Ali Emiri Efendi: Dîvânü lugāti’t-Türk'ü keşfeden bibliyofil, araştırmacı, kütüphaneci

ali emiri ile ilgili görsel sonucu
Ali Emiri Efendi (1857 - 1924)
Dîvânü Lugâti't-Türk'ün dünyadaki tek el yazması

























1 - Medeniyet biraz da kütüphane, arşiv ve koleksiyon demektir

Bilimsel ilerleme ve eğitimin bazı olmazsa olmaz enstrümanları ‘metodik şüphecilik’ üzerine inşa edilen ‘sistemli eleştirel yaklaşım’, (tekrarlı) gözlem, (çoklu tekrarlı) deney, tümevarım ve tümdengelimdir. Yetkin bir eğitimci kadrosu (akademik heyet), günün ihtiyaçlar ve problemler küresini kuşatan fonksiyonel bir müfredat, zengin bir arşiv, müfredata dair pratiği simüle etmeye ehil laboratuar düzenekleri, kuvvetli kütüphaneler ve sistemli-bilinçli-tematik koleksiyonlar da, ilmin (ve ilmi eğitimin) diğer sine qua non’larındandır.
Arşiv insanlığın bilinci....


Arşivler, kütüphaneler ve koleksiyonlar, ilim ve eğitim için olduğu kadar; bir medeniyet dairesinin asli komponentlerini, antropolojik-folklorik-etnolojik arka plânının temel koyucu mahiyetteki yapı taşlarını, ilmi-irfani birikimlerinin asal eksenini, ruhi-kültürel kodlarının en karakteristiklerini gelecek kuşaklara taşıyan ‘aktarma organları’ olmaları bakımından da hayati fonksiyona haizdirler. 19. asrın ikinci yarısıyla, 20. asrın ilk çeyreğine tekabül eden geç Osmanlı döneminde, ‘arşiv-koleksiyon-kütüphane’ sahalarında emek harcamış, eser ortaya çıkarmış olan en önemli sima, hiç kuşku yok ki Ali Emiri Efendidir. O, alanında öylesine yetkin işlere imza atmıştır ki, günümüzde bile, onun ayarında arşivci, koleksiyoncu, kütüphaneci, bibliyofil bulmak fevkalâde müşkül bir iştir.

...medeniyetlerin hafızasıdır.
Bu noktada, şu sualin sorulması; onun yol açtığı provokasyon, muhatabının hadiseyi farklı bir prizmadan ve sıra dışı bir dalga boyunda algılamasına neden olabileceği, ve, kendisine maruz kalanı, sınırlarını aşmaya zorlayan ufuk açıcı bir ‘Tanrısal sezgi’ melekesiyle donatabileceğinden, yerinde olacaktır: Ali Emiri Efendi ve ondan feyz alan talebelerinin insanüstü gayretlerle toplayıp, değerlendirerek tasnif ettikleri, akabinde de, milletin hizmetine sundukları irfan-ilim-tarih-kültür hazinelerimiz olmasaydı, vatan dediğimiz bu topraklardaki yaşantımız acaba nasıl şekillenirdi ve hangi istikametlere doğru yönelirdi?

Doğrusu, bu spekülatif soruya kesin ve ilmen kabul edilebilir nesnellikte bir cevap verebilmek çok zordur. ‘Ali Emiri Efendiyle, onun izinden gidenlerin gayret ve say’ı olmasaydı, kültürümüzün kimi kadim kodları kaybolabilir, irfanımızın bazı çeşmeleri kuruyabilir, ve, geleneksel ilimlerin cumhuriyet kuşaklarına aktarılmasını sağlayacak olan kimi ‘bağlantı kayışları’ da kopabilirdi’ gibi ihtimaliyetçi ve (epistemik değil) doxa (zan, sanı) mahiyetinde bir argüman serdederek mezkûr suale mukabele ediyor oluşumuz bundandır.

2 – ‘Tanzimat bürokrasisinin köksüz Batıcılığı’ vs. 2. ‘Abdülhamit’in senkretik modernizmi’ sorunsalını Ali Emiri üzerinden okumak

diyarbakır kartpostalları ile ilgili görsel sonucu
Osmanlı İmparatorluğu'nun son yıllarında bir Diyar-ı Bekr panoraması.


1857’de Diyarbakır’da doğan Ali Emiri Efendi’nin (ölümü 25 ocak 1924) hayatını, bir ansiklopedi maddesinin girizgâhı düzeyinde (komprime ederek) özetlemek icap ettiğinde, şu ifade, üstadı ziyadesiyle tarife ehildir diye düşünüyorum: O, edebiyat araştırmacısı, tarihçi, koleksiyoner ve kütüphaneci idi.

2. Abdülhamid
Ali Emiri, gerek ailesinin ve yakın çevresinin muallim ve münevver vasıflarıyla mümeyyiz olan unsurlarından, ve, gerekse de, çok da düzenli olmamak kaydıyla, devrin eğitim sisteminin imkânları vasıtasıyla temel eğitimini almıştır. İleride işine yarayacak mesleki ve ilmi donanımı ise, büyük ölçüde, oto-didaktlara yakışan bir iç disiplin ve azimle yürüttüğü şahsi gayretleriyle, adeta doymazcasına gerçekleştirdiği çoklu disiplinli okumalarıyla elde etmiştir.

Böylesi bir yetişme prosesinden çıkan Ali Emiri, parlak vasıfları sayesinde, 19 yaşında iken, Diyarbakır’a gelen Şark Vilayetleri Islah Heyetinin gözüne girmeyi ve onların kâtibi olmayı başarmıştı. Bu suretle de, imparatorluğun çökme ve çözülme döneminin, kâh Tanzimat anlayışıyla ve kâh 2. Abdülhamit’in usta işi (sui generis) politikalarıyla izale edilmeye, bu olamıyorsa, ertelenmeye çalışıldığı bir tarihsel süreçte, genç bir Osmanlı bürokratının, imparatorluk coğrafyasının bir ucundan diğerine sürükleneceği, meşakkatli hizmet maratonu başlamış oldu.

Sultan Reşat
Üstad’ın, Anadolu, Rumeli ve Arap coğrafyası gibi çok geniş bir sahada sürdürdüğü memuriyet hayatı; imparatorluğun parlak dönemlerini ihya etmek adına, onun kadim zihniyet kodlarını inkâr edip, yerine Batıcı bir paradigmayı ikame etmeye çalışan bürokratik seçkinlerle; bu ihya hareketini, geleneksel olanla barışık bir tarzda yürütmeye çalışan 2. Abdülhamit’in reformist – senkretik yaklaşımlarının bazen çatışan ve bazen de çakışan-örtüşen anlam dünyası ve pratiklerinin maddi ve fikri sahalardaki izdüşüm ve örüntülerinden oluşan kompleks bir arka plân üzerinde şekillenir.

3 – Hayatından bazı köşe taşları

Harput, Sivas, Selanik ve Adana’da başkâtiplik; Kozan, İçel, Kırşehir, Leskovik ve Yenişehir’de muhasebecilik; Harput, Erzurum ve Halep’te defterdarlık; Yanya, Yemen ve İşkodra’da maliye müfettişliği yapan Ali Emiri’nin bahse konu bu memuriyetleri, 1876-1908 döneminde gerçekleştirmiştir.

1908’de emekli olan Ali Emiri, emekliliğinde Milli Tetebbular Encümeni ve Tasnif-i Vesaik-i Tarihiye Encümeni başkanlığı ile Tarih-i Osmani Encümeni üyeliği yaptı. Günümüzdeki Başbakanlık Osmanlı Arşiv Dairesi Tasnif Komisyonuna denk olan mezkûr hey’etin başında bulunduğu sırada, bütün yaratıcılığını ve gayretini ortaya koyarak geliştirdiği tasnif tarzı, bilâhare ‘Ali Emiri Tasnifi’ diye anılacak, ve, Türk – İslâm arşivcilik, bibliotek ve tasnif usûl silsilesinde çığır açacaktır.

Vakıflara, eski eserlerin bakımsızlık ve ihmalini anlatan uzun raporlar, tenkitler, dilekçeler veren üstat, bunlardan umduğu sonucu alamamış olacak ki, bu resmi kanalların yanı sıra, cumhuriyetle birlikte unutulan bir manzum tarzını, dokunaklı ve çok samimi bir edayla yazılması adetten olan‘vicdanname’yi de kullanmıştır.

