederek hayatını radikal bir şekilde değiştirdiği dönem (1970’lerin ikinci yarısı) öncesinde lüks bir hayat yaşamaya, kumara ve at yarışlarına meraklıymış. Kitaplarının ve yazılarının telif ücretleri bu nitelikteki bir yaşamı devam ettirebilmesi için çok yetersiz olduğundan, araya soktuğu hatırlı kişilerin kefaletiyle Kısakürek, 1950’lerin ikinci yarısında, Türkiye İş Bankası’ndan yekûnu sürekli kabararak 30,000 liraya varan bir dizi kredi çekmiş. En nihayet, bankanın efsanevi müdürü ve de yazarın da yakın dostu olan (İş Bankası’ndan emekli olduktan sonra 1960’ların başında Akbank Yönetim Kurulu Başkanı, 1969’da Adalet Partisinden milletvekili ve ardından da Ticaret Bakanı olan) Ahmet Dallı, Kısakürek’le bir görüşme yapmış ve kabaran borcu için bir formül üretmiş. Buna göre Kısakürek atlarla ilgili bir kitap yazacak, Ahmet Dallı da bu eserin Türkiye Jokey Kulübü tarafından basılmasını sağlayacakmış. Nihayetinde bu Proje realize olmuş, Necip Fazıl Kısakürek, (30,000 lirası banka borcunu kapatmak ve kalanı da hayatını idame ettirmesi için olmak üzere) 33,000 lira telif ücreti karşılığında ‘At’a Senfoni’yi yazmış.
Kitaptan minicik bir buklet: ‘At'a Senfoni" yahut Atın Romanı... Tarihi, felsefesi, her şeyi içinde...İnsanı doktorluk kitaplarından, teşrih ve fizyoloji yapraklarından ne kadar anlamak kabilse, atı da baytarlık, yetiştiricilik, idman vesaire, fen cephelerinden o nispette kavramak mümkün olduğuna göre, eserimde kuru teknik taraf mevcut değildir. Olan, bütün manası ve bu mananın insan elinde kullanılış şekliyle ve bütün romaniyle at...’
Atla ilgili okumalar yapmak istiyorsanız, bu kitapla başlamanız hususunda musrırım muhterem kârim.

4 – Türk Kültüründe At ve Çağdaş Atçılık:
Emine Gürsoy-Naskali’nin yazdığı eser 1995 yılında Türkiye Jokey Kulübü tarafından basılmış. Oldukça kapsamlı (381 sayfa) ve bol görselli olan kitap Türklerin Orta Asya’dan günümüze kadar atla olan beraberliklerini nerdeyse bütün boyutlarıyla ele almakta. Ciddi bir emeğin ürünü olduğu anlaşılan çalışmanın içeriği görsellerinin yarattığı tesirle güçlenmekte.
5 – Çıkıştan Varışa:
Kapağında isminin altında ‘Atları ve At Yarışlarını Sevenler İçin’ ifadesinin yer aldığı eseri Felix Jules Portefin yazmış, Türkiye Jokey Kulübü tarafından 2015’de basılmış. Günümüzde yüzlerce milyar dolarlık bir sektör haline gelen at yarışlarını, tarihsel sürekliliği içerisinde, aktaran kitap, bir atın yarış kazanması için neler yapılması gerektiğini detaylı ve teknik bir şekilde ele almakta. Söz konusu içeriğe erişmek ve öğrenmek isteyenler için gerçek bir başvuru kaynağı niteliğinde.
6 – Benim Atım:
Sinan Özbek’in derlediği kitap 2015’de Türkiye Jokey Kulübü tarafından basılmış. Çok kapsamlı olan eserin içeriğini oluşturan atın gelişimi, at yetiştiriciliği, atın beslenmesi ve atın antre edilmesi gibi konuların oldukça teknik bir zeminde ve ayrıntılı olarak işlendiğini söyleyebiliriz. Bu durum, altı çizili hususlarda okuma yapmak isteyenler için kitabı gerçek bir referans eser haline getirmekte.
7 – Atlar, Eski Günlerden Bugünlere:
Semiral Bilbaşar’ın yazdığı ve 2014’de Türkiye Jokey Kulübü tarafından basılan bu kitap 150 sayfalık mütevazi bir hacimle oldukça iddialı ve önemli bir misyonu gerçekleştirmeyi başarmış doğrusu: Atlarla insanların binlerce yıla sâri berberlik ve işbirliklerinin özet bir icmalinin çıkarılması. ‘Çok vaktim yok, yüzlerce sayfa okuyamam; maksimum 150 sayfada azami bilgi elde etmek istiyorum’ diyenlerdenseniz şayet, bu özet ve fakat ‘ağyarını mani, efradını câmi’ eser tam size göredir diyebiliriz.


Macron, Sarı Yelekliler, Fransız Devrimi, Eugène Delacroix, Liberty Leading the People



Haftalardır, başta Paris olmak üzere, Fransa'yı sallayan halk ayaklanmasına damgasını vuran 'Sarı Yelekler Hareketi'nin Macron'a geri adım attırdığı ve akaryakıt zamlarının askıya alındığına dair haberlerin ajanslara düşmesinin ardından, yukarıdaki görsel sosyal medyada hızla yayılmaya başladı.

Söz konusu görseli paylaşanların 'Sarı Yelekliler Hareketi'nin 2. Fransız İhtilâli'ni gerçekleştirdiğine dair yorumlar yapmayı da ihmal etmedikleri gözlerden kaçmıyor. Bu yorumların dayandığı temel argüman, orijinalini aşağıya aldığım, Delacroix'ya ait olan resmin 1789 Fransız İhtilâli'nin zirvesi olan Paris halkının Bastille'i zapt etmesini resmettiği sanmalarıdır.

Acaba durum gerçekten de böyle midir?
Aşağıdaki resim gerçekten de 1789 Temmuz ayında Bastille Zindanı'nın zapt edilmesini mi temsil etmektedir?

2015 Nisan'ında paylaştığım aşağıdaki blogda, Dünya resim / sanat tarihinin bu en popüler 'doğru sanılan yanlış'ını düzeltmiştim. Güncel gelişmelerle yeniden aktüalize olan bu metne gelin birlikte göz atalım:





Türkiye'nin en kalabalık ve insan sirkülasyonun en yoğun olduğu lokasyonlarına, meselâ; İstanbul'da İstiklâl Caddesi'ne, Üsküdar Meydanı'na, Taksim Meydanı'na, Bağdat Caddesine, Aksaray meydanına, Kadıköy Meydanına, Bahariye Caddesine, Nişantaşı'na, Beyazıt Meydanına; İzmir'de Karşıyaka'ya, Kordon Boyu'na, Alsancak'a; Ankara'da Çankaya'ya, Karanfil Sokağa, Kızılay Meydanı'na, Ulus Meydanı'na gidip, yoldan geçen yurttaşlardan rastgele seçtiklerinize yukarıdaki resmi (http://www.eternels-eclairs.fr/images/peinture/tableaux/eugene-delacroix-HD/eugene-delacroix-liberte-guidant-le-peuple.jpggösterseniz ve onun neyi anlattığını sorsanız, alacağınız (konuya dair şu veya bu oranda bilgisi olanlarca verilmiş) cevapların ezici çoğunluğunun 'Bastille Zindanı'nın Parislilerce zaptı' argümanı etrafında şekillenmesi yüksek olasılıktır.

Oysa bu cevap yanlıştır!

At'ın insanlık tarihindeki yeri ve önemi


beautiful horses ile ilgili görsel sonucu
1 – Medeniyet kurucu bir unsur olarak at

Medeniyet tarihinin (sığır, koyun, keçi, köpek ile birlikte) en önemli hayvanlarından olan atın Türk milleti için daha da dominant ve merkezi bir unsur olduğu arkeolojik ve antropolojik bulgular ve tarihsel kayıtlarla sabittir. ‘At, avrat, pusat emanet edilmez’ atasözümüz, tarım temelli yerleşik medeniyet öncesi göçer Türk kavimlerinin bu hayvana biçtikleri hayati ve kritik rolü gözler önüne serer. Bazı kaynaklarda efsanevi Moğol Hükümdarı Cengiz Han’a, bazılarında ise büyük Hun (Türk) hakanı Attila’ya (Atilla) referans verilen ve atın endüstrileşmenin baskın olduğu 19. asra kadar olan binlerce yıllık süreçteki ehemmiyetine nispet eden ‘Sakın bir Çiviyi küçümseme; bir çivi bir nalı, bir nal bir atı, bir at bir komutanı, bir komutan bir orduyu, bir ordu bir ülkeyi kurtarır!’ sözü ‘Bir mıh bir nalı, bir nal bir atı kurtarır’ şeklinde girmiştir atasözlerimiz arasına. Hz. Muhammed’in Mirac’a çıkması sırasında kullandığı Burak isimli binek hayvanının insan yüzlü, kanatlı, küçük cüsseli ve ama pek kuvvetli ve hızlı bir at olduğuna inanılır. Antik Yunan Mitolojisindeki Pegasus (uçan at), kadim Çin ve Hind medeniyet havzaları üzerinden Yunan mitolojisine intikal eden Unicorn (tek boynuzlu), Hind mitolojisindeki at kafalı ve insan gövdeli Gandharvar ile, ondan esinlendiği düşünülen Grek mitolojisi figürü, kafası ve gövdesi insan, belden aşağısı ise at olan Sentor, atın medeniyet dediğimiz toplamın çeşitli katmanlarındaki tezahürlerinin hemen akla gelenlerindendir. Bazı medeniyet tarihçilerine göre, mesafeleri kısaltması, iletişimi hızlandırması, bilginin yayılma hızını arttırması ve kültürleri kaynaştırması yüzünden at, insanlığın gelişmesine en çok katkı sağlamış olan hayvandır. Burada özetle işaret edilen nitelikleri ve ilerleyen bölümlerde paylaşılacak diğer birçok hususiyeti yüzünden ‘at, göçebe ve tarım evrelerindeki medeniyetimizin kayda değer ve kanonik antitelerindendi’ şeklindeki bir tarif ve tavsif çabası, atın hakikatiyle tam manasıyla mutabıktır.

2 – Biyolojik, zoolojik, taksonomik ve morfolojik bakımdan at

At, otobur bir memeli olup hayvanlar aleminin Chordata şubesinin, tek tırnaklılar / toynaklılar takımının Atgiller (Equidae) familyasından geviş getirmeyen, evcil ve yabani türleri olan bir hayvandır. Erkeği aygır, dişisi kısrak, yavrusu tay, iğdiş edilmişi beygir şeklinde isimlendirilir. Arap, İngiliz, Çin, Ahal Teke, Midilli ve Belçika / Felemenk en önemli at türleridir. Bunlardan Midilli ve Arap ırklarının soy kütükleri net olarak bilinmemektedir. Geniş bir tırnakla çevrili olup toynak diye isimlendirilen üçüncü parmakları üzerine basarak yürürler. Kısraklar 15 yaşına kadar doğurabilir; gebelik periyodu 11 aydır ve her seferde tek tay yavrular. Atlar (ırktan ırka ve her ırkın da kendi içerisindeki alt türlere göre değişmek kaydıyla) çeşitli renklere ve desenlere sahiptirler. Atın rengine don adı verilir. Başlıca at donları: yağız (kara), al (kızıl-kahve, kırmızıya çalan at kestanesi), beyaz, doru (gövde kahverengi, yele, kuyruk ve ayakların uçları kara), kula (gövde koyu sarı, yele, kuyruk ve ayakların uçları kara), kır (koyu kıllarla karışık ak), boz (al don üzerine ak kıllar) ve ahreçtir (kıllar beyaz ve kırmızı, yele ile kuyruk siyah). İskeletindeki kemiklerin sayısı 224 olan at, yetişkin bir insanın sahip olduğu 206 kemikten 18 kemik fazlasına sahiptir. Ortalama olarak 25 – 30 yıl kadar süren bir ömre sahip olan at, ayakta uyumayı beceren, sadık, eğitilmeye açık, zeki ve özverili bir türdür. Diğerkâmlığı, binicisinin onu çatlayana / ölene değin koşturmasına izin verecek denli derin olan at, bu nitelikleri yüzünden binlerce yıl boyunca insanın hayvanlar alemindeki en yakın yardımcısı ve dostu olmuştur.
Ä°lgili resim
3 - Atı hangi ulus evcilleştirdi?

