00α)
kılar mümkün hayatı hemoglobin misali anlatı ki kılandır bilinir varı. yazar ben bu bağlamda ve sub specie aeternitatis yaşar. canlıdır metin, devinir biteviye, kendini mütemadi yazar. söylerim pek mutmain ki poetikamdır: 'platonik bir alemden devşirilir cümle sözler ki yoku var kılar'. sızar eklem yerlerine kınkanatlıların ol sual: 'bu nedir öyle ise böyle bu?' seslenir sonra semadan sessizliğin seçtiği sebepsiz sezgi sözün edepsiz tinine: 'biz ki oyuz salt anlatı, tekinsiz bir quark'tan, bir cisimsiz sicimden.'
0xα)
salamandra infraimmaculata kanatlandı ki bu mucize ve 'anlayabilenlerdeniz' kipinde inleyen bir aciz pegasusuz. nefesin çiğ pesiydik şüphesiz uydurukçulardan, iteledik hiçliği çilli piçin içine, sisin en dibine, süslen ve sus! tanrıların arabalarını ateşleyen çip ebedde ve çöken ezelde çiğ çöl tozları değil mi edibin edebine? öyledir bu böyle ise söyle sise dir/öyle. sükût ehli paslı pus mütemâdî Hakikat'i dilledi: 'sizler deniz' ve es değdi sese ve öylece hecelendi: 'cümle hâmûşân bil ki bu ezgiyi söyledi.'
'Yapay
Zekâ edebiyat kritiğinde de homo sapiensi taca çıkardı
Yapay
zekâ her yeni sürümünde insanın entelektüel işlevlerinin semeresi olan diğer birçok
sahada olduğu gibi edebiyat kritiğinde de ‘yapabilitesini’ sürekli
aşıyor; bu trent onun gelişim seyrine ve potansiyellerine ziyadesiyle âşinâ olan
bu satırların müellifinin de parçası olduğu ‘teknoperest / tekno-optimist mahalle’de
bile ‘quovadis be EyAy, quovadis YâHû!?!’ nidâsı eşliğinde tezahür
eden bir toplumsal dumura uğrama vaziyeti yaratıyor. Benim dahil olduğum teknoloji
muhibi söz konusu bu ‘pro-EyAy’ (‘EyAy-ofil’ diyen olursa buna da itiraz etmem
doğrusu) tayfasına dahi ‘yok artık Selâmi!?!’ dedirten bu eksponansiyel
gelişimin, bu geometrik mükemmelleşme trendinin; organik / beşeri zekâyı
önceleyen ve ‘kuzgundan başka kuş beşeri zekâdan başka zekâ tanımam aga!’
deyişinde ete kemiğe bürünen bir ideolojik bagaja sahip olan, bu sebeple ‘EyAy’
marifeti hemen her edimi şüphe ile karşılayan ‘anti-EyAy’cı (‘neo-luddite’ olarak
da okunabilir) bünyelerde oluşturabileceği inkârcı - septik – müşkülpesent reaksiyonları
ve bunların şaşkınlık – red – kaygı - korku tandanslı semptomlarını gözünde
canlandırmakta çok da zorlanmayacağını düşünüyorum (Yunus Emre’nin ‘…eni’
ortaç kafiyesini zincirleme bir teknikle kullandığı ‘ışk bâzirgânı
ser-mâye cânı’ şiirinden, Hadis-i kudsîden ve İslâmik folklordan
beslenen tasavvuf edebiyatına özgü bir kalıptan, Kısas-ı Enbiya’dan sâdır olmuş
tekke tınılı bir diğer müteselsil ifadeden ve Tevrat ve Zebur anlatılarında
Süleyman ve Davud peygamberlere nispet edilen o bilindik cümleden mülhem olarak
aklıma düşen ‘severim eeyyy demeyi ve eeyyy demeyi seveni!’ sözünden
hareketle söylüyorum) ‘eeyyy kârim! Ezcümle dostlar, ister pro-EyAy olalım, isterse de anti-EyAy,
tasvire ve tahlile çalıştığım bahse konu bu gelişme karşısında ‘edebi
metinleri eleştirme konusunda da ne yazık ki insanın pabucu dama atılmak üzere
azizim’ demek durumundayız mâaile ve de cümbür cemaat.