1916’da, sonradan ‘milletime bıraktığım en önemli eserimdir’ diyeceği, Millet Kütüphanesini kuran Ali Emiri Efendi; buraya hayatı boyunca toplamış olduğu, 4,500’ü yazma, 16,500 civarındaki çok kıymetli eseri bağışlayarak, gerçekten de misli zor görülür bir fedakârlık ve kadirşinaslık örneği sergilemiştir. Üstat, 1918-1922 döneminde, alanında çok önemli araştırmalar yayınlamış olan referans mahiyetindeki ‘Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’nı çıkarmıştır. Bu önemli ve çığır açan eser, maddi imkânsızlıklar ve imparatorluğun yaşadığı inhitat ve çözülme dönemi yüzünden, uzun ömürlü olamamış ve ne yazık ki 31. sayısında yayın hayatından çekilmek zorunda kalmıştır.

Türk – İslâm kültür dairelerine, kavramın sözlüklerdeki hakiki manasıyla, ‘adanmış’ bir ömrün ardından, 23 Ocak 1924’de  İstanbul’da vefat eden Ali Emiri Efendi’nin kabri Fatih Camii haziresindedir.

4 - Diyâr-ı Bekr’den imparatorluk periferisinin dört tarafına, oradan da Dersaadet’e uzanan bir ilm-irfan yolculuğu

Dedesi, döneminin önemli yerel şairlerinden Saim Seyyid Mehmed Emiri Çelebi olan Ali Emiri’nin babası ise, Bağdat - Diyarbakır arasında kervanlar çalıştıran önemli tüccarlardan Mehmet Şerif Efendi idi. Ailenin iki önemli ferdinden birisinin ilim ve irfana, diğerininse mal ve paraya adanan hayatlar inşa etmiş olmaları, Ali Emiri’nin çocukluğunda ve ilk gençliğinde bir miktar sıkıntı, çelişki ve ikilem yaşamasına neden olmuştur.

Başlangıçta, baba mesleğini, ticareti, tercih etsin diye oğluna epey tazyikte bulunan, onu sürekli olarak ticari pratikler içine sokmaya gayret eden Mehmet Şerif Efendi, oğlunun, çok küçük yaşlardan itibaren kitaplardan başka bir şeyle ilgilenmediğini görüp, üstüne üstlük, ticari pratikleri küçümseyen, hatta istiskal eden nobran tutumlarına da şahit olunca, Ali Emiri’nin sadece ilimle uğraşmasına razı olmak zorunda kalmıştır.

İlk tahsilini yaptığı Diyarbakır Sülukiyye Medresesinde amcası Feyzullah Fevzi Efendiden büyük feyz alan Ali Emiri, yaşıtları çelik çomak oynarken, çılgınlar gibi okumuş; binlerce beyitlik divanları ve başta Hz. Ali olmak üzere ehlibeytin kelam-ı kibarlarını adeta hıfzederek ezberine almıştı bile.

Bütün gün ve gece kitaplarla uğraşan, bilgi haznesini sürekli güncelleyen Ali Emiri, başını yastığına koyduğunda, o gün öğrendiklerini içinden tekrarlayıp, gözlerinin önünden geçirmeden uykuya dalmamayı adet edinmişti.

Üstadın, ‘Tezkire-i Şuara-yı Amid’ adlı eserinde bunlara dair tafsilatlı bilgi vardır. Nihayet beklenen olur ve Ali Emiri’nin genç zihni ve benliği, ağır bir sürmenajın cenderesinde ezilmeye başlar. Çare için başvurulan hekimler, okumaya ara vermesini ve seyahat ederek tebdil-i mekân ederek ‘kafa dağıtması’nı önerirler. Bunun üzerine, Mardin Sancağında Tahrirat ve Rüsumat Müdürü olan dayısının yanına giden Ali Emiri, burada da boş durmayarak, 3 yıllık bu ‘dinlenme’ sürecini, Arapça ve Farsçasını mükemmelleştirmek ve şiirle olan ünsiyetini geliştirmekte kullandı.

1876’da 5. Murat’ın tahta çıkması üzerine yazdığı cülusiyeyi Diyarbakır vilayet gazetesinde yayınlamasıyla birlikte oluşan tesirler, beklenenden çok daha kuvvetli oldu. Öyle ki, gelen geri bildirimler arasında, sadece yerel ve bölgesel tepkiler değil, payitaht adresli aksülâmeller dahi vardı.

5 – İçinde kütüphanesi, annesi, polemikleri, kedisi ve kendisi olan bir hayat

Evlenmeyen ve kitaplarıyla kurduğu münasebet, şefkatli bir ebeveynin evlâtlarıyla tesis ettiği muhabbetle yarışan Ali Emiri’nin, hiç kuşku yoktur ki, kitaplarından sonra, bu cihanda en aziz bildiği ikinci varlık Annesi idi. Ona karşı duyduğu muhabbet, evlenmemiş diğer birçok kitap dostunda görüldüğü üzere, pek kuvvetli idi.

Evleneceği kızın annesini üzebileceği fikrine bile katlanamadığından, buna teşebbüs bile etmeyen, hatta, yakın çevresine bakılırsa, izdivaç idesini aklından dahi geçirmeyen Ali Emiri Efendi; egosu, kitapları ve anneciğinin oluşturduğu o çok özel kozmosunun mahremiyetine, sadece kedilerin girmesine izin vermiştir. Evlenmemiş kitapperestlerin, muhterem valideleriyle kurdukları bu tarz küçük cemaatlerin demirbaşının ‘felis catus (felis domesticus)’ oluşu, evrensel bir durumdur. ‘Müzmin bekâr ve kitapperest erkek; tapılmak raddesinde sevilen anne; çok zengin bir kütüphane; kibrin ve ‘dünya yansa bir avuç otum yanmaz!’ müdanâsızlığının tecessüm etmiş hali olan kedi(ler)’ dörtgeni, oldukça zengin bir anlam dairesine referans verdiğinden, çok katlı alt okumalara da müsaittir. Bu haliyle de bu sorunsal, müstakil bir çalışmanın (hatta, belki de bir doktoranın) nesnesi olmayı ziyadesiyle hak eden bir husustur bana kalırsa.

6 – Ali Emiri padişahı uyarıyor, bunun üzerine Sultan Reşat Çanakkale Gazeli’ni yazıyor

Sultan Reşat bir şiir aşığı ve şair idi.
Ali Emiri Efendi’nin Osmanlı hanedanına karşı beslediği derin muhabbet, onun araştırıcı, koleksiyoncu, tasnifçi, arşivci özellikleriyle birleşince, ortaya; sultanların bütün şiirlerini toplayan; tuğralarını, divanlarını, okudukları kitapları tespit eden, (ve, hiç kuşku yok ki, çok yoğun bir mesai ve emek harcanmış olan) ‘Cevahir’ül Müluk’ gibi önemli ve anıtsal bir eserin çıkması hiç de şaşırtıcı değildir.

Umumi Harp devam ederken, bir şiirsever ve şair olanSultan Reşat’a gönderdiği bir mektupta, padişahı ‘Yüce ecdadınızın manzum eserlerinden mürekkep hazinede size ait yer boştur’ şeklindeki uyarması, sultanı, Çanakkale zaferini terennüm eden meşhur gazelini yazmaya teşvik eden en birinci amildi.


5. Mehmed Reşad'ın meşhur Gazel-i Hümâyûnu'nun sözleri şöyle idi: 'Savlet etmişti Çanakkale’ye bahr ü berden / Ehl-i İslam’ın iki hasm-ı kavîsi birden // Lâkin imdâd-ı ilâhi yetişip ordumuza / Oldu her bir neferi kal’a-i pûlad-beden // Asker evlâdlarımızın pîşgeh-i azminde / Aczini eyledi idrak nihayet düşmen // Kadr ü haysiyyeti pâmâl olarak etti firâr / Kalb-i İslam’a nüfûz eylemeye gelmiş iken // Kapanıp secde-i şükrâna Reşad eyle duâ / Mülk-i İslâm’ı Hüdâ eyleye dâim me’men'.
Sultan Reşat'ın Gazel-i Hümâyûn'u Harp Mecmuası tarafından
okurlarına armağan edilmişti.
Günümüzün Türkçesiyle gazelin sözleri şöyledir:

'İslâm’ın iki güçlü hasmı, Çanakkale’ye karadan ve denizden saldırmıştı. Ama ordumuza ilâhî imdad yetişti ve neferlerin her biri çelikten birer kale oldu. İslâm’ın kalbine girmek için gelmiş olan düşman asker evlâtlarımın azminin önünde aczini idrak ve kendi kıymeti ile haysiyetini de ayaklar altına alarak firar etti. Ey Reşad! Allah’ın İslâm mülkünü emin kılması için şükran secdesine kapanıp dua et' .

Sultan Reşat tarafından bizzat elle yazılmış Gazel-i Hümayûn'un, 
dönemin önemli müzehhiplerince tezhip edildikten sonra basılmış bir sureti, Osmanlı Erkân-ı Harbiye Vekâleti'nin, Cihan Harbi başladıktan sonra Donanma Dergisi ile birlikte yayınlamaya başladığı iki önemli magazinden biri olan Harp Mecmuası'nın Çanakkale Savaşı ile ilgili bir sayısının eki olarak okurlarına armağan edilmişti. Bir magazin bilgisi ile bu bahsi itmam edelim: Bu şiir etrafında o sıralarda epeyce spekülasyon yapılmış, gazelin Sultan tarafından değil, dönemin önemli şairlerinden birisince yazıldığı ileri sürülmüştü (Murat Bardakçı, bknz. kaynakça).

7 – Ali Emiri vs. Fuat Köprülü = Osmanlı vs. Cumhuriyet = Doğu vs. Batı = Yerli vs. İthal 

'Doğu' ve 'Batı' şeklinde kavramsallaştırılan entitelerin teması tarih boyunca problem alanları üretmiş, muhataralı ve gerilimli süreçlere kapı açmıştır. Ali Emiri Efendi'nin parçası olduğu gelenekçi dünyanın modernite ile olan sorunlu ilişkisini bu argümantasyon üzerinden okumaya çalışacağım.

Klasiğe ziyadesiyle yaslanan bir muhafazakar münevver olması hasebiyle, modernizm ve onun taşıyıcısı ve uygulayıcısı olan Batıcılar(Tanzimatçılar)’la arası hayatının hiçbir döneminde iyi olmadı Ali Emiri’nin. Bu duruşun, had safhada mücadeleci olan kişiliğiyle birleşmesi, ortaya, siyasi ve ideolojik muarızlarına, zaman zaman kahredici de olabilen şaşırtıcı bir asabiyetle saldıran ve bundan da görünür bir zevk alan bir varoluş biçiminin ortaya çıkmasına yol açıyordu. Bu vasfını, kendisine haksızlık edenlere (ya da, en azından, kendisine haksızlık ettiğine inandıklarına) karşı sergileyen Ali Emiri Efendi, bu gibi hallerde, şirazesinden çıkabiliyor ve giriştiği amansız polemik içerisinde bir ideolojik taassubun dillendiricisi mevkiine düşebiliyordu.

Fuat Köprülü (1890 - 1966).
Ali Emiri’nin inatçı ve sert diskuru, onun, en çok da Fuat Köprülü ile olan münasebetlerini karakterize eden bir vasfıydı. Zirâ, Fuat Köprülü, Osmanlı düşünce hayatı, akademyası ve tarihçiliği alanlarında, o güne değin asla dillendirilmemiş olan bazı yeni fikirleri, üstelik de yepyeni bir üslûpla, fikir hayatına katmakta bir beis görmüyordu. Ali Emiri Efendi’nin Fuat Köprülü’ye olan husumetinin arka plânını, mezkûr ‘muhafazakâr (yerli) vs. modernist (batıcı)’ dikotomisi üzerinden okumak, bu bakımdan hakikatle mutabık bir teorik çözümleme metodu olarak gözükmektedir.

Doğu - Batı karşılaşmaları tarih boyunca problem
alanları üretmiştir.


Bu bahsin başlığında kendisine yer açmış olan bir dizi eşitliğin (özdeşliğin) hülasası, aslında, Ali Emiri vs. Fuat Köprülü şeklinde formüle edilebilecek olan antagonizmadır. Entre parenthes belirtmeliyim ki; iki aydın arasındaki diyalojik ilişkiyi kuşatma hususunda; antagonizma terimi; bu metinle aynı dalga boyunu, ve, benzer koordinatları paylaşan anlam uzaylarının oluşturduğu bir ekosferde, dikotomi’ye göre daha ehildir.

İşte bu antagonist karşıtlık, Osmanlı harsına çok ciddi bir polemik mecrası kazandırmıştır. Mezkûr husus, yukarıda andığımız ‘Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’ydı. Fuat Köprülü’nün, Osmanlı ilim kodlarını ve kültür problematiklerini, Batı Medeniyet Dairesinin dayattığı anlayışlar, enstrümanlar ve imkânlar üzerinden okumayı teklif eden cesur argümanlarının, ‘Milletin harsında yol açabileceği muhtemel tahribata karşı’ çıkarmıştır bahis konusu periyodiği Ali Emiri Efendi. Onun, iddiasının arkasında nasıl da bütün maddi ve gayrı-maddi varlık ve imkânlarıyla durduğunun nişanesi olan bu dergi; aynı zamanda da, fikri mücadele dairemizde, bir aydının, sadece ve yalnızca, bir başka aydına karşı çıkardı ilk ve tek periyodik olması bakımından da önemlidir.

Sert polemiklerin yanı sıra, nadiren şiir gibi edebi eserlere de yer veren dergi, çok az sattığı için Ali Emiri tarafından finanse ediliyordu. İstanbul’un işgal altında olduğu verili konjonktürde, yayıncısı, fon sağlayabileceği saray, yabancı ülke elçilikleri, ya da dini misyonlardan hiçbirisini sürece dahil etmeyi uygun görmediğinden, kaynakları tükendiği noktada, adeta ‘nerede trak, orada bırak!’ anlayışı çerçevesinde, dergisini kapatma kararı almıştır. İmparatorluğun can çekiştiği bir sırada, özgün gündemini inşa edip, kendi (dar ve rafine) okurunu yaratan, muhatabı olan bir avuç aydının serebral korteksinde neden olduğu entelektüel elektriklenmelerle, onların münevverane tatmin hislerinin ve bunların nörolojik düzlemde karşılığı olan adrenalin ve türevi keyif verici ve ödüllendirici kimyasallarının tavan yapmasına neden olan kavgacı fikir ve polemik dergisi, gökyüzünde görülmesinin hemen ardından kayboluveren bir kuyruklu yıldız misali, varlık sahnesinden çekilivermişti sanki.

Öte yandan, varlık sahnesinden çekilenin, salt, Ali Emiri’nin mütevazi dergisi olduğu mezkûr okuması, aslında son derece de eksiktir. Bu okumanın hakikatle mutabakatı o denli zayıftır ki, bunun zahiri bir doğruluk değeri taşıdığından bahsetmek bile ilmen sakat bir argüman serdetmektir. Bu naif okumanın şal olup üzerini kapattığı batındaki hakikat; esasen, bütün görüngüleriyle, palas pandıras tarih sahnesinden inmeye zorlananın, Osmanlı İmparatorluğunun bizatihi kendisi, eski düzenin birebir ana gövdesi olduğudur. Mezkûr dergi, aysbergin su yüzündeki parçası bile olamayacak kadar önemsiz bir ayrıntıydı.

‘Doğu Ufku’nda, Ali Emiri Efendi-‘Osmanlı Tarih ve Edebiyat Mecmuası’-2. Abdülhamit gibi ‘Yerli’ unsurlarla, onların anlam dünyaları ve kabulleri ufuk çizgisinin altına doğru göçerken; ‘Batı Ufku’nda ise, Fuat Köprülü Bey’in, yeni rejimle, cumhuriyetle ve onun eyleyicileriyle birlikte yapacaklarının önlemeyen yükselişine şahit olunacaktır artık. Fuat Köprülü’nün, ahfadı olduğu ‘Köprülüzade’ soyunun, Osmanlı İmparatorluğunu yaşatmak için ortaya koyduğu kayda değer gayretleri bilenler, onun, ortaya çıkan bu yeni resimde, mezkûr soydan gelen üstün vasıflara ve akli melekelere haiz birisinin, geleneğin karşısında ve ‘Batıcı modernleşme’nin yanında yer alış şeklindeki boy gösterişini, köklü bir sürecin, tekamülünün belli bir evresinde, kendi kendisini inkâr etmesi, ya da, kendisinin tam manasıyla zıddına dönüşmesi olarak değerlendirebilir hiç kuşkusuz.

8 – ‘Sureti fotografisinde zaptolunanın ruhuna ne haller olur?’

Kadim inanç ve kültürlerin, geleneksel sosyal yapıların mensupları, özellikle
fotoğrafın erken döneminde, bu teknolojiye şüpheyle yaklaşmışlardı. 
Avusturalya’nın asli sahipleri olan Aborjinler, Kuzey Amerika’nın Avrupalı barbarlarca istilâsı öncesindeki arkaik sakinleri olan kızılderililer, Orta Asya’daki Türkik kavimler gibi kadim toplumların yanı sıra; Çin, Hint, İslâm ve Japon medeniyet havzaları gibi çok köklü kaynaklardan beslenen geniş halk kitleleri, gerek pre-kapitalist formasyonlarda, ve, gerekse de kapitalizmin erken evrelerinde, modernleşmenin tezahürlerine karşı mesafeli durmuşlardır. Bu husus; şamanizm, paganizm, animizm, Budizm, Taoizm, Hinduizm, Jainizm (Caynizm) gibi kadim inanç sistemlerinin inanlılarının imajinasyonlarıyla, İbrahimi geleneğin müntesiplerinin modernizm öncesine ait olan muhayyele ve mutasavverelerinin, