Annibale Carracci (1560 - 1609); 'DOMINE, QUOVADIS?' (1601 - 1602), National Gallery, Londra.
Edebiyat: Buradan Nereye?
ó
QUOVADIS O EXISTENTIA?!?(*)
‘Cennetim’ dediği Biblioteca Nacional Argentina’nın TÖZü addedilen La Reina Del Plata’nın KÖR KÜTÜPHANECİ’sine; Jacques Roubeau, Raymond Queneau, Italo Calvino, Georges Perec ve diğer OuLiPo (L’ouvroir de Littérature Potentielle) tâifesine; dinsiz keşiş, mantığın dervişi, felsefenin yal(a)vacı, Cambridge’in sfenksi, anti-filozof lakaplı Viyana Kahini’ne; ‘yazdıklarımla örtüşmeyen hakikate çok yazık!’ diye(bile)n Uçurum Gözlü, Bıyıkları Barikat Prusyalı ÜBERMENSCH’e; 'İçine o kadar çok bilmece - bulmaca ve zekâ oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu da budur.' iddiasının kaynağı olan eserinin yayınlandığı 2 Şubat 1922'den bu yana okuruna kan kusturan Dublin'in tek gözlüsüne, benliğimin / müktesebatımın mazruf ve zarfının inşasına vâki katkıları yüzünden, müteşekkirim.[1]
‘Eşit olmayan şeylere eşitsizlikleri nispetinde eşit olmayan muamele eşitlik ilkesiyle çelişmez.' (Bir Mecelle umdesi)
11. Antalya Edebiyat Günleri'nin ana temasının ve programının açıklanmasının eli kulağında; öyleyse fikri takip yaparak 'nerede kalmıştık?' demenin tam sırasıdır. 'Edebiyat: Buradan Nereye?' sorgulaması temelinde 22 - 23 Kasım 2025 tarihlerinde realize edilen 10. Antalya Edebiyat Günleri'nin içerdiği bahisleri otopsi masasına yatırarak detaylı bir diseksiyona tâbî tutmuş, bunun sonuçlarını da kapsamlı bir metin haline getirmiştim. Coğrafyamızın konumlandığı enlem - boylam patterninde cârî takvimlerin Kasım 2025'in tam da ortasına referans verdiği bir aktüel uğrakta, mezkûr metni bahse konu etkinliğin tertipleyicilerinden ve aynı zamanda da AntSanat Dergisi'nin genel yayın yönetmeni olan değerli dostum Tuncer Çetinkaya ile, bahsi geçen mediumda yayınlanması saikiyle paylaştım. Tuncer Hoca metnin çok hacimli olduğunu, kısaltmam gerektiğini söyledi haklı olarak. Metinlerimi evlâtlarımdan ayırmadığımdan, oldum olası onların kolunu kanadını kesmekte orasını burasını büzmekte, kırpmakta zorlanmışımdır; nitekim bu metin özelinde de öyle oldu ve onun tek bir kelimesinden bile vazgeçemedim. Haliyle de yazım mezkûr dergide yer alamadı, akabinde de blogumda arzıendam ederek meraklısının huzuruna çıktı. Bu platformda boy göstermesinden kabaca bir yıl sonra bu kısa giriş yazısının öncelediği takip eden satırları yeniden sahne ışıklarının altına atıyor ve az önce dillendirdiğim o fikri takip aksiyonunu hayata geçirerek faideli ve ehemmiyetli olduğundan emin olduğum bir hafıza tazeleme vazifesini ifa ediyorum.
1* prologue: exıstentıa’dan LITTERATURA’ya, oradan nereye?
Transandantal bir görüş yeteneğine sahip kamera Evren(imiz)in dışına kurulmuş film setinden Evrenimize / planetimize bakmaktadır. Aynı zamanda SENARİST de olan YÖNETMEN, asistanına 'ok' işareti yapar, akabinde o bildik komutlar ve onlara verilen cevaplar bahse konu o 'aşkın film seti'nde ardı ardına yankılanır: 'kamera!', 'kamera hazır', 'ses', 'ses kayıt hazır', '1. sahne, 1. plân, ilk çekim', (klaket tok bir sesle kapanır:) 'tlakkk!', 'motor', 'action!'. İzleyici, Antalya / falezlerde, Akdeniz'i ve Bey Dağlarını kucaklayan görkemli bir manzaraya karşı deniz seviyesinden onlarca metre yukarıda kurdukları müzakere masasında hummalı bir tartışmaya dalan üç erkeğin yukarıdan kaydedilen görüntülerine ve onlara eşlik eden Mazlum Kiper'in o derinlikli ve çok katmanlı seslendirmesine muhatap olur:
''quovadis o exıstentıa (nereye ey varlık)' soru cümlesi (dil felsefesi, hermenötik ve edebiyat kritiği bağlamlarında) ‘QUOVADIS O HUMANITAS (nereye ey insanlık)’ sorgulamasının genel halidir. Benzer şekilde ‘QUOVADIS O ARS (nereye ey sanat)’ sorusu bir önceki soru cümlesinin özel bir halidir. Ve nihayet ‘QUOVADIS O LITTERATURA (nereye ey edebiyat)’ sorgulaması da ondan öncekinin kapsama alanı içerisindedir. ‘QUOVADIS O LITTERATURA’ denildiğinde mercek altına alınan problematiğin aslında ‘quovadis o exıstentıa’ olmaklığı işte bundandır. Bu sorgulamalar silsilesinde ontik & ontolojik boyuttan epistemik & epistemolojik bağlama geçiş ve oradan da yeniden ontik & ontolojik kozmosa varış (bir çeşit bengi dönüş / ewige wiederkunft) bu kavramların referans verdikleri anlam uzaylarının iç içe olmasından ve birbirlerine gönderme yapmasındandır[2]. Bir diğer deyişle bahse konu antitelerin arasında ‘Çin Seddi’ değil, olsa olsa bir ‘The Thin Red Line (İnce Kırmızı Hat) vardır.[3]
Muhatabının an
itibarıyla içinde devindiği anlatının protagonist teması olmaklığı bakımından tekrarlamakta fayda var: ‘Edebiyat: Buradan Nereye?’ sorusu işte bu
yüzden [başlıktaki denklemin (çift taraflı göndermenin) de ‘îmâ ettiği
üzere] demektir ‘NEREYE BURADAN, EY VARLIK!?!’
2* Varoluş,
simülasyon ve sinema[4]
Bahse konu o transandantal film platosunun gözlerden ırak, sakin bir köşesindeki reji odasında, montaj masasındayız; bir sonraki sekansın sahneleri birbiri peşi sıra ekranda sökün etmekte: her biri (Güneş Sistemimiz gibi) en az 200 milyar yıldız sistemi içeren (biri de Samanyolu Galaksimiz olan) minimum 500 milyar gökadanın oluşturduğu (belki sonsuz, belki değil, ama her durumda muazzam büyük) Evren’in tamamını panoramik olarak gösterir kamera ilk önce; ardından adım adım 'zoom in' yapılır. Ekranda bütünden parçaya, sonra parçanın parçasına ve sonra onun da parçasına doğru fraktal bir mimariyle ilerleyen görüntüleri izleriz. Derken, hızla yaklaşan bir nesnenin en sonunda görüş alanımızı ve onun sabitelerinden olan ufkumuzu arsızca istila etmesini andırırcasına
karanlık uzaydaki o mavi nokta) Dünya dolduruverir ekranı / perdeyi. Zoom süreci devam eder; Kuzey Yarım Küresi, Doğu Akdeniz Çanağı ve Likya – Pamfilya – Kilikya hattını görmemiz işte bu sürecin finaline doğru gerçekleşir. Nihayet tâife-i şuarâ’nın[5] ve onların ruh ikizi sayılabilecek patolojik seviyede duyarlı personanın ‘‘algıladığın fizikî halimden fazlasıyım’ diye fısıldıyor sanki buralar!’ diyerek huşû içinde şerefine kadeh kaldırdıkları ve sunaklarına armağanlar bıraktıkları Athaliah’daki o falezde, deniz seviyesinin kabaca 25 metre yukarısındaki (kan kırmızısı renkleri ve insanın içini bayıltan kokularıyla algı kapılarını zorlayan çiçeklerinin Dasein’ı neşelendirdiği) bir çardağın altına yerleştirilmiş masanın etrafında oturan ilk plândaki o üç erkeğe yeniden odaklanır [Evren'(imiz)e dışarıdan bakan o aşkın] kamera.













