Olasılıkçıyım ama, Horatius da haklı galiba; ya da, 'ülfet - uzlet dengesi'(*), (**)






















Pandeminin hayatımızı kısıtlamaya başlamasından önceki süreçte [16 Mart 2020'ye kadar olan o mesut, o mesrur, o bahtiyar günleri (bu olumlu nitelemeler, kaybettiklerimizin, gerçekte olduklarından daha anlamlı, daha güzel, daha faydalı, daha değerli olarak hatırlanmasına yol açan geçmişi romantize ve idealize ederek iştiyâk ile özlenen bir asrı saadet yaratma gibi pratik sonuçlar doğuran psikolojik telafi mekanizmasının mahsulü değil; yaşanılan sürecin objektif tahlil ve tasvirine dönük bir teorizasyonun unsurudur) bir hatırlayın lütfen] müzayedelerime, sahaf ve çizgi roman dükkânı ziyaretlerime, dostlarımla sohbete, alışveriş faaliyetlerime, günlük yürüyüş rutinime ve oğlumla (seyrek de olsa) yaptığımız İstanbul turlarına ayırdığım zaman ile, okumaya, düşünmeye ve yazmaya vakfettiğim süre (üç aşağı beş yukarı)(1) birbirine denk gibiydi.

Pandemiden sonra söz konusu faaliyetlere ayırdığım zaman, okumaya ve yazmaya dair olan lehine, epeyce değişti. Anlayacağınız, başlıkta işaret ettiğim (araştırmanın, okumanın, düşünmenin, giderek de tefekkür etmenin ve üretmenin / yazmanın önemli amillerinden olduğunu düşündüğüm) 'ülfet - uzlet dengesi' de, ülfet aleyhine olmak kaydıyla, bir hayli bozuldu. Oldukça önemsediğim ve entelektüel faaliyet Kozmos'unun merkezine yerleştirdiğim bu kritik denge meselesine metnin finalinde yeniden döneceğim.

Bu girizgâhtan sonra, metnin başlığının imâ ettiği içeriği paylaşabilirim artık.

Horatius'a nispet edilen bir cümleyle, bunun benim felsefi duruşum ve fikri bagajımla olan diyalojik ilişkisi ve Latin şairin diğer bazı sözleri üzerine kısa değinilerim, ilerleyen satırların ana gövdesi, merkezi temaları olacak(2).

Horatius'un zikrettiğim ifadesine son zamanlarda okuduğum bir felsefe metninde tesadüf ettim, akabinde onu kayıt ettim, nihayet, hakkında araştırma yapıp notlar aldım. İşte tam bu sırada, (bu metnin de bilâhare başlığı olacak olan) 'Olasılıkçıyım ama, Horatius doğru demiş galiba!' diye yüksek sesle düşündüm. Bunu derken kastettiğim, esasen ve özetle, şuydu:

Olumsallığı (Kuantum Teorisiyle tahkim edilmiş haliyle) esas aldığımı; Evren'de (bilebildiğimiz kadarıyla şu ana kadar) olanların, olabilecek olanların sonsuz kümesinden, (henüz tam manasıyla) bilemediğimiz nedenlerin / dinamiklerin / süreçlerin / etkilerin sonucunda,

deneyimlerimizin / pratiklerimizin dünyasına intikal etmiş antiteler olduğunu (varoluşa, Evren'e, 'Bütün Kümelerin Kümesi'ne, 'Cümle Cümlelerin Antolojisi'ne, 'Tüm Setlerin Külliyatına' 'olasılıkçı yaklaşım'dan kastım budur) düşündüğümü, bu platformdaki yazılarıma ve / veya sosyal medyadaki paylaşımlarıma aşina olanlar bilirler.

Hal böyle iken, (evet, ciddi bir felsefi çelişki olarak görülecektir bu, biliyorum), şu (metnin tepesindeki imajda da yer alan ve kesinlik ve hatta mutlaklık ifade eden) iddia, en azından okunulan satırları yazdığım verili an itibarıyla [aktüel zamandaki düşünce kompozisyonum, duygu durumum (haleti ruhiyem olarak da okunabilir), varoluş mood'um ve cârî ontolojik kipim gereğince olsa gerek] yanlış gelmiyor bana:
'Est modus in rebus, sunt certi denique finrs quos ultra citraque nequit consistere rectum - Bütün şeylerde öyle bir sınır vardır ki; bir şey o sınırın her iki yanında birden doğru olamaz.' (3)
İçerdiği (olasılıkçılığımla arasındaki mesafe trilyonlarca ışık yılından bile fazla olan) kesinlik halinin telkin ettiği (pandeminin neden olduğu belirsizlikçe beslenen anksiyetik duygu durumumu normalize edebilecek) emniyet hissine olan ihtiyacımdır belki de beni çok temel bir ilkeme ters düşen bu söze sempatiyle yaklaşmaya iten, kim bilir? Neyse ne... Bu anlamlı lâkırdıyı ('neresi anlamlıymış bunun, düpedüz totoloji yapmış herifçioğlu!' diye itiraz edenleriniz olabilir, buna rağmen 'anlamlı' kavramının bu cümleye yakıştığında ısrarcıyım) istimal eden [lâfın tam da burasında, 'istimal falan değil, düpedüz 'suistimal (ait olduğu Arapçada okunuşunun Türkçe imlâsı: sû-i isti'mâl) bu!' diyenlerinize de saygı duyduğumun altını çiziyorum] Latin şair, düşünür, asker Quintus Horatius Flaccus'tur (MÖ 65 - MÖ 8) malûmunuz. Onun, insanlığın müşterek hafızasına nakşolan epeyce mottosu vardır. Üstadın cephaneliğinden aldığım şu mühimmatı da ateş hattına sürüyorum işte:

Ali Emiri Efendi: Dîvânü lugāti’t-Türk'ü keşfeden bibliyofil, araştırmacı, kütüphaneci



Dîvânü Lugâti't-Türk'ün dünyadaki tek el yazması
1 - Medeniyet biraz da kütüphane, arşiv ve koleksiyon demektir

Ali Emiri (1857 - 1924)
Bilimsel ilerleme ve eğitimin bazı olmazsa olmaz enstrümanları ‘metodik şüphecilik’ üzerine inşa edilen ‘sistemli eleştirel yaklaşım’, (tekrarlı) gözlem, (çoklu tekrarlı) deney, tümevarım ve tümdengelimdir. Yetkin bir eğitimci kadrosu (akademik heyet), günün ihtiyaçlar ve problemler küresini kuşatan fonksiyonel bir müfredat, zengin bir arşiv, müfredata dair pratiği simüle etmeye ehil laboratuar düzenekleri, kuvvetli kütüphaneler ve sistemli-bilinçli-tematik koleksiyonlar da, ilmin (ve ilmi eğitimin) diğer sine qua non’larındandır.