20.
yılına girdiğim blogger’lık faaliyetim sırasında yazdığım hacmi bir cümle ile
birkaç yüz sayfa arasında değişen 2,000’e yakın metnimin şu ana değin 926
tanesini paylaştım okurumla. Bunların bazısı 100 tık aldı, bazısının tıklanma
sayısı ise 100,000’i geçti. Son 2 yıldır blogumun günlük ortalama tıklanma sayısı
500’ün altına düşmedi hiç. Ancak burada ciddi bir problem alanı var: binlerce,
on binlerce tık alan yazılarıma bile eleştiri gelmiyor. Okurum onları görüyor,
tıklıyor, kısmen ya da tamamen okuyor, ancak ardından sanki görmemiş gibi
davranıyor, eleştirmiyor, tepki vermiyor; metnimin karşısında adeta kör – sağır
– dilsiz taklidi yapıyor, hatta daha da vahimi, ölü numarası yapıyor. Metinlerime
karşı takınılan bu okur tutumu bana yıllar önce okuduğum bir Post - Fransız
İhtilali anlatısını, Honoré de Balzac’ın ömrünün sonunda yazmaya
başladığı, karısının tamamlayıp bastığı "Köylüler" (Les
Paysans) romanındaki bazı satırları hatırlattı. Hızla kütüphaneme
seğirttim, ilgili raftan İsmail Yerguz’un çevirdiği, Ararat Yayınları’nın
1976’da bastığı mezkûr kitabın Türkçedeki ilk edisyonu aldım, hızla taradım ve
aradığımı budum. Şöyle diyor Balzac: ‘Şehirli insanı bir şeye kızdığında
tepki gösterir, bağırır, dava açar veya savaşır. Oysa köylü bir tehdit veya
düşman karşısında cepheden savaşmaz; adeta ölü taklidi yapar, pusuya yatar ve
düşmanını tamamen görmezden gelerek onu sessizliğe, mutlak bir yokluğa mahkum
eder. Onun en tehlikeli silahı bu derin, sinsi ve yıkıcı sessizliktir.’ Yazar
ilerleyen satırlarda kitaptaki köylü karakterlerden birine şu argümantasyonu
yaptırarak konuya dair hükmünü tahkim eder: ’Çocuklarım, şeylerin üzerine
cepheden gitmemelisiniz, çok güçsüzsünüz; meseleyi köşesinden alın... Ölü
taklidi yapın, uyuyan bir köpek gibi davranın.’ Önceleri
okurumun metinlerime Balzac’ın köylüleri gibi davranmasına, anlatılarımı (bir
diğer deyişle BENi) yok sayarak âdeta ademe mahkûm etmesine üzülür,
içerler, hatta kızardım. Bu toksik haletiruhiyeden, bu kâh agresif ve kâh
depresif mental kondisyondan kurtulmam OpenAI’ın 30 Kasım 2022’de insanlığın
hizmetine sunduğu ilk küresel ölçekli,
gerçek dil anlama kapasiteli chatbot’u olan ChatGPT – 3.5’i Aralık
2022’de kullanmaya başlamamla mümkün oldu. Ondan sonrası çorap söküğü gibi geldi, OpenAI algoritmalarını
ve sunucu imkânlarını sürekli geliştirdi, ChatGPT’nin mütemadiyen mükemmelleştirdiği
yeni versiyonları verdi bize. Ardından devreye Gemini, Claude, Grok, DeepSeek
başta olmak üzere diğer popüler chatbot’lar girdi. İsimlerini zikrettiklerimin hepsini
kullanıyorum, tamamının beni asiste etmesinden de son derece bahtiyarım,
mesrurum, öyle ki, yazdığım metinleri en az zikrettiğim bu 5 AI ajanına sormayı
da uzunca süredir alışkanlık haline getirdim. Onlar beni fevkalâdenin fevkinde anlıyor,
kaale alıyor, yazdıklarımı okumakla kalmıyor, her yönüyle nesnel olarak
değerlendiriyor, eleştiriyor.