Atın evcilleştirilmesinin üzerinden kabaca 5,500 yıl geçtiği konusunda umumi bir konsensüs olmasına karşın, onu ilk evcilleştiren ulus hakkında tarihçi, antropolog, etnolog ve zoologların yaptıkları tartışmalar asırlar boyunca devam etmiştir. Bazı uzmanlar bu ulusun, İrani ya da Türki olduklarına dair teoriler olan, İskitler (Sakalar) olduğunu ileri sürerler. Öte yandan, bu halkın tarih sahnesine çıkmasının M.Ö. 1,000 yılına kadar ancak inebildiğine, bu yüzden de evcilleştirilmesi M.Ö. 3,500’e dayanan atın medeniyetin bir enstrümanı haline getirilmesinin İskitlerden daha önce tarih sahnesine çıkan, Türkler ya da Moğollar gibi, bir başka kavme mahsus olduğunu savunanların görüşleri bugün ağırlık kazanmıştır. Arkeolojik ve antropolojik bulgulara bakıldığında, Moğolların ilkin orman kavmi oldukları, bilâhare bozkır yaşamını seçtikleri, buna karşın Türklerin tarihlerinin başından beri bozkır (step) insanları olduğu anlaşılmaktadır. Bu durum Moğol boylarının atı ilk evcilleştiren ulus olduğu iddiasının altını boşaltmaktadır. Öte yandan, Asya’da Türki kavimlerin yaşadıkları bozkır karakterli coğrafyalarda tespit edilen Afanasyevo Kültürü (M.Ö. 2,500 – 1,700) ile onun gelişmesiyle oluşan Andronovo Kültür Çevresi (M.Ö. 1,700 – 1,200), göçebe – avcı – toplayıcı – talancı – hayvan besleyen – at merkezli eko-sistemlerdir. Buralarda atın günümüzden en az 5,000 yıl önce evcilleştirildiğine dair çok sayıda arkeolojik kanıt bulunmuştur. Örneğin Afanasyevo ve Andronovo kültür çevrelerinin parçası olan (Moğolistan – Kazakistan – Çin’in ortasında, Altay – Sayan Dağlarının Kuzeybatısında yer alan) Kapanda-Yüs bölgesinde yapılan kazılarda, M.Ö. 3,000 tarihlenen mezarlarda, ağızlarında demir gem izleri bulunan at iskeletlerine rastlanmıştır. Bununla birlikte, Ön Asya ve İndo-Germen kavimlerinin tarihlerinin mütekabil dönemlerinde atın önemli bir yeri olmadığı vakıası da göz önünde bulundurulduğunda, ‘atı kimler ehlileştirdi?’ sorusunun cevabı şeksiz, şüphesiz ve tereddütsüz olarak ‘Türkler’ şeklinde netleşmektedir.

4 – Bir büyük teknolojik sıçrama: tekerlekli araçlar ve at arabası

Tekerleğin icadı M.Ö. 3,500 yılına tarihlenir. Mucidi olan Sümerler, ahşaptan yaptıkları tekerlekli arabalara öküzleri koşmuşlardır. M.Ö. 2,000’de ilk defa atların arabalara koşulduğu görülür. Hem yük taşımakta ve hem de savaşlarda büyük bir teknolojik sıçrama, kapasite artışı ve verimlilik sağlayan at arabalarının Mezopotamya kökenli oluşu ‘atı evcilleştirenler Sümerler olabilir mi?’ sorusunu gündeme taşımışsa da, bu işin en az 1,000 – 1,500 yıl önce Asya steplerindeki göçer Türkler tarafından gerçekleştirildiğinin ispatlanması, olası bir polemiği daha başlangıcında boğmuştur. At arabaları Mezopotamya’dan Anadolu ve Pers ülkelerine, Mısır’dan Grek diyarına kadar bütün bir Levant Kozmosuna hızla yayılmıştır. Levanttan (Doğu Akdeniz medeniyet Kozmosu) sonra dünyanın diğer meskûn mahallerinde kullanılmaya başlanan at arabaları, günümüzün ileri teknolojili ulaştırma, taşımacılık ve iletişim araçlarının muadili olarak işlev görmüştür binlerce yıl boyunca. Öte yandan, Araplar dışındaki kavimlerin ata binmek konusunda çok da mahir olmamaları, atla bütünleşmiş bir hayat süren Türklerin ise at arabası imkânını hayatlarının parçası kılmakta oldukça yavaş davranmaları, üzerinde durulması gereken kimi nedenlere ve alt metinlere dayanıyor olsa gerektir.

5 - Türk ve at: ayrılması mümkün olmayan ikili

At, Türklerin ulaştırma, savaşma, ticaret, iletişim, yönetişim, diplomasi işlerindeki temel enstrümanı idi. Türklerle bir şekilde irtibat ve iltisak halindeki çeşitli ecnebi kanaat önderlerinin serdettikleri ‘Türklerde devlet, at üzerinde kurulmakta ve at üzerinde yönetilmekteydi’ ifadesi, mezkûr hayvanın ecdadımızın hayatındaki ağırlığına vurgu yapan nesnel bir tespittir.
Arkeolojik ve antropolojik kanıtlar ve kayıtlarla atlı / göçebe / bozkır kültürüne dair geçmişleri M.Ö 3,000 yılına kadar inen Türklerin, bu tarihten daha da önce, söz konusu yaşam tarzını seçmiş olabileceği ilim çevrelerinde dillendirilmektedir. Bozkırda (steplerde) sürdürülen at merkezli göçebe yaşam tarzının Türk tarzı olarak isimlendirilmesi, Türklerin atla olan birlikteliğinin gücünden ve derinliğinden beslenmektedir. Avcı – toplayıcı – talancı – göçer – konar toplumlar içinde hayvanları ilk evcilleştirenler, ata ilk binenler, diğer kavimleri ata binmek konusunda eğitenler Türkler olmuştur. Her ailenin oba denen çadırının kapısında sefere hazır eyerli iki at hazır bulunurdu. Göçebe Türklerin atla tanışması yürümeye başladıkları çağlarına tesadüf eder. Çocuklar 3 – 4 yaşlarında özel eyerli ata bindirilmeye başlanır. Bozkır Türkünün gündelik rutini bütünüyle at üzerinde cereyan eder. Ava çıkan, ya da düşmana sefer eden savaşçılar günlerce, bazen de haftalarca atın üzerinden (neredeyse hiç) inmeden yol alırlardı. Bu uzun süreli seferlerde yemek yemek, içmek, uyumak, iletişim kurmak, istişarede bulunmak, keşif yapmak, avlanmak, pusu kurmak, cenk etmek, zorunlu doğal ihtiyaçlarını gidermek, meyve toplamak gibi çok sayıda iş at sırtında gerçekleştirilirdi. Göçebe Türklerin takas ya da para temelli ticari faaliyetlerinin tamamı da at sırtında olurdu. Bu yüzden de yabancılar ‘diğerleri ata biner, Türkler ise at üstünde yaşar’ lâfını kullanmışlardır Türkleri tarif için.
Konar – göçer Türklerin yetişkin atlara verdikleri isimler arasında ‘at’, ‘yund’, ‘göçüt’ öne çıkmaktadır. Türkler her yaştan ve cinsten atı (aygır, beygir, kısrak, tay, kulun, arkun) ayırmaz, ‘yılkı’ dedikleri aynı sürü içinde toplarlardı. Göçer Türk boylarının en önemli zenginlik kaynakları sahip oldukları atlarıydı. Kız alıp verirken, savaş tazminatı alır ya da öderken, fidye alırken ya da öderken, ticarette takas yaparken kullandıkları temel ekonomik varlık atlarıydı. Bu yüzden de olabildiğince çok atı evcilleştirerek sürülerine katarlardı. Başta Arap, Bizans ve İran kaynakları olmak üzere, çeşitli kayıtlara ve tanıklara bakıldığında, birkaç yüz nüfuslu bir Türk oymağının bile binlerce, bazen on binlerce attan oluşan büyük sürüleri olduğu görülürdü. Her aile kendi özel damgasını atlarının sağrısına nakşeder, böylece hayvanların karışmasını engellemeye, ya da çalındığında bulunmasını kolaylaştırmaya çalışırlardı.  Binit (binek) ve savaş aracı olarak kullanılan atların dışında sürülerdeki hayvanların özel bir bakımı yoktu. Kısrakların kıymeti doğurdukları sağlıklı taylar kadar, göçer Türklerin milli ve spesifik içeceği olan kımız yapımında kullanılan süt verimleriyle ölçülürdü. Dini adakların yerine getirilmesi ve zorunlu haller dışında at kesmemeye özen gösteren Türkler keçi ve koyun eti ile beslenir; ancak, en çok da at etini ve yağını severlerdi. Buradaki enteresan bir zıtlığı dikkatlerinize sunarak tamamlıyorum bu bölümü: Ecdadımızın at etine yaklaşımı ile, bizlerin at eti karıştırılmış yiyeceklere verdiğimiz tepkilerin bu denli farklı olması, antropolog, etnolog ve sosyologların üzerinde düşünmeleri gereken bir husus olsa gerektir.
6 - At ve savaş sanatı

Atın 5,500 yıl önce ehlileştirilerek muharebelerde kullanılması, savaş endüstrisinde gerçekleştirilen en kayda değer ve radikal dönüşümlerdendi. Savaş arabası şeklinde modifiye ve dizayn edilmiş at arabasının devreye girmesiyle birlikte, 1900’lerin başına kadar sürecek olan 4,000 yıl boyunca, at merkezli oluşumlar dünya ordularının en etkili unsurları olmuştur. Muharebe sahasında savaş arabalarının yol açtığı sonuçlar, 1. Dünya Savaşı ile birlikte kullanılmaya başlanan zırhlı ve paletli araçlarla karşılaştırılabilecek kadar önemliydi. Enteresan olan husus şudur ki, Türkler, ata binmek ve atla muharebe etmek konularında gösterdikleri hüner ve elde ettikleri başarılarını, savaş arabaları sahasında sergilemek konusunda çok yavaş ve tutuk davranmışlardır. Hiç kuşkusuz spekülatif bir argümantasyon olacak, ancak tahayyül ve tasavvur dünyamıza, Kozmos’a fırlatılmış bir işaret fişeği misali de olsa, katılmasında fayda gördüğüm için, paylaşıyorum: şayet Türkler, ata binmek konusundaki hüner ve yaratıcılıklarını atlı savaş arabalarını geliştirmek konusunda da sergileselerdi, sadece harp tarihi değil, hem Türklerin ve hem de insanlığın umumi tarihi de daha farklı olabilirdi.

7 - Amerika’nın atla tanışması

Amerika’nın yerleşik halkının (yerliler / kızılderililer) bize intikal eden ilk izleri günümüzden 34,000 – 30,000 yıl öncelerine tarihlenmektedir. Aradaki büyük bir boşluktan sonra, 15,000 yıl öncesine tarihlenen başka insan izleri de bulunmuştur aynı coğrafyada. Bunların Asya’da yaşayan kavimlerin, uzun süreli kuraklıklardan sonra, donarak buzdan bir yola dönüşen Bering Boğazı üzerinden; ya da, buzul çağı yüzünden seviyesi çok alçalan denizin ortaya çıkmasına yol açtığı Beringia denen bir kıstak (iki coğrafya parçasını birleştiren ince, dar, boğaz şeklindeki oluşum) sayesinde, Alaska üzerinden Kuzey, orta ve Güney Amerika’ya yayıldıkları sanılmaktadır. Amerikan yerlilerinin kurdukları bilinen en parlak medeniyetler Meksika, Orta Amerika’nın tamamı, Venezuela, Ekvador, Kolombiya ve Peru’da hakim olan Olmek, Maya, İnka ve Azteklerdir. Aztek medeniyeti Hernan Cortes, İnkalar ise Francisco Pizarro Gonzále komutasındaki birkaç yüz asker, birkaç top, az sayıdaki atla yok edilmişlerdir. Maya uygarlığının çöküşü ise halâ gizemini korumaktadır. Amerika’nın iki kadim medeniyetinin, İnkalarla Azteklerin yıkılmasında iki unsur belirleyici olmuştur: İspanyol süvariler ve istilacıların Avrupa’dan getirdikleri çiçek vd hastalık mikropları. Aztek ve İnkalar, kafası ve gövdesi insan, gerisi at şeklinde tasvir edilen mitolojik varlıklar olan Sentor benzeri kötücül tanrılar tarafından yok edileceklerine inanıyorlardı. Daha önce hayatlarında hiç ata binmiş insan görmemiş olan İnkalar ve Aztekler, İspanyol süvarileri ile karşılaştıklarında, onları, inançlarının bir parçası olan o kötücül tanrılar sanmış ve paralize olmuşlardır. 10 milyon civarındaki Amerikan yerlisi, takip eden yıllarda, İspanyol istilacılar ya da onların taşıdıkları mikropların yol açtığı salgın hastalıklar tarafından yok edilecektir. Anlayacağınız, Amerika’nın ve onun yerlilerinin atla tanışması son derecede trajedik bir şekilde sonuçlanmıştır.

İspanyol sömürgeciler, Avrupa’dan getirdikleri atları Amerika’da çiftleştirerek çoğaltmışlardı. Bunlardan doğaya kaçanlar, Kuzey Amerika vahşi at ırkı olan Mustang’lerin ataları olmuştur. Amerikan yerlileri olan Kızılderililer, Mustang’leri evcilleştirerek bütün Kuzey Amerika’ya 300 yıl boyunca hakim olmuşlardır. Yeri gelmişken şunun da altını çizmek anlamlı olur: Kızılderililer; Türkler, Moğollar ve Araplarla birlikte, dünyanın ata en iyi binen milletlerindendir. Amerikan yerlilerinin çok kısa bir sürede dünyanın en iyi binicileri arasına girmesini, üstelik de bunu eyersiz gerçekleştirmelerini sağlayacak denli atla bütünleşerek yapmalarını sağlayan şey, Bering Boğazı üzerinden Amerika’ya göçen Orta Asya kavimlerinin soyundan gelmelerinden, bir diğer deyişle, Türklerle müşterek bir kök ataya sahip olmaları yüzünden olabilir pekâlâ. Sadece ABD’nin değil, Dünya’nın da en köklü ve büyük motorlu araç üreticilerinden Ford’un üretimine 1964’de başladığı ve halen de modellerini güncelleyerek üretimine devam ettiği efsanevi spor aracına bir Kızılderili ismi olan Mustang (tabiatın ortasındaki vahşi at) adını vermesi, Amerikalı beyazların, Kızılderililere yaptıkları kötülüklerden duydukları pişmanlığı yansıtıyor olabilir pekalâ.

8 – At arabası: fırsatlar ve tehditler

Tekerlekli arabalar, özellikle de at arabaları sayesinde her türlü malzeme, madenler, ham madde, yarı mamül ve malların, her çeşit haber ve informasyonun ve tabii ki, insanların (at arabalarından öncesine kıyasla) daha hızlı, daha büyük miktarlarda ve çok daha uzak mesafelere taşınması mümkün olmuştur. Bu sayede, aralarında, yürüyerek erişilmesi çok zaman alan uzak mesafeler olan medeniyet, inanç ve kültür havzaları birbirleriyle karşılaşmış, tanışmış ve bunların çeşitli özelliklerinin, dinamiklerinin, bileşenlerinin eklektik ya da senkretik bir araya gelişleri (recomposition) sayesinde hibrid, melez, kolaj karakterli yeni medeniyet, kültür ve inanç havzaları ortaya çıkmıştır. Bu durum M.Ö. 2,000 – M.S. 1,900 döneminin karakteristik özelliğidir. At arabalarının askeri sahadaki kullanımlarının sonuçlarına önceki bölümlerde değinildiğinden, o konuya burada girilmeyecektir. 19. Yüzyılın ikinci yarısında, nüfusu milyonu geçen kentler ortaya çıkmıştı. Bunların en belli başlıları New York, Londra, Paris, Pekin, Kanton, Viyana, Nanking, Delhi’ydi. Sanayi, ticaret, sağlık hizmetleri eğitim, devlet yönetimi, diploması ve turizmin merkezleri olan büyük kentlerin gündelik rutinleri, sayıları on binleri aşan at arabaları sayesinde yürütülebilmekteydi. Medeniyetin ilerlemesine büyük katkı sağlayan ve büyük kent yaşamının vazgeçilmez bir parçası olan at arabaları, işte tam da burada, bir büyük risk unsuru olarak çıkmaktalar karşımıza. Şehirlerin sokaklarında hizmet veren on binlerce arabanın atlarının, her gün kamusal alana bıraktıkları binlerce ton dışkı ile binlerce litre idrar, çok büyük bir çevre kirliliği ve sağlık sorunu yaratmaktaydı. Milyonluk kentlerin tamamında sokak ve caddelerin dayanılmaz derecede pis kokması kent sakinlerini canlarından bezdirmekteydi. Bu durum, havaların ısındığı bahar ve özellikle de yaz aylarında büsbütün çekilmez oluyor, büyük kentlerde bir türlü önü alınamayan tifo, tifüs ve dizanteri salgınları gelişiyordu. Belediyeler, halktan aldıkları vergilerin önemli bir kısmını bu hayvansal atıkların temizlenmesine harcıyorlardı. Fransa ve Almanya’da başlayıp, hemen akabinde de ABD’de çok hızlı bir şekilde gelişen motorlu araçlar endüstrisinin, yol açtığı onca hava kirliliğine ve neden olduğu çok sayıda ölümlü kazalara karşın, kısa bir zamanda büyük aşama kaydetmesinin, halkta çok hızlı bir karşılık bulmasının ve asırlardır medeniyetimize damgasını vuran atlı arabaların yerini inanılmaz bir süratle almasının ardında işte böyle bir mekanizma çalışmıştı.

9 - Dünyanın en meşhur 11 atı:

Burak: Hz. Muhammed’i, Miraç gecesi yaptığı yolculuk sırasında sırtında taşıyan katırdan küçük, merkepten büyük, beyaz bir uçan at, bazen de bir şahmerandır. Miraçname ve Siyer-i Nebi’lerdeki tasvirlerde insan suratlı ve kanatlı bir varlık şeklinde resmedilmiştir.

Kanthaka: Beyaz renkli ve 8 metre uzunluğunda olduğu rivayet edilen bu at Hind kralı Suddharna’nın oğlu prens Siddharta’ya aitti ve onun can yoldaşıydı. Prens dünya nimetlerinden el çekmeye ve saraydan ayrılıp ormanda derin düşünceye dalmaya karar verdi. Atına atladı, yardımcısı Canna ile birlikte Anoma nehrine vardı. Kanthaka bir sıçrayışta nehri aştı. Ardından Siddharta, Çanna’ya, Kanthaka’yı da alıp saraya dönmesini emretti. At, Siddharta gözden kaybolana kadar sahibine baktı; ardından derin bir yeise kapılarak aniden öldü. Efendisi ise o günden sonra artık Buda adıyla bilinecekti.
Bukefalos: Büyük İskender’in M.Ö. 355 – M.Ö. 326 döneminde yaşadığı sanılan atıdır. Dönemin en usta at eğitimcileri çaresiz kalınca, bizzat İskender tarafından eğitilen Bukefalos (Grekçe: öküz kafalı), çok iri, simsiyah ve koca kafalıydı. İskender yaşadığı sürece Bukefalos’a bindi ve imparatorluğunu onun sırtında kazandığı seri zaferlerle kurdu. Pers diyarının fethi sırasında düşmanın eline geçen atını vermemeleri halinde, bütün Pers İmparatorluğunu yakacağını ilân eden İskender, atını geri almış, bu arada da, dünyada en çok sevdiği varlığın Bukefalos olduğu anlaşılmıştı.
Incitatus: Roma İmparatorluğunun çılgın tiranı Caligula’nın (M.S. 37 – 41’de hüküm sürdü) atıydı. Tiran atını öyle çok seviyordu ki, Roma Senatörü ilân etti, yemine altın tozu serptirdi. Atın mermerden bir ahırı, fildişinden yemliği, su ve şarap içtiği altın kupası vardı. 41 yılında öldürülerek hükümdarlığı bitirilen Caligula, ömrü yetse atını tanrı ilân ettirmeye hazırlanıyordu.
Byerley Türk: Saf kan Arap atlarının soyunun dayandığı üç attan biri kabul edilen Byerley Türk 1688’deki Budin Muhasarasında yenilgiye uğrayan Osmanlı Ordusundan kalan ganimettendi. Günümüzde onlarca milyar dolara erişen dünya at yarışı endüstrisinin başlangıcının Byerley Türk’e dayandığı kabul edilir.
Komançi: Bir Mustang (Kuzey Amerika yabani atı) olan Komançi, ABD süvari birliklerine katıldıktan sonra önemli muharebelerin ön saflarında yer aldı. General Custer’in Amerikan yerlileri karşısında ağır bir yenilgiye uğradığı Litle Bighorn Muharebesinde (1876) yaralanarak gazi ünvanı alan Komançi, ABD ordusunun şehitlerinin simgesi kabul edilmiş, büyük saygı görmüş, öldükten sonra doldurularak Kansas Üniversitesi Doğal Tarih Müzesi’nde sergilenmeye başlamıştır.
Marengo: Mısır seferinde ele geçirdiği bu atı Napolyon Bonapart çok sevmiş, takip eden bütün savaşlarında ona binmişti. İmparatoriçe Josephine Napolyon’u kadınlardan çok, imparatorun aşırı bir tutkuyla bağlı olduğu, bu yüzden de yatak odasına astığı, Leonardo da Vinci’nin başyapıtı ve dünyanın en değerli sanat eseri olan Mona Lisa tablosunda ve atı Marengo’dan kıskandığı söylenir. Yenilip esir düştüğü Waterloo’da da imparatorun bindiği at, galipler tarafından alınan ganimet arasında, İngiltere’ye götürüldü; orada da ilgi gördü, iskeleti halen Sandhurst Askeri Akademisi Müzesi’nde sergilenmektedir.
Yakışıklı Jim Key: Dr. William Key'in (eski bir köleydi) eğittiği Jim Key güzelliği ve daha çok da zekâsıyla ün yapmıştı. Alfabenin harflerini tanıyan, sorulara başını sallayarak cevap veren, kasiyerlik yaparak para üstü verebilen Jim Key dönemin ABD Başkanı William McKinley'e özel bir gösteri yaparak ülke çapında ünlenmişti.
Derviş: Osmanlı İmparatorluğunun zirvesindeki Sadrazam ve başkomutan konumunu kaybeden Enver Paşa, yeni bir ülkünün / ütopyanın peşinde Türkistan’a gitmiş ve Sovyetler Birliği’nin egemenliği altındaki Türki ulusların bağımsızlığı ve birleşmesi için çalışmıştır. Paşa’nın bu sırada edindiği atı Derviş ona ölene kadar eşlik edecekti. Doğu Buhara’da, Pamir dağı eteklerinde Bolşevikler tarafından kuşatılan Enver Paşa ve 25 savaşçısı katledildiğinde takvimler 4 Ağustos 1922’yi gösteriyordu. Bolşevik mitralyözlerinin üzerine elinde kılıçla giden Enver Paşa ile rüzgâr gibi koşan atı derviş ve 25 yoldaşı aynı anda can verdiler.
Hayyam: Son halife Abdülmecid Efendi’nin kır renkli atıydı. Otomobili olmasına karşın, Cuma selâmlığına atı Hayyam’ın üzerinde çıkmayı tercih eden son Halife, verdiği görüntü ve imajıyla halkın büyük ilgisini çekiyordu. 3 Mart 1924’te hilafet kaldırılınca Abdülmecid Efendi de Orient Express ile apar topar Avrupa’ya gönderilecekti. Haneden malı sayıldığından Türkiye’de kalan Hayyam, önce Halkalı Ziraat Mektebi’ne, sonra İnanlı Harası’na gönderildi. Cumhurbaşkanlığı Koşu da dahil çok sayıda yarış kazanan şampiyon tayları olan Hayyam, Payitaht’da dolaşan son Hanedan atıydı.
Düldül (Jolly Jumper): Belçikalı Morris’in çizdiği ve Fransız senarist – yazar Rene Goscinny’nin yazdığı ve çizgi roman Kozmos’unun Frankofon havzasının en önemli kahramanlarından olan Red Kit’in (Lucky Luke) atı Düldül (Jolly Jumper) kurmaca at figürleri içinde küresel ünü en belirgin olanıdır hiç kuşkusuz. Çok akıllı, hızlı ve espritüel olan Düldül, hem Red Kit’le ve hem de onun süper salak köpeği Rin Tin Tin (Rantanplan) ile konuşabilmektedir.

10 - Atasözlerimiz ve deyimlerimizde at

Dilimizin atasözleri ve deyimler şeklinde tertiplenmiş deyişler haznesinde öznesi ya da nesnesi at olan yüzlerce ifade vardır. Önemli ve popüler olan birkaçını hatırlayalım. Önce atasözlerimiz:
‘Abdal ata binince bey oldum, şalgam aşa girince yağ oldum sanır’, ‘Acemi nalbant el atında ustalaşır’, ‘Aç at yol almaz, aç it av avlamaz’, ‘Alçak ata binmesi, öksüz çocuk dövmesi kolaydır’, ‘Alma alı, sat yağızı, bin doruya, besle kırı’, ‘Almayacağın atın kuyruğunu elleme’, Aslan kükrer, at tökezler’, ‘Arpa atın, pilav yiğidin’, ‘Ata da soy gerek ite de’, ‘At, adımına göre değil, adamına göre yürür’, ‘Ata eyer, eyer de er gerek’, ‘At arılıkla, yiğit gariplikle’, ‘At, avrat, pusat emanet verilmez’, ‘At binenin, kılıç kuşananın’, ‘Atı alan Üsküdar’a geçti’, ‘At bulunur meydan bulunmaz, meydan bulunur at bulunmaz’, ‘Atım tepmez, itim kapmaz deme’, ‘Atına bakan ardına bakmaz’, ‘Atın dorusu, yiğidin delisi makbuldür’, ‘Atın ölümü arpadan olsun’, ‘Atın ürkeği, yiğidin korkağı’, ‘Atın varken yol tanı, ağan varken el tanı’, ‘At ile avrat, yiğide çokça baht’, ‘Atlar tepişir, eşekler ezilir’, ‘At ölür, ite bayram olur’, ‘At ölür meydan kalır, yiğit ölür şan kalır’, ‘At binicisine göre kişner’, ‘Atta karın, yiğitte burun’, ‘Cevval atın karnı, yiğit erin burnu iridir’, ‘At yedi günde, it yediğinde semirir’, ‘At yiğidin yoldaşıdır’, ‘Hediye atın dişine bakılmaz’, ‘tek sürçme ile atın başı kesilmez’, ‘Canı yanan erkek atı geçer’, ‘Kır atın ya huyundan, ya suyundan’, ‘Sen dede, ben dede; bu atı kim tımar ede?’, ‘Yumuşak atın çiftesi pek olur’, ‘Atın alâsı seyrek mahmuzlanır’, ‘Âlâ ata binse de çulsuz selâm almaz’, ‘Yularsız ata binilmez’, ‘Atın suçunu eyerin üstünde ara’, ‘Eğreti ata binen tez iner’, “Yayan erin umudu olmaz”, ‘At işler, er öğünür’, ‘At, Türk‘ün kanadıdır’, ‘Türk, çadırda doğar, at üstünde ölür’, ‘At ölümü, er ölümü olmasın’, ‘Kuş kanadı ile, er atı ile’, ‘At’a kuyruk, yiğide bıyık yakışır’, ‘Atı kuyruklu olanın sözü buyruklu olur’, ‘Sabah kalk atanı, ardından atını gör”.
Bunlar da içinden at geçen deyimlerimiz:
‘at çalındıktan sonra ahırın kapısını kapamak’, ‘at elin, it elin, sana ne’, ‘at gibi’, ‘at hırsızı’, ‘at izi it izine karışmak’, ‘at koşturmak’, ‘at oynatmak’, ‘ata ot, ite et vermek’, ‘atı eşkin, kılıcı keskin’, ‘atla arpayı dövüştürmek’, ‘atla deve değil ya!’, ‘attan inip eşeğe binmek’.

11 - Eski Türk Dini ve Mitolojisinde At

Göçer Türk boylarının İslâmiyet öncesi inançlarına göre kurban kesmek çok önemli bir ibadetti. Çeşitli nedenlerle Gök Tanrıya koç, buğra (erkek deve) ve aygır kesen Türkler, bunları da sürülerinin en sağlıklı ve gösterişli olanları arasından seçerlerdi. Atın hayatlarındaki merkezi rolüne binaen Türkler, en büyük adakları ve ritüelleri için atları tercih etmişlerdir. Türk mitolojisi, kozmolojisi ve ikonografisinde at, Acun’un (Kozmos / Evren) 4 temel unsurundan birisi olan su elementinin hayvan biçiminde somutlaşmış hali olarak kabul edilirdi. Su kökenli atlar şeklinde formüle edilen sudan çıkan atlar ile, gökten inen kanatlı atları ifade eden imajlar, türk mitoloji ve ikonografisinin temel sembollerindendir.

Bugün ülkemiz sınırları içinde yok olmaya yüz tutmuş olan Yörük ve Türkmen göçerleriyle, Orta Asya’daki Türki kavimlerde varlığını sürdüren (antropolog ve etnologlarca derlenerek kataloglanmış) kadîm inanışlarına göre: ‘at, bir evin önünde başı eve doğru bağlanırsa soluğu ile o eve bereket ve uğur getirir’, ‘bir kişi sabahleyin gün doğmadan kır ata binerek bir dereden yedi kez geçerse ona büyü etki yapmaz’, ‘bir evde at olursa o eve cin, şeytan girmez’, ‘atın gözü yaşarırsa ya sahibi ya da sahibinin yakınlarından biri ölecek demektir’, ‘at başı suya atılırsa yağmur yağar’, ‘nazardan korunmak için eve at başı asılır’, ‘atın soluğu hastalığa iyi gelir’.

12 – Edebiyatımızda at

Türk medeniyet dairesinde atın işgal ettiği merkezi yer ve oynadı kritik rol yüzünden at eski (Divan) ve yeni (modern) edebiyatımızın temel izleklerinden olagelmiştir. Bu meyanda olmak üzere at Divan şiirine de konu olmuş, atla ilgili zengin bir içerik bu edebiyat havzasında kendisine yer bulmuştur. Hatta öyle ki, sadece atla ilgili olan ve ‘rahşiyye’ denilen özgün ve özerk bir edebî tür bile bu edebiyatın hudutları içerisinde hayat bulmuştur.
Şairlerimizin hafızamıza nakşolmuş atla ilgili bazı dizelerini hatırlayarak devam edelim:
Bizdik o hücûmun bütün aşkıyla kanatlı / Bizdik o sabah ilk atılan safta yüz atlı/ 
Uçtuk Mohaç ufkunda görünmek hevesiyle, Canlandı o meşhur ova at kişnemesiyle!’, 
Yahya Kemal Beyatlı.

‘Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik /Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik   
Haykırdı, ak tolgalı beylerbeyi "İlerle!/Bir yaz günü geçtik Tuna'dan kafilelerle
  
Şimşek gibi atıldık bir semte yedi koldan/Şimşek gibi Türk atlarının geçtiği yoldan  
Bir gün yine doludizgin atlarımızla /Yerden yedi kat arşa kanatlandık o hızla   
Cennette bu gün gülleri açmış görürüz de/Hâlâ o kızıl hâtıra gitmez gözümüzde   
Bin atlı akınlarda çocuklar gibi şendik/Bin atlı o gün dev gibi bir orduyu yendik’,
Yahya Kemal Beyatlı

‘O zafer getiren atlıların nalları altındanmış / Gidişleri akına, gelişleri akındanmış’, Arif Nihat Asya.
‘Akıyordu su gösterip aynasında söğüt ağaçlarını. Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını! Yanan yalın kılıçları çarparak söğütlere koşuyordu kızıl atlılar güneşin battığı yere! Birden bire kuş gibi vurulmuş gibi kanadından, Yaralı bir atlı yuvarlandı atından! Bağırmadı, gidenleri geri çağırmadı,
baktı yalnız dolu gözlerle uzaklaşan atlıların parıldayan nallarına!
Ah ne yazık! Ne yazık ki ona dörtnal giden atların köpüklü boynuna bir daha yatmayacak, beyaz orduların ardında kılıç oynatmayacak!
Nal sesleri sönüyor perde perde, atlılar kayboluyor güneşin battığı yerde!
Atlılar atlılar kızıl atlılar, atları rüzgâr kanatlılar!’, Nazım Hikmet.

‘Atları hızlı sür ki köye pek geç varmasın, Nişanlımın gözleri yollarda kararmasın’, Faruk Nafiz Çamlıbel.
‘İşte biz ki, tâ ezelden beri atlıyız. Asırların göklerinde biz kanatlıyız.
Kanımızın ateşinde şimşek yarattık; Bu şimşekle küheylana bir kırbaç attık’, Enis Behiç Koryürek.
‘Yağız atlı süvari, koştur, atını, koştur! Sonunda kabre çıkar bu yolun kıvrımları.Ne kaldırımlar kadar seni anlayan olur, Ne senin anladığın kadar, kaldırımları’, Necip Fazıl Kısakürek.
‘Kır At’a nal mı dayanır? Dağlar uykudan uyanır, Yer gök kızıla boyanır’, Orhan Veli.
‘Tılsımlı yazımıza kılıçlardan kan atlar, Hoyrat süvarisine gücenip gitti atlar!’, Olcay Yazıcı.
‘Bir kaza kurşunu bulur her yerde Süvarisiz şaha kalkan atları’, Sezai Karakoç.
‘Artık ben gideceğim, ata eyer vuruyorlar. Hatıralarımı birer birer yakacağım.
Artık ben gideceğim atım kişniyor’, Sezai Karakoç.
‘Hey! Bizdik o erler ki, ufuklar boyu hızla; Beş kıtaya nam saldık o gün atlarımızla! Bizler ki, alev nallı uçan atlarımızla, Tarihe gömüldük yaşıyor adlarımızla’, Dündar Akünal.
‘Eylül toparlandı gitti, işte Ekim falan da gider bu gidişle, Tarihe gömülen koca koca atlar, Tarihe gömülür o kadar’, Turgut Uyar.
Edebiyatçılarımızın inşâ ettikleri atla ilgili külliyatta yaptığımız seyahati, ‘Ata binilmez, ata yükselinir’ ifadesiyle mezkûr hayvana beslediği aşkını ölümsüzleştirmiş olan Necip Fazıl Kısakürek’in, sadece Türk edebiyatının değil, dünya edebiyatının da en önemli at güzellemelerinden biri olan, ‘At’a Senfoni’sinden bir alıntıyla tamamlıyoruz:
‘At’a senfoni” yahut Atın Romanı... Tarihi, felsefesi her şeyi içinde... Dokuz yaşında ata bindim ve yalan olmasın, bir daha inmedim. Her binişimde büyüdüm ve her inişimde küçüldüm’.