Arşivler, kütüphaneler ve koleksiyonlar, ilim ve eğitim için olduğu kadar; bir medeniyet dairesinin asli komponentlerini, antropolojik-folklorik-etnolojik arka plânının temel koyucu mahiyetteki yapı taşlarını, ilmi-irfani birikimlerinin asal eksenini, ruhi-kültürel kodlarının en karakteristiklerini gelecek kuşaklara taşıyan ‘aktarma organları’ olmaları bakımından da hayati fonksiyona haizdirler. 19. asrın ikinci yarısıyla, 20. asrın ilk çeyreğine tekabül eden geç Osmanlı döneminde, ‘arşiv-koleksiyon-kütüphane’ sahalarında emek harcamış, eser ortaya çıkarmış olan en önemli sima, hiç kuşku yok ki Ali Emiri Efendidir. O, alanında öylesine yetkin işlere imza atmıştır ki, günümüzde bile, onun ayarında arşivci, koleksiyoncu, kütüphaneci, bibliyofil bulmak fevkalâde müşkül bir iştir.

Arşiv insanlığın müşterek hafızasıdır.
Bu noktada, şu sualin sorulması; onun yol açtığı provokasyon, muhatabının hadiseyi farklı bir prizmadan ve sıra dışı bir dalga boyunda algılamasına neden olabileceği, ve, kendisine maruz kalanı, sınırlarını aşmaya zorlayan ufuk açıcı bir ‘Tanrısal sezgi’ melekesiyle donatabileceğinden, yerinde olacaktır: Ali Emiri Efendi ve ondan feyz alan talebelerinin insanüstü gayretlerle toplayıp, değerlendirerek tasnif ettikleri, akabinde de, milletin hizmetine sundukları irfan-ilim-tarih-kültür hazinelerimiz olmasaydı, vatan dediğimiz bu topraklardaki yaşantımız acaba nasıl şekillenirdi ve hangi istikametlere doğru yönelirdi?

Doğrusu, bu spekülatif soruya kesin ve ilmen kabul edilebilir nesnellikte bir cevap verebilmek çok zordur. ‘Ali Emiri Efendiyle, onun izinden gidenlerin gayret ve say’ı olmasaydı, kültürümüzün kimi kadim kodları kaybolabilir, irfanımızın bazı çeşmeleri kuruyabilir, ve, geleneksel ilimlerin cumhuriyet kuşaklarına aktarılmasını sağlayacak olan kimi ‘bağlantı kayışları’ da kopabilirdi’ gibi ihtimaliyetçi ve (epistemik değil) doxa (zan, sanı) mahiyetinde bir argüman serdederek mezkûr suale mukabele ediyor oluşumuz bundandır.

2 – ‘Tanzimat bürokrasisinin köksüz Batıcılığı’ vs. 2. ‘Abdülhamit’in senkretik modernizmi’ sorunsalını Ali Emiri üzerinden okumak

diyarbakır kartpostalları ile ilgili görsel sonucu
Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında bir Diyar-ı Bekr panoraması.

1857’de Diyarbakır’da doğan Ali Emiri Efendi’nin (ölümü 25 ocak 1924) hayatını, bir ansiklopedi maddesinin girizgâhı düzeyinde (komprime ederek) özetlemek icap ettiğinde, şu ifade, üstadı ziyadesiyle tarife ehildir diye düşünüyorum: O, edebiyat araştırmacısı, tarihçi, koleksiyoner ve kütüphaneci idi.

2. Abdülhamit
Ali Emiri, gerek ailesinin ve yakın çevresinin muallim ve münevver vasıflarıyla mümeyyiz olan 

unsurlarından, ve, gerekse de, çok da düzenli olmamak kaydıyla, devrin eğitim sisteminin imkânları vasıtasıyla temel eğitimini almıştır. İleride işine yarayacak mesleki ve ilmi donanımı ise, büyük ölçüde, oto-didaktlara yakışan bir iç disiplin ve azimle yürüttüğü şahsi gayretleriyle, adeta doymazcasına gerçekleştirdiği çoklu disiplinli okumalarıyla elde etmiştir.

Böylesi bir yetişme prosesinden çıkan Ali Emiri, parlak vasıfları sayesinde, 19 yaşında iken, Diyarbakır’a gelen Şark Vilayetleri Islah Heyetinin gözüne girmeyi ve onların kâtibi olmayı başarmıştı. Bu suretle de, imparatorluğun çökme ve çözülme döneminin, kâh Tanzimat anlayışıyla ve kâh 2. Abdülhamit’in usta işi (sui generis) politikalarıyla izale edilmeye, bu olamıyorsa, ertelenmeye çalışıldığı bir tarihsel süreçte, genç bir Osmanlı bürokratının, imparatorluk coğrafyasının bir ucundan diğerine sürükleneceği, meşakkatli hizmet maratonu başlamış oldu.

Sultan Reşat
Üstad’ın, Anadolu, Rumeli ve Arap coğrafyası gibi çok geniş bir sahada sürdürdüğü memuriyet hayatı; imparatorluğun parlak dönemlerini ihya etmek adına, onun kadim zihniyet kodlarını inkâr edip, yerine Batıcı bir paradigmayı ikame etmeye çalışan bürokratik seçkinlerle; bu ihya hareketini, geleneksel olanla barışık bir tarzda yürütmeye çalışan 2. Abdülhamit’in reformist – senkretik yaklaşımlarının bazen çatışan ve bazen de çakışan-örtüşen anlam dünyası ve pratiklerinin maddi ve fikri sahalardaki izdüşüm ve örüntülerinden oluşan kompleks bir arka plân üzerinde şekillenir.

3 – Hayatından bazı köşe taşları

Harput, Sivas, Selanik ve Adana’da başkâtiplik; Kozan, İçel, Kırşehir, Leskovik ve Yenişehir’de muhasebecilik; Harput, Erzurum ve Halep’te defterdarlık; Yanya, Yemen ve İşkodra’da maliye müfettişliği yapan Ali Emiri’nin bahse konu bu memuriyetleri, 1876-1908 döneminde gerçekleştirmiştir.

'Bir hakîkat kalmasın âlemde Allah’ım nihân' dolayımıyla Şair Avni, Yenişehirli Avni, Muallim Naci, Yakup Kadri Karaosmanoğlu ve Muhsin Kızılkaya

Yakup Kadri Karaosmanoğlu
(1889 - 1974)

(α) - Dört edebiyatçı'dan 'Dört Element'e(0), ya da; medhal / epilogue / bidayet

Popüler bir mısra ve onun dolayımıyla, farklı çağların insanı dört edebiyatçımızın ismini içeren başlık, 'kaçınılmaz olarak' ve 'ister istemez', öncelediği metnin, edebiyat tarihimize dair bir kalem (klavye) teşebbüsü, bir literatür denemesi olacağını imâ etmekte(1) .

Sosyal medyada, şu anda okumakta olduğunuz satırlara link verirken, ona dair yazdığım propagandif pasajı geliştirerek buraya alıyor, bu suretle de 'medhal'i itmam ediyorum:

'Köşelerinde Şair Avni'nin (başkasına ait bir mısraın(2) kendisine yakıştırılması vesilesiyle), Yenişehirli Avni 'nin (bu satırların müellifinin, 'sakın bu Avni, Yenişehirli Avni olmasın?' kuşkusu dolayımı üzerinden) Yakup Kadri Karaosmanoğlu'nun (bundan böyle YKK inisiyali ile belirtilecek olup, 'Politikada 45 Yıl' isimli oto-biyografisinde yaptığı önemlice bir hata yüzünden) ve Muhsin Kızılkaya'nın (bundan böyle MK inisiyali ile işaret edilecek olup, Harbetürk.com'da yayımlanan yazısında, bahse konu hatayı replika edip, memetik / kültüro-genetik yoluyla onun sosyal dokulara penetrasyonuna ve popülasyonunun genişlemesine katkı verdiği için) olduğu bir dörtgenin merkezinde şu mısra ikamet etmekteydi:
'Bir hakîkat kalmasın âlemde Allah’ım nihân'
Dört yazar (bu metni oluşturan Anasır-ı Erbaa) ve bir mısradan [o dört yazarın içerisinde barındığı ortak entelektüel zemin, ya da, o dört yazarın / Dört Element'in her birini oluşturan (Kozmos'un, Planck uzunluğu mesabesinde olduğu matematize edilmiş, ancak varlıkları halen fiziki olarak kanıtlanamamış temel antiteleri, sicimler'inin mütekabili) Beşinci Element = Esîr, Akaşa] mürekkep haliyle, temelde, beş bileşenli (Beş Element'li) olan bu edebi pattern, edebiyat tarihimize dair olan bir hatanın doğrusunu yerinden etmesinin, diğer bir deyişle, bir galat-ı meşhur'un [ve yanı sıra, (özellikle de onun 'dipnotlar ve bibliyografya' faslında kendisine yer bulan) daha bir çok şeyin] hikâyesidir aynı zamanda(3).

Edebiyatseverlere, özellikle de onun şu veya bu şekilde enigmatik olan taraflarına, en çok da, ummadığımız kişilerin failleri olduğu umulmayacak denli fahiş ve vahim hatalara ilgi duyanların dikkatine ihtirâmât-ı faika ile takdim ediyorum, kabul buyurunuz efendim'

1 - Önemlidir Yakup Kadri....

Özelde edebiyatımızın, genelde kültürel kozmosumuzun ve yakın sosyo-politik geçmişimizin çok önemli bir sîmâsıdır YKK. Okunulan metnin hem esin kaynağı, hem ebesi ve hem de tetikçisi olan faktör ise, az önce de işaret ettiğim üzere, MK'nın, işte o önemli figürü, YKK'nu, konu edinmiş, yazısına mündemiçtir(4).

Yazılarını zevkle ve öğrenerek okuduğum, bu yüzden de Pazar ve Çarşamba günlerinin nispeten sakin zamanlarını Habertürk'teki köşesini kıraat etmeye vakfettiğim ve hasrettiğim MK'nın o mezkûr yazısında, oldukça ciddi bir bilgi hatası vardı.

Lâkin, bu hatanın mes'ulü (asli faili diye de okunabilir) olarak MK'yı görmemek icap eder. Zirâ o, beğendiği ve güvendiği bir yazarın 'kurbanı' olmuştur. Hatanın asıl müellifi ise YKK'dur.
2 - Memetik / kültüro-genetik kod transferi

Onlarca yıl önce okuduğum, herkesin de edinip okumasında hakikaten musrır olduğum çok kıymetli bir oto-biyografik kitap olan Politikada 45 Yıl'ın arka plânı, genç cumhuriyetin inşâ dönemidir. Bu tarihsel zemin, hem dostluk ve işbirliği ve hem de çatışma ve kopuş veçheleriyle, Atatürk - İnönü ilişkisinin çok başarılı ve olabildiğince de nesnel bir anlatımını da içermektedir. Onun, (aşağıda paylaşacağım) epigrafını (kavram tercihi MK'ya ait)(5) kendisine şiar / motto edindi ve oldukça uzun olan yazı hayatı boyunca da ona daima sadık kalmasını bildi üstat YKK.

YKK'nun kitabına epigraf yaptığı ve hayatına da rehber kıldığı bahse konu mottosu:
'Bir hakîkat kalmasın âlemde Allah’ım nihân' idi.
Üstat yukarıda işaret ettiğim kitabının epigrafı olarak seçtiği mısrayı Avni'ye (Fatih Sultan Mehmed (Mehmet) Han'ın şiirlerinde kullandığı müstearıdır) nispet etmişti(6). Bu, YKK'na yakışmayan fahiş bir hata idi.
Bu hata yüzünden, onun müktesebatına ve retrospektifine güvenen çok sayıda okuru da bu yanlışı içselleştirmiş ve dizelerin Avni'ye ait olduğu merkezindeki yanlış malûmat bu suretle kuşaklar boyunca tekrarlanıp durmuştur. Tam manasıyla bir 'memetik / kültüro-genetik kod transferidir(7) bu.

Georg Cantor; sonsuz ve sonsuz ötesi kümelerle süreklilik hipotezine adanmış bir ömür













(i) - Georg Cantor: Sonsuzluğun peşinde bir yaşam

Kümeler kuramının(0) (temellendirmek anlamında) kurucusu; sonsuz ve sonsuz ötesi kümelerle kardinal ve ordinal sayıların mucidi, Süreklilik Hipotezi'ni, çok uzun süre uğraşmasına karşın, ne doğrulayabilen ve ne de yanlışlayabilen, öte yandan, buna dair yaptığı çalışmalarla, gelecek kuşakların çözmesini kolaylaştıran katalizör mahiyetinde bir telif üreten Alman matematikçi Georg Cantor (3 Mar 1845, St. Petersburg - 6 Ocak 1918, Halle) matematik, pozitif bilimler, felsefe ve teolojiyi derinden etkileyen devrimci görüşleriyle öylesine anlaşılması zor, öylesine sağ duyuya aykırı bir müktesebata imza atmıştı ki, bu durum hayatı boyunca meslektaşlarının bir kısmı tarafından reddedilmesine, dışlanmasına, küçümsenmesine neden olmuştur(1), (2), (3).

(ii) - Bipolar bozukluk (Manik Depresif Psikoz) ne yaman hastalık öyle

Bipolar bozukluk rahatsızlığı, yaptığı çığır açan matematiksel hamlelerinin meslektaşlarının büyük kısmı tarafından reddedilmesiyle katmerlendi, depresyon ve manik ataklar şeklindeki zıt kutuplarda tezahür eden nöbetleri derinleşti, ağırlaştı. Bu yüzden de 1884 - 1918 arasındaki çeşitli dönemlerde, sinir hastalıkları tedavisi gördüğü sanatoryumlarda uzun süreler kaldı.





















1884 Mayıs'ında geçirdiği bir majör depresyon atağından sonra, doktoru ve dostları bir müddet sonsuzluk probleminden uzak durmasını tavsiye ettiler. Aslında bu telkine hiç gerek yoktu: zirâ, Cantor, uzun süre, sonsuzluk temelinde yaptığı icatları ele alacak gücü zaten kendisinde bulamayacaktı. Bu süreçte matematiğe sağladığı yeni açılımların felsefi sonuçlarıyla edebiyata odaklandı.

(iii) - Shakespeare saplantısı

Cantor'un edebiyata yönelmesi ise ne yazık ki dramatik sonuçlar doğuracaktı. Alman matematikçi, bahse konu o depresif hali yaşadığı 1884'den ölene değin geçecek olan 34 yıl boyunca Shakespeare külliyatının gerçek yazarının Francis Bacon olduğunu (bu iddia zaten uzunca bir süredir her dönemin komplo / fesat teorisyenlerince sürekli köpürtülmüş, buna dair literatür de giderek büyümüştü) kanıtlamak için uğraştı durdu. Bu uğurda yazdıklarının toplamı binlerce sayfalık devasa bir toplama ulaştı. Cantor, bunlardan derlediği iki kitabını 19 asrın son yıllarında, 1896 ve 1897'de bastırdı. Bu kitaplarında zirve yapan 'Shakespeare takıntısı', insanlık tarihinin en büyük beyinlerinden birisinin, akıl sağlığındaki bir problem (ya da, nörolojik bir dejenerasyon) yüzünden, bir olgu / olay / kişi / süreç üzerine nasıl da insanüstü bir gayretle odaklanıp gerçeklikle olan irtibatını kaybedeceğinin trajik bir numunesi olması bakımından ibretliktir, tarihseldir, pedagojiktir.

Cantor, bahse konu süreçte, depresyon ya da mani atakları yaşamadığı nispeten sağlıklı zamanlarında, matematiğe katkı vermeye devam ediyor; yanı sıra da, döneminin teoloji ve felsefe alanlarında temayüz etmiş önemli kanaat önderleriyle, sonsuzluk ve ötesine dair buluşlarıyla matematiğe sağladığı yeni ufuklar ve imkânların, felsefe ve teolojiye ne gibi yeni açılımlar sağlayabileceği konusunda sürekli yazışıyordu. Bu yazışmalardan yaptığı bir seçkiyi 1888'de bastırdı Cantor.

Deniz Gezmiş'in en büyük aşkı Avniye Anadol



Türkiye Sosyalist Hareketinin efsanevi ve ikonik lider ve kanaat önderlerinden Deniz Gezmiş (27 Şubat 1947, Ankara – 6 Mayıs 1972, Ankara), dava arkadaşları Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'la birlikte, 6 Mayıs 1972'de idam edilmişti.


α - porologue / medhal / ön lâkırdı

Bu metinde, bir fotoğraftan hareketle, ilk olarak Deniz Gezmiş'in (bundan böyle DG inisiyali ile gösterilecektir) 'hayatının aşkı' olduğu iddia edilen Avniye Anadol (bundan böyle AA inisiyali ile belirtilecektir) ile olan arkadaşlığı mercek altına alınacak; akabinde 'Kim bu AA?' sorusunun gerçeklikle örtüşen cevabının izi sürülecek; ardından, DG'in çok da bilinmeyen ve lise dönemine ait olan fotoğrafları paylaşılacak; bunları takip eden 'dipnotlar ve bibliyografya' kısmında, okunulan metnin üzerinde yükseldiği belgelere ve referanslara yer verilecek, yanı sıra, mezkûr satırları besleyen yan temalar gündem edilecektir. Metnin en nihayetindeki 'hâmiş / haşîye' başlığı altında ise, müellifin zihninin, yazı yazarken, hangi merhalelerden geçtiğine işaret edilecek ve üslûbunu domine eden unsurlar ramp ışıkları altına atılacaktır.

1 - DG de sonuçta hisleri olan bir insandı

Bu blogda onu idama götüren sosyo-politik ve sosyo-ekonomik süreçlerden ziyade (bunlar konvansiyonel ve dijital mecralarda kendilerine zaten fazlasıyla yer bulmakta ve adeta devâsa bir külliyat oluşturmaktalar), DG'in 'özel yaşam / hususi hayat' denilebilecek yaşanmışlıklarının bir unsurunu, aşık oluşunu konu edinmemin önemli bir sebebi var. İnsanlık tarihinin en önemli şahsiyetleri bile (gerek kamusal ve gerekse özel yaşamlarında) hatalar yapmış, yanılmış, kaybetmiş, mağlup olmuş, hayal kırıklığına uğramış, hayal kırıklığına uğratmış, üzülmüş ve üzmüşlerdir. Hepsi de bizim gibi, temel ihtiyaçlarını gidermek ve genetik malzemeleriyle endokronolojik sistemlerinin amir hükümlerine tâbi olmak durumundaydı. Öncelikle bunu mutlak bir ön koşul, diğer bütün hallerin ve koşulların ona bağlı olduğu sarsılmaz ve değişmez bir çıpa, doğruluğu, ispatlanmasına ihtiyaç duyulmayan, aşikâr bir ilke ve theorie ve praxis içinde eylediklerimizi domine eden (Evrensel Çekim Yasası gibi) kozmik bir kanun olarak kabul ve rehber edinmeliyiz. 

Aksi takdirde, yapıp ettikleriyle toplumlar için ve giderek de insanlığın tamamı için önemli olan kişileri (belki subjektif olarak değil, ama, objektif olarak) insanlıktan titanlığa, ilahlığa terfi ettirmiş oluruz. Bu durumda da onları sorgulamadan, eleştirmeden azade kılar, eyledikleri her şeyi apriori doğru kabul ederiz. 

Bunlardan sakınmak adına, Türkiye Toplumsal Formasyonu'nun sol / sosyalist damarının ikonik simâsı DG'in insanı bir yanına ışık tutmayı tercih ettim.

Bu bahsin ara başlığının da işaret ettiği gibi: DG de sonuçta hisleri olan bir insandı...

2 - Dâva ve mücadele arkadaşlarının tanıklıkları

Çok yakından tanıyan bazı dava ve mücadele arkadaşlarının ifadelerine göre DG, en çok Hukuk Fakültesi öğrencisi AA'u sevmişti. Yakın arkadaşı Mustafa Gürkan'ın tanıklığına bakılacak olursa, DG, şayet yaşasaydı, AA ile evlenir ve mücadelesine öylece devam ederdi.

'Mister No Revolution' & 'Zagor Kökler': yeni kuşak fumettiler göz dolduruyor - çizgi roman kültürü yazıları - 18



Yeni kuşak fumettiler göz dolduruyor, janrın yabancısı olan yeni okuyuculara göz kırpıyor, 'gel gel yapıyor'...

Fumetti, İtalyan çizgi roman dünyasının kodlarıyla tasarım ve yaratım gerçekleştiren, grafik - estetik - plastik değerlerini daha çok siyah - beyaz olarak (başta İtalya olmak üzere, Dünya'nın bütün coğrafyalarında) üreten çizgi romanların ortak adıdır. Şu sıralarda ülkemizde daha çok manga ve ABD kökenli süper kahramanları tercih eden çizgi roman okurları, çok değil  üç on yıl önce, Dokuzuncu Sanat tercihlerini fumettilerden yana kullanırlardı. Bu yüzden de, 1980'lerin sonu - 1990'ların başına kadar bu topraklarda çizgi romana (kâğıt mendile Selpak, tıraş bıçağına ise 'jilet' denmesi gibi) 'Teksas - Tommiks' denirdi(1). Anlayacağınız, fumettiler o denli popülerdi bir zamanlar buralarda....

Sergio Bonelli Editore (SBE)(2), fumetti denildiğinde, son üç, hatta dört on yıldır akla gelen ilk yayımcı ve İtalyan çizgi roman endüstrisinin de amiral gemisi ve ağır topudur. Küresel çizgi roman Kozmosuna başta Teks, Zagor, Martin Mystere, Dylan Dog, Mister No, Nathan Never, Dampyr, Julia, MagicoVento olmak üzere, çok sayıda unutulmaz kahraman / konsept / marka kazandıran yayınevi, eserlerinin, sektörün en büyük pazarı olan Kuzey Amerika'da da okuyucu bulması için, 10 yıldır yaptığı sürekli ve yoğun çalışmalarının semeresini görmeye başladı.

SBE'nin iki unutulmaz markasının, Mister No ve Zagor'un yeni nesil üç edisyonunun (Mister No Yeni Maceralar -  aylık, Mister No Revolution, Zagor Kökler) Lal Kitap tarafından ülkemizde yayımlanmaya başlaması üzerine yaptım yukarıdaki girişi. 

Tek tek ve özetle ala alacağım bu üç yeni seriyi:

1 - Mister No Yeni Maceralar - Aylık: Neo-klasik olarak nitelenebilecek bir seri bu. 'Hem çizim kalitesi, hem de senaryolarının nitelikleri bakımından, tamamlanan ilk serinin karbon koyası' dendiğinde onun için, buna çok da itirazım olmaz doğrusu. Şu ana kadar 10 sayı çıkan seri İtalya'daki orijinali gibi her ay okuruyla buluşuyor. Net satış rakamları, kâr temelli kapitalist üretim rasyonelleri gereği, serinin ömrünü tayin edecek.

2 - Mister No Revolution:  Toplamda 6 sayıdan oluşan bu mini serinin ilk 4 sayısı dilimize kazandırıldı. Mister No Revolution (3) kapaklarıyla birlikte 68 sayfa ve baştanbaşa renkli. Her bakımdan 'yeni jenerasyon' nitelemesini hak eden seri kuşe kâğıda basılıyor. İlk 2 sayısı 22, son 2 sayısı ise 25 lira etiket fiyatına sahip. Mister No'nun başlangıcını tam 25 yıl sonraya öteleyerek, onu 2. Dünya Savaşı yerine Vietnam Savaşı gazisi durumuna getiren mezkûr seri, ABD'nin en kompleks ve en muhataralı ('en obskürantif' deseydim, mezkûr süreci bilen okurun buna çok da itirazı olmazdı diye düşünüyorum) sosyo-politik süreçlerinden olan 1965 - 1972 döneminin, Sergio Bonelli Editore'nin yaratıcı timi tarafından nasıl algılandığını ortaya koyması bakımından da enteresan bulunabilir.

Mikolaj Kopernik (Nicolaus Copernicus) ve magnum opus'u: De revolutionibus orbium / Göksel Kürelerin Hareketleri Hakkında







Bugün, 19 Şubat; baba tarafından zengin bir Silezyalı tüccar ailesinden, anne tarafından ise, yine Silezya'da, Vistül Irmağı kıyısındaki Toruń (Thorn) ​kasabasında mukim aristokrat bir aileden gelen, Kraków / Jagiellon Üniversitesi, Bolonya Üniversitesi, Padova Üniversitesi ve Ferrara Üniversitesi gibi döneminin prestijli akademik kurumlarında matematik, astronomi, tıp, ekonomi ve kanon (kilise) hukuku okuyup birden çok alanda Phd. derecesini hak eden, bu vasıflarıyla kilise hiyerarşisinde yükselme potansiyeli taşıyan, buna karşın hayatının hiçbir döneminde kilisenin tam zamanlı çalışanı olmayan, hayatını, hali vakti yerinde olan ailesinin, özellikle de kendisini kanatları altına alan dayısının işlerini yöneterek, zaman zaman Katolik Kilisesi'nde danışmanlık yaparak ve yakınlarına medikal destek vererek idame ettiren; 'boş vakitleri'nde ise (mevki, makam ve para kazanmak gibi hedefleri öncelemeyen ve önemsemeyen, hoşlandığı konulara, onlardan hiç para kazanamasa da, profesyonel uğraşılarından daha fazla zaman ayıran birisi olarak, 'boş vakitleri'nin epeyce fazla olduğunun altını çizmeliyim) hobi olarak matematik, astronomi ve haritacılıkla uğraşan, bu meraklarını da, yine 'boş zamanları'nda (tam 30 yıl boyunca üzerinde çalışarak) kaleme aldığı ve insanlığın fikir tarihinin en önemli eserlerinden biri, bir bilimsel baş yapıt (opus magnum) ve janrının klasiği olan ''De revolutionibus orbium coelestium - Göksel Kürelerin Hareketleri Hakkında' ile taçlandıran Leh asıllı Nikolas Kopernik'in (kendisine atalarının verdiği orijinal isimle Niklas Koppernigk, Lehçe'de imlâsıyla Mikolaj Kopernik, Almanca yazımıyla Nikolaus Kopernikus; 19 Şubat 1473 - 24 Mayıs 1543) doğum günü(1).











Alfred North Whitehead, Bertrand Russell ve Principia Mathematica


α - prologue - bidayet - takdim


15 Şubat, İngiliz matematikçi, filozof, Mantıksal Pozitivizmin ve Viyana Çevresi'nin önemli üyelerinden, Süreç Felsefesi ile Organizma Felsefesinin 20. asırdaki en önemli temsilcilerinden, Cambridge Platonistlerinin pîri, (Şimdilerde Oxford Platonistlerinin önde gelen sîmâsı ve 2020 Nobel Fizik Ödülü sahibi olan) Roger Penrose başta olmak üzere, son 100 yılın çok sayıda düşünce insanını derinden etkileyen bir fikir mimarı, 1+1= 2'nin kanıtlamasının, 300 sayfadan fazla süren bir akıl yürütmeler zinciri sonucunda gerçekleştirildiği ve de tamamı büyük ölçüde matematik simgelerden oluşmuş üç ciltlik abidevi Principia Mathematica'nın Bertrand Russell'la birlikte eş-yazarı olan Alfred North Whitehead'in (1861 – 1947) doğum günüydü, kutlu olsun(0),
(1), (2).
Üç cildinin ilk baskıları 1910, 1912 ve 1913 yıllarında yapılan Principia Mathematica'nın(3), üzerinden 110 yıl geçmesine karşın, henüz Türkçe'ye çevrilememiş olduğunu da hatırlatmış olayım(4). Neden olduğu sonuçları bakımından matematik, mantık, bilimin hemen her disiplini, teoloji ve metafizik için değerli olan; bu niteliğiyle de insan aklının büyük bir utkusuna işaret eden bu eserin
 en kısa zamanda dilimize kazandırılması gerekiyor. 'Bu gerçekten 'demir leblebi' işi kim lâyığıyla yapar, kim Principia Mathematica'yı, eserin değeriyle örtüşen bir kalitede, basar?' diye sorguladığımda, aklıma ilk etapta sektörün lideri olan Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları geliyor haliyle. İş Bankası'nın yayımcılık sektöründeki liderliğine dair sektör bileşenlerinden epeyce bilgi geliyordu; ancak, mezkûr kurumun 2020 sonunda sosyal medya mecralarında yaptığı aşağıdaki paylaşımı, bu konudaki tartışmalara noktayı koyan hamle oldu(5).

1 - Türkiye İş Bankası Kültür Yayınlarına yakışır

Doğrusu ben, Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları'ndan bu matematik - mantık - felsefe - bilim şaheserinin çevirisini yapmasını bekleyenlerdenim.

Türkiye yayımcılık piyasasının lideri olarak bu önemli misyon onlara aittir bence. Çevirmeninin, Yapı Kredi Yayınları'nın Ulysses'inin çeviri sürecinde gerçekleştirdiği üzere, bir yarışma ile belirlemesinin mezkûr eserin ruhuna fevkalâde yakışacağını düşünüyorum. Öte yandan, eserin İngilizcede ya da başka ciltlerde basılmış nüshalarını da fiziken elime alıp tetkik edemedim. Aslında bunu yakın zaman kadar gerçekleştirmem mümkündü, zirâ, haftada iki gün müzayede yaptığımız Gezegen Sahaf'ta bu eserin bir takımı bulunmaktaydı. O süreçte, yâni, pandemi öncesinde, maalesef, herhalde basiretim bağlandığından olacak, onu elime alıp dünya

gözüyle tetkik edememiştim. Şu sıralarda da mezkûr sahafın olduğu Galatasaray'a az biraz uzakta olduğumdan, bu zevkli işi an itibarıyla yerine getiremiyorum. İstanbul'da olan, ya da yolu bir şekilde İstanbul'a düşen kitapseverler, satılmadan Principia Mathematica'yı mutlaka incelesinler derim. Şu sıralarda teselliyi, değerli dostum Murat Haser'in paylaştığı esere ait pdf linklerini incelemede buluyorum, ne diyeyim, bu kadarına da şükür. Ya bu linkler de olmasaydı?!? 2 - Kurt Gödel'in yanlışlaması!

Kitapla ilgili bir bilgi notu daha: Matematikçiler, mantıkçılar, çeşitli disiplinlerden bilim insanları gibi alanının profesyonelleri (yarı şaka, yarı ciddi tonda) bir asırdan fazla bir zamandır şunu söylerler: Bu eseri, yazarlarından başka, sadece Kurt Gödel, Alan Turing, John Von Neumann gibi sayıları iki elin parmağına ancak erişebilen dahi statüsündeki eşhas tam manasıyla anlayabilmiştir.
Kurt Gödel
Anlayanların başında gelen Kurt Gödel (
28 Nisan 1906 - 14 Ocak 1978) ise, geliştirdiği 'Eksiklik Kuramı' ile Russell & Whitehead'in bu eserleriyle giriştikleri 'tamamen mantıksal argümantasyon zincirlerine dayanan eksiksiz, yanlışsız, ikirciksiz, flu alan bırakmayan bir matematik inşâ etme' çabasının beyhude ve yanlış olduğunu, (çok büyük bir emeğin, insanüstü bir eforun, beşeri idrakin sınırlarını zorlayan bir konsantrasyon gösterisinin ve Kozmos'un anlamlandırılması bağlamındaki dahice bir meydan okumanın bu kanıtlama sonucu refüze edilmesi yüzünden kullanıyorum takip eden üzüntü ve teessüf bildiren iki kelimeyi) MAALESEF ve MAA'TTESÜF, kanıtlamıştır(6).
Bana göre burada o amansız 'Cosmic Law of Karma' hükmünü icra etmiş (halk arasında çok yaygın olan o Arap atasözündeki gibi 'men dakka dukka'ya; veya, bir yazımda tafsilatıyla anlattığım bir meselin savsözü olan 'kim ne eder kendine, yine kendi kendine'ye(7); ya da, İbrahimi gelenekte yeri olan 'kişi, en çok korktuğu / sakındığı şeyle imtihan edilir' argümanına denk bir antitedir bu) ve Russell 1903'te Frege'ye fahiş hatasını göstererek nasıl eziyet ettiyse, bundan sadece iki on yıl sonra, Kurt Gödel de, aynı entelektüel eziyeti, bilimsel zalımlığı, üstelik de misliyle olmak kaydıyla, yapmıştır Lord Bertrand Russell'a. Yeri gelmişken ve önemine binaen, Russell'ın hayatının en büyük entelektüel sıkıntısını yaşamasına yol açacak olan Frege'nin o mezkûr müdahalesinin ne olduğunu, daha önce ona dair yazdığım bir yazıdan alıntı yaparak, paylaşıyorum .

3 - Russell vs. Frege

''Modern mantığın başlangıcı Gottlob Frege'nin 1879'da yayınlanan 'Begriffsschrift' kitabıdır (iv). Begriffsschrift (İngilizcesi ideography) 'fikirlerin simgelerle / sembollerle ifade edilmesi demektir. Bu kitabıyla Frege, Leibniz'in 'Kanıt Teorisi' temelinde inşaa ettiği bir önermeler mantığı teklif eder. 

Ancak Frege'nin bir sıkıntısı vardır: sayıları teklif ettiği bu önermeler mantığına uygun olarak formüle (sembolize) edemiyordu. İmdadına, dönemin bir başka anıtsal matematikçisi, mantıkçısı ve felsefecisi olan Cantor'un Kümeler Kuramı yetişti. Frege, 'kümeler kuramı temelinde eksiksiz ve çelişkisiz bir aritmetik kurmak adına' yazdığı Aritmetiğin Temelleri (1. cilt: 1893, 2. cilt. 1903) isimli çığır açan eserini borçlu olduğu Cantor'un Kümeler Kuramını şöyle selâmlamıştı: 'kümeler akla gelebilecek en temel matematiksel şeylerdir. 

Frege'nin 1893'de Jena'da Hermann Pole Yayınevi tarafından basılan 'Aritmetiğin Temelleri' eserini adeta didik didik ederek okuyan Bertrand Russell, 1901'de onda çok önemli bir çelişki olduğunu gördü. Russell (Berber ya da Katalog Kitap) Paradoksu işte bu çelişkiye dayanır.

Frege, hem yayınladığı ilk cildi istediği ilgiyi görmediğinden, hem de özelde
Gottlop Frege

aritmetiği, genelde ise matematiği çelişkisiz ve eksiksiz bir bilim haline getirmek hedefi bir insanın (o ne denli deha sahibi olursa olsun) kapasitesini çok aşan bir ülkü olduğu için, Aritmetiğin Temelleri'nin 2. cildini ancak 1902'de matbaaya teslim edebilmişti.


Kitap matbaaya verildiğinde, ismi bilim çevrelerinde yeni yeni duyulmaya başlamış olan 30 yaşındaki 'çaylak' Russel, Frege'ye bir mektup gönderdi (16 Haziran 1902). Bu, bilim tarihinin en dramatik gelişmelerinden birisinin fitilini ateşleyen tarihi bir olaydı. Genç Russell mektubunda, eserin ilk cildini çok yararlanarak okuduğuna, onu çok sevdiğine ve ikinci cildi dört gözle beklediğine işaret ederek yazarını göklere çıkarır.

Merakîyim, işte böyle sorgularım her şeyi

Hakir müellifiniz 'merakî'

Yayımladıkları(1) Miguel de Cervantes kitabı vesilesiyle Maya Kitap'a gönderdiğim bir e-mail'in tetiklediği, esas olarak Türkiye'deki yayımcılık sektörünün çeşitli bileşenlerinin aktüel hallerinin değerlendirilmesini, yanı sıra da, okunulan satırların müellifinin kitabiyatla olan ünsiyet, irtibat ve iltisakına dair kimi detayları içeren bir  yazışmalar / e-mail'lar toplamını, önemli ve ilginç olduğunu düşündüğümden, açıklayıcı dipnotlarla ve görsellerle besleyerek, alıyorum buraya. 
Ah, bu arada, şunu da eklemeden geçemeyeceğim: 11 - 12 Şubat 2021'de çevrim içi gerçekleşen o
'digital muhabbeti' paylaştığım bir dostum''fekat Ziyaver, bu bi çeşit brainstorming olmuş!' demiş idi.  Hoş lâkırdıydı, latif iltifattı doğrusu, bu kabil taltiflerin arkası gelir umarım:)

İşte o dijital muhabbet:

''Merhaba arkadaşlar;

künyede yer alan bilgiler üzerinden ilerliyorum, aşağıdaki satırlarımın 
Tahir Malkoç, Selin Saraçoğlu, Alara Ergin, Doğukan Bal ve Gülay Tunç'u doğrudan ilgilendirdiğini, bu bakımdan da, metnimle mezkûr eşhas arasında bir muhataplık ilişkisi tesis edilebileceğini düşünüyorum.

Öte yandan, az sonra dillendireceğim soru ve önerileri 'bunlar beni de alâkadar eder pekalâ!' diye karşılayan başka kişiler de bana yardımcı olabilirler diye düşünmekteyim.

Değerli arkadaşlar, an itibariyle, Miguel de Cervantes(2) kitabınızı okuyorum.
Miguel de Cervantes Saavedra'nın, söz konusu kitabın kapak kompozisyonuna kaynak teşkil eden portresi.

İbn-i Sîna'nın medikal kanonu: Canonis Medicinae / el-Ḳānûn fi’ṭ-ṭıbb /القانون في الطب




el-Ḳānûn fi’ṭ-ṭıbb'ın (Tıpta Kanun) 1593'de Roma'da tâb edilen ve nadirattan olan Arapça ilk baskısının  kapağı; İbn-i Sîna'nın temsili bir resmi. 

0 - prologue - medhal - bidayet

Bir tivit okudum ve olaylar gelişti. 
Giriş cümlesini, Orhan Pamuk'un kült kurmacası Yeni Hayat'ın ilk cümlesine nazire olarak yazdığımı gören edebi oyunlar meraklısı okur, onu niçin 'Bir gün bir tivit okudum ve bütün hayatım değişti' şeklinde kurmamış olduğumu da sorgulamıştır diye düşünüyorum. 

Öyle yapmadım, zirâ, o denli abartılabilecek, duygu durumlarıyla düşünme pratiklerinin uçlarında deneyimlenen dramatik bir antite değildi o tivite muhatap olmamın akabinde yaşadığım / eylediğim süreç. 
Lâkin, mezkûr tivitin beni kapsamlı bir okuma - araştırma - düşünme - yazma faaliyetine teşvik ettiği (mecbur ettiğini desem daha uygun olurdu sanırım) ve nihayetinde de bu metnin oluşmasının pimini çektiği de inkâr edemeyeceğim bir vakıadır.

Columbia Üniversitesi'nde Klasik İslâmik Arap Tıbbı, Grek - Arap Filolojisi ve Klasik İslâmik Çalışmalar alanlarında öğretim üyesi olan Profesör Elaine van Dalen'ın, İbn Sînâ (İbn-i Sînâ)'nın 13. asır - 17. asır dönemine damga vuran medikal kanonu 'Canonis Medicinae (el-Ḳānûn fi’ṭ-ṭıbb / القانون في الطب)'nin Arapça ilk baskısı hakkındaki (dipnotlar bahsinde linkini verdiğim) Twitter paylaşımından bahsediyorum(i). Bahse konu tivite muhatap olduktan sonra, şu soruların cevabını aramaya başladım: 

***Profesör Doktor Esin Kâhya tarafından eksiksiz olarak dilimize kazandırılan Türkçe edisyonu 6 cilt ve 3,422 sayfaya baliğ olan eserin söz konusu Arapça baskısı tam metin midir, yoksa el-Ḳānûn fi’ṭ-ṭıbb'ın sadece bir kısmını mı içermektedir? 
***Kitabın kapağında yer alan ''Kütübü kanuni tıp. Bazı telifleriyle birlikte ilmi mantık, ilmi tabii (ilmi tabiye) ve ilmi kelam" ifadesi, mezkûr baskının, sadece el-Ḳānûn fi’ṭ-ṭıbb'ı değil, ('kütüb / kitaplar' kavramından hareketle) İbn Sînâ'nın tababet alanındaki birden çok metnini hâvî olduğuna mı işaret etmektedir? 
***Kezâ, ifadenin devamından hareketle, söz konusu çevirinin, Üstad'ın kelâm, mantık, felsefe, metafizik ve fizik gibi tıb ve eczacılık haricindeki disiplinlere dair görüşlerini de içerdiğine hükmedebilir miyiz? 
***Eğer böyle ise, mercek altına aldığım çeviri için 'İbn Sînâ'nın oldukça geniş bir entervale yayılmış olan müktesebatının çeşitli branşlarına ait katkı ve görüşlerinin özet bir koleksiyonudur' denilebilir mi?

Bir tividin zihnime perçinlediği sezgilerin muharrik etkeni / ateşleyicisi olduğu zikrettiğim bu soruların peşinde gerçekleştirdiğim cehdin nihayetinde, bir taraftan içerisinde ilerlenilen bu satırlar neşv ü nemâ bulurken, öte yandan da yukarıdaki sorular bazı başka soruları da bilinç alanıma taşıdılar ve beni konuyla az ya da çok alâkalı çok sayıda tâlî patikada ilerlemek ve keşifler yapmak durumunda bıraktılar. Bu metin daha çok o yan yollarda yaşadıklarımla irtibatlı ve iltisaklı oldu(ii). 

Ve fakat, bahse konu soruları cevaplamadan önce, İbn Sînâ'nın hayatına, müktesebatına, tesirlerine dair bazı detayların da altını çizmekte fayda var diye düşünüyorum. Öte yandan, ilerleyen bölümlerde dillendireceğim bahse konu antitelerin, başta TDV İslâm Ansiklopedisi olmak üzere, referans verdiğim kaynaklardaki bilgilerin, klasik nakil tekniğiyle yapılmış birebir tekrarı - klonu - replikası olmayacağını söylemeliyim. Bu metnin iddialarının muhkem kılınması adına onun gövdesine gömülmüş, temel ya da tâlî savlarını desteklemek için mimarisine eklemlenmiş olan bazı malûmatın ise, bir kısım okur tarafından unconventional - spekülatif - provokatif - irritative olarak değerlendirilmesi mümkündür. Mahiyetinin bu unsurları bakımından bu deneme, bibliyografyasında yer alan (Burchard Brenties - Sonja Brenties'in müellifleri oldukları eser hariç) kaynaklara hâkim olan resmi tarih tezlerinden ve ana akım kültürel kodlardan ayrışmaktadır. Bu da bana göre onu öne çıkaran orijinalitesidir, topoğrafyasının tezahür ettiği 'uzay-zaman sürekliliği'dir.

1 - Hipokrat, Galen, Avicenna

İbn-i Sina (Abū ʿAlī al-Ḥusayn ibn ʿAbd Allāh ibn Al-Hasan ibn Ali ibn Sīnā; 370/980 (981) Buhara -  428/1037, Hamedan) sadece İslâm aleminin değil, bütün insanlık camiasının en yaratıcı ve üretken beyinlerinden birisidir. İştigal - meşguliyet sahaları saymakla bitmez. Bunların en bârîz olan ve öne çıkanları: tababet, eczacılık, fizik, metafizik, felsefe, ahlâk felsefesi, psikoloji, mantık, astronomi, müzik, hendese ve ilm-i hesap gibi branşlarının toplamı olarak riyaziye, kelâm ve teolojidir. Bu metnin oluşturulmasında çok faydalandığım (yukarıda da referans verdiğim) TDV İslâm Ansiklopedisi'nin İbn Sînâ maddesinin başına, onu çok iyi karakterize eden ve düşünme tarihindeki yerini, ağırlığını ve önemini çok iyi özetleyen şu tespit kırmızı hurufatla manşet olarak yerleştirilmiştir: 'İslâm Meşşâî okulunun en büyük sistemci filozofu, Ortaçağ tıbbının önde gelen temsilcisi

Yeri gelmişken, altını çizmekte fayda görüyorum: 1999 - 2010 periyodunda yazı kurulunda olduğum Hedef Sağlık Dergisi'ndeki 'Sektöre Kanat Gerenler' başlıklı yazı dizim çerçevesinde, 2008 başlarında okuruyla buluşan, bir İbn-i Sîna etüdü yapmış idim. Mezkûr metnimi, bu blogun 'bibliyografya ve dipnotlar' faslında paylaştığım kaynakları kullanarak - okuyarak inşâ etmiş idim. Toplamda 3,000 sayfaya erişen okumalar nihayetinde yaptığım bu biyografik çalışmanın, bahse konu kaynaklara erişme ve/veya onları okuma noktasında (zamanının olmaması, uzun metinlere muhatap olduğunda odaklanma problemi yaşaması vb. gibi) bazı problemlere dûçâr olan konunun potansiyel meraklıları için, güvenilir bir komprime kaynak ve alternatif bir özet bilgilenme fırsatı olduğunu düşünüyorum(iii). Pek tabii ki mezkûr metin, zikrettiğim kaynaklarla mukayese edilemeyecek denli mütevazi bir gayrettir. Paylaştığım kaynaklar, meselâ, TDV İslâm Ansiklopedisi'ndeki o mükemmel biyografi, söz konusu olduğunda, o metnimin esamesi dahi okunmaz. Bir diğer deyişle o, bibliyografyadaki diğer kaynakların ancak (tavşanın suyunun suyunun suyu... misali), özetinin özetinin özetidir. Dedim gibi, bahsettiğim kaynaklara erişim sorunu yaşanıyorsa, şahsın okumakla arası iyi değilse, yânî, uzun ve savlı metinlere muhatap olduğunda konsantrasyon problemi yaşıyor ya da sıkılıyorsa; lâkin, bütün bunlara karşın, İbn Sînâ hakkında da özet - komprime - hap - konsantre nitelikte de olsa, bilgi sahibi olmak istiyorsa, işte, esas olarak bu gibi hallerde bahse konu özet metin fonksiyonel ve faydalı olacaktır.

İbn-i Sîna'nın insanlık aleminin fikir hayatında, özellikle de tababet ve eczacılık sahalarında ne derece önemli bir sîmâ, ne kadar merkezi bir figür olduğunu kanıtlayan Orta Çağa ait aşağıdaki gravür, konuya dair yüzlerce sayfa dolusu metne bedeldir doğrusu. Bahse konu gravürde İbn-i Sîna, 'Batı Tıbbın ve eczacılığı'nın  kurucu babaları sayılan Hipokrat (460, Ελλάδα / Yunanistan, Kos / İstanköy - 370, Ελλάδα / Yunanistan, Larissa) ve Galen'in (129, Bergama - 216, meçhûl) ortasına yerleştirilmiş, başına da bir taç konulmuştur. Bu suretle de onun tababet ve eczacılık sahalarındaki merkezi ehemmiyet ve ağırlığına, yüksek düzeyde sembolizma içeren bir yaklaşımla, işaret edilmiştir(iv). Bu resim esasen, İbn-i Sîna'ya 'Tıbbın hükümdarı', 'Hekimlerin Kralı', 'Büyük Üstat' diyen Batılı bakış açısının pitoresk bir ifadesi, grafik bir özeti gibidir(v).