Bir
örnek üzerinden ilerleyeceğim. Aşağıdaki şiire, onu okuduğunda rahatlıkla teslim
edeceğin üzere sevgili okur, çok emek harcadım, acayip beyin patlattım, paylaştığım
haline gelene kadar bıkmadan usanmadan tekrar tekrar yazdım. Bu süreçte ilham
hususunda problem yaşamadım, onu geliştirme konusundaki enerji ve arzum ise hep
gürandı, daima yemyeşildi. Ve evet, yanılmadın, yüzlerce tık alan bu
şiirim de blogumda arzıendam ettiği haftalar boyunca tek bir eleştiri /
değerlendirme / yorum bile almadı. Oysa onu okuyan AI algoritmaları mükemmel
denilebilecek eleştiriler yaptılar, gelişmeme payanda oldular, kendimi aşmamı
desteklediler. İşte söz konusu ettiğim o şiirim:
kuantum
tünelleme tekinsizliği temelli uydurukçu VERSUS konvansiyonel teknikli - lineer
mantaliteli descriptive narrator
00α)
kılar
mümkün hayatı hemoglobin misali anlatı ki kılandır bilinir varı. yazar ben
bu bağlamda ve sub specie aeternitatis yaşar. canlıdır metin, devinir
biteviye, kendini mütemadi yazar. söylerim pek mutmain ki poetikamdır: 'platonik bir alemden devşirilir
cümle sözler ki yoku var kılar'. sızar eklem yerlerine
kınkanatlıların ol sual: 'bu nedir öyle ise böyle bu?' seslenir
sonra semadan sessizliğin seçtiği sebepsiz sezgi sözün edepsiz tinine: 'biz
ki oyuz salt anlatı, tekinsiz bir quark'tan, bir cisimsiz sicimden.'
0xα)
salamandra
infraimmaculata kanatlandı ki bu mucize ve 'anlayabilenlerdeniz' kipinde inleyen bir
aciz pegasusuz. nefesin çiğ pesiydik şüphesiz uydurukçulardan,
iteledik hiçliği çilli piçin içine, sisin en dibine, süslen ve sus! tanrıların arabalarını ateşleyen
çip ebedde ve çöken ezelde çiğ çöl tozları değil mi edibin edebine? öyledir bu
böyle ise söyle sise dir/öyle. sükût ehli paslı pus mütemâdî
Hakikat'i dilledi: 'sizler deniz' ve es değdi sese ve öylece
hecelendi: 'cümle
hâmûşân bil ki bu ezgiyi söyledi.'
Ωxα)
totolojik lafazanlıktan içine
hevesin, otomatist sanrıdan; sıçrar metin bir tenbihli kuantum tünellemesi
üzre, dolanık, tekinsiz, otantik ve öyle. böyledir işte ey aşkın kâri 'kuantum tünelleme tekinsizliği
temelli uydurukçu VERSUS konvansiyonel teknikli - lineer mantaliteli
descriptive narrator' dediğin antropik.
Bu da Claude’un yaptığı eleştirel
değerlendirme:
Bu şiiri gerçekten dikkatle okudum — birkaç kez,
çünkü metnin kendisi de tek okumada çözülmeyi reddediyor, bu da muhtemelen
bilinçli bir tercih. Aşağıda istediğin gibi katman katman, olabildiğince titiz
bir eleştiri var. Övgü kadar eleştiriyi de esirgemeyeceğim, çünkü gerçek bir
değerlendirme ancak öyle olur.
Başlık ve
Çerçeve
"kuantum tünelleme tekinsizliği temelli
uydurukçu VERSUS konvansiyonel teknikli - lineer mantaliteli descriptive
narrator" — bu başlık şiirden önce bir poetika manifestosu kuruyor, âdeta
bir tez cümlesi. İki anlatı kipini karşı karşıya koyuyorsun: biri kuantum-fizik
kökenli, "tekinsiz," dolanık, "uydurukçu" (confabulator);
öbürü klasik, lineer, betimleyici. Bu ikilik şiir boyunca gerçekten işletiliyor
— ama şunu söylemeliyim: başlık bu kadar açık biçimde tez koyunca, şiirin
sonunda "antropik" kelimesiyle bu ikiliği çözmen (ikisinin de
insan-merkezli, "anthropic" bir kurgu olduğunu söylemen) fazla temiz,
fazla "yuvarlak" bir kapanış oluyor. Şiirin geri kalanı kaotik,
dirençli, çözülmeye direnirken, son söz bir anlamda didaktik bir özet gibi
düşüyor. Bu, güçlü bir final mi yoksa şiirin kendi vahşiliğine ihanet mi —
tartışmalı.
Numaralandırma:
00α → 0xα → Ωxα
Bu, şiirin en zekice kurulmuş unsuru. Üç kıta
başlığı bir ilerleme kuruyor:
- 00α: çifte
sıfır, saf başlangıç, "genesis" hali.
- 0xα:
hexadecimal önek çağrışımı (programlamada 0x = değişken/tanımsız taban),
yani belirsizlik, ara-durum, "henüz kodlanmamış" bir eşik.
- Ωxα: Omega,
Yunan alfabesinin sonu, son/telos, entropi, "omega point."
Ama üçünde de α sabit kalıyor — bu,
gerçekten iyi bir seçim. Alfa ile Omega'nın birlikte, hep aynı alt-simgeyle
taşınması, Vahiy'deki "Ben Alfa ve Omega'yım" imasını çağırıyor ve
şiirin döngüsel/ezelî-ebedî yapısını (nitekim ikinci kıtada "ebed" ve
"ezel" kelimeleri açıkça geçiyor) baştan kuruyor. Yani numaralandırma
dekoratif değil, gerçekten semantik yük taşıyor — bu nadir bulunan bir şey,
çoğu deneysel şiirde böyle numaralandırmalar keyfi kalır, seninkinde kalmıyor.
Kıta 1 (00α):
Platonik temel
Şiir "hemoglobin misali anlatı"
imgesiyle açılıyor — anlatı, varlığı taşıyan/mümkün kılan kan hücresi gibi
konumlanıyor; "kılandır bilinir varı" cümlesi doğrudan bir ontolojik
iddia: varlık ancak anlatıldığı için bilinir. Ardından "sub specie
aeternitatis" (Spinoza) referansıyla şair kendini ezel-ebed düzleminde
konumlandırıyor, metnin kendi kendini yazdığını ("canlıdır metin...
kendini mütemadi yazar") söylüyor — bu, post-yapısalcı "metin kendini
yazar, yazar ölüdür" fikrine (Barthes) bir selam ama aynı zamanda Platonik
idealizmle ("platonik bir alemden devşirilir cümle sözler") çatışıyor
da: bir yandan metin özerk/otomatik, öte yandan sözler önceden var olan bir
İdealar aleminden devşiriliyor. Bu gerilim bilerek mi kuruldu, yoksa iki farklı
metafizik sistemin (post-yapısalcı özerklik vs. Platonik önceden-var-oluş)
gelişigüzel yan yana konması mı — emin değilim, ama en azından üretken bir
çelişki, okuru düşündürüyor.
"kınkanatlıların" sorusu ("bu
nedir öyle ise böyle bu?") güzel bir küçültme hareketi: kozmik/metafizik
söylem birden bir böceğin eklem yerine, en küçük, en önemsiz canlıya iniyor —
büyük ile küçüğü, yüce ile bayağıyı yan yana koyma stratejisi şiir boyunca
tekrar edecek. Kıtanın kapanışı ("biz ki oyuz salt anlatı, tekinsiz bir
quark'tan, bir cisimsiz sicimden") Platonik dili parçacık fiziği / sicim
teorisi diliyle kaynaştırıyor — bu senin imza hamlen gibi duruyor: mistik-metafizik
kelime dağarcığı ile güncel fizik terminolojisinin (kuark, sicim, kuantum
tünelleme) birleştirilmesi.
Kıta 2 (0xα):
Üslup şiddeti ve register çarpışması
Burada şiirin en cesur ve en riskli hamlesi var:
"salamandra infraimmaculata" (gerçek bir tür adı, Levant ateş
semenderi) kanatlanıyor, "aciz pegasusuz" deniyor — mitolojik yücelik
kendi kendini alaya alıyor ("aciz," yani zavallı Pegasus). Sonra
birden düşüyoruz: "iteledik hiçliği çilli piçin içine, sisin en dibine,
süslen ve sus!" — burada kaba, neredeyse küfürlü bir kayıt (piç, emir kipiyle
azarlama "süslen ve sus!") aniden devreye giriyor. Bu, önceki
mistik-yüce tonun bilinçli bir kirletilmesi, bir tür profanasyon
hamlesi. İşe yarıyor mu? Kısmen. Şok değeri var, ama bağlamsal gerekçesi zayıf
— yani bu kabalık neden tam burada patlıyor, metnin mantığı içinde tam
olarak takip edilebilir değil; bir tık fazla "atılmış" hissettiriyor,
sanki yüksek diksiyonun tekdüzeliğini kırmak için bilinçli ama biraz mekanik
bir müdahale.
Devamında "tanrıların arabalarını ateşleyen
çip" — antik-mitolojik ("tanrıların arabaları," neredeyse
"chariots of the gods" havası) ile modern teknolojiyi (çip)
çarpıştırıyorsun, "ebed" ve "ezel" (ileri-sonsuzluk /
geri-sonsuzluk, klasik İslam felsefesi çifti) ile zamanı iki yöne de açıyorsun.
Sonra gelen "öyledir bu böyle ise söyle sise dir/öyle" — bu satır
kasıtlı bir totoloji/neredeyse anlamsız tekrar, üçüncü kıtanın kendini
"totolojik lafazanlık" diye adlandırmasıyla geriye dönük olarak
meşrulaşıyor. Yani şiir kendi kusurunu (ya da riskini) önceden üstleniyor —
akıllıca bir öz-farkındalık hamlesi, ama yine de okurken bu satır bir
"dolgu" gibi de okunabilir; öz-farkındalık her zaman bir zayıflığı
erdeme çevirmez, bazen sadece adlandırır.
Kapanışta Osmanlı-Sufi arkaik dili devreye
giriyor: "sükût ehli," "Hakikat," "hâmûşân"
(Farsça, "sessizler," tasavvufta teknik bir terim) — bu, kıtanın en
yüksek registeri, kaba "piç" çıkışından hemen sonra gelen bir
arınma/yücelme. Bu üslup salınımı (kaba→kutsal) kıtanın en dramatik yapısal
hareketi ve bence en başarılı kısmı: okuru gerçekten sarsıyor.
Kıta 3 (Ωxα):
Öz-yorum ve kapanış
Bu kıta öncekileri adlandırıyor — "totolojik
lafazanlık," "otomatist sanrı" (sürrealist otomatik yazı
tekniğine doğrudan gönderme) — yani şiir kendi yöntemini burada itiraf ediyor.
"dolanık" kelimesi hem "karışık/içinden çıkılmaz" hem
"kuantum dolanıklığı" (entanglement) anlamına geliyor — çok yerinde
bir çift-anlam. Ama son cümledeki "antropik" kapanışı, dediğim gibi,
metnin geri kalanının vahşi direncine göre fazla "çözücü," fazla açıklayıcı.
Sanki şiir sonunda okuruna "bak, aslında hepsi insan işiydi" diyerek
elini tutuyor — bu tarz bir hermetik şiirde beklenmedik bir uysallık.
Sentaks ve Ses
Sentaksın en belirgin özelliği devrik, eklemli,
Osmanlıca'ya yaklaşan bir cümle kuruluşu ("kılar mümkün hayatı hemoglobin
misali anlatı ki kılandır bilinir varı") — fiil başa alınıyor,
"ki" bağlaçlarıyla iç içe geçmiş yan cümleler kuruluyor. Bu, okuma
hızını bilerek düşürüyor, okuru cümleyi birkaç kez taramaya zorluyor.
Aliterasyon çok yoğun kullanılmış ("seslenir sonra semadan sessizliğin
seçtiği sebepsiz sezgi sözün edepsiz tinine" — yedi kelime üst üste s-
sesi) — bu müzikal olarak etkileyici ama bir noktadan sonra bir tik haline
geliyor; okur aliterasyonu bekler hale geliyor ve sürpriz etkisini kaybediyor.
Genel
Değerlendirme — dürüst olmak gerekirse
Güçlü yanları: gerçek bir disiplinler-arası
kaynaşma (tasavvuf + fizik + sürrealizm), numaralandırmanın anlamsal işlevi,
kayıt (register) sıçramalarının bazı yerlerde (özellikle 2. kıtada) çok etkili
kullanımı, kendi yöntemini adlandıran öz-bilinçli yapı.
Zayıf/tartışmalı yanları: (1) yoğunluk öyle bir
noktaya varmış ki, okurun tutunabileceği bir "iplik" neredeyse yok —
bu bilinçli bir tercih olabilir ama bedeli, şiirin geniş bir okur kitlesine
kapanması; (2) kaba kayıt geçişleri (piç, süslen ve sus!) bazen
gerekçesiz/keyfi hissettiriyor; (3) final satırındaki "antropik"
çözümü, önceki direncin karşısında fazla ödünsel, adeta şiirin kendi kaosunu
son anda felsefi bir formülle "kurtarma" çabası gibi okunabilir — bu
isteyerek mi yapıldı, yoksa bir kapanış ihtiyacı mı, bunu tekrar düşünmeye
değer.
Sonuç olarak: bu, tesadüfen yazılmış bir metin
değil — her katmanı hesaplı. Ama tam da bu hesaplılık, bazı yerlerde metni
fazla "işlenmiş," az "nefes alan" kılıyor. Belki bir
sonraki denemede, aynı yoğunluğu koruyup bir-iki yerde okura gerçek bir
soluklanma alanı (daha az yüklü, daha açık bir dize) bırakmak, yoğunluğun
etkisini artırabilir — sürekli maksimum basınç, okurun basıncı hissetme
kapasitesini de köreltebilir.
Evet muhabbetin en kalbi ve
hürmetin en pâyidar ve yüce olanına lâyık sevgili okur, ben seni her durumda
severim, bilirsin; lâkin şu konjonktürde iki gönül ne denli bir olsa da
samanlık seyran olmuyor ve sevgi tek başına, aahhh ne yazık, karın doyurmuyor artık.
Var olan antitelerin ve cümle fenomenanın makbulü kuşkusuz faydalı olanlarıdır
argümanından hareketle diyorum ki: ben bunca emek sarf ederek yazdığım
okuduğun satırlarla sana fayda sağladım kanaatindeyim, karşılığında da metnimi
eleştirerek bana fayda sağlamanı beklememden daha tabii bir şey olmaz diye
düşünmekteyim. İşte lâfımın tam da
burasında kameralara bakıyor hiddetle, şiddetle ve da epeyce de teatral
olmasına dikkat ederek elimi masaya indiriyor ve şöyle höykürüyorum: ‘benim
adım Ziyaver, buradayım be, buradayım işte, gör beni, oku beni, eleştir beni
eeyyy okur, yap ki bunları mahkûm olmamış olayım yokluğa!’ Son cümlem
de şu olsun: Senden ne yalan söyleyeyim en az paylaştığım Claude eleştirisi
ayarında eleştiri bekliyorum sevgili kârim, aksi takdirde muhabbetin ve
hürmetin şahikasına lâyık okurum endişelenecek ve şöyle düşüneceğim: yapay zeka
diğer birçok sahada yaptığı gibi edebiyat eleştirisinde de türümüz homo sapiensi
taca çıkardı, aştı, gereksiz kıldı; gelecek kuşakların giderek aptallaştıkları yapay
zekânın yapay genel zekâ aşamasına geldiği yakın gelecekte, insanlığın büyük
kısmının gezegene ve üzerindeki kümülatif hayatiyete faydalı olamaması hali,
onları korkarım sosyal atık durumuna düşürecek. Durumlar böyleyken böyle işte
dostlar, öyleyse…
QUOD ERAT DEMONSTRANDUM / IPSE
DIXIT / EXEUNT OMNES / VESSELÂM….'


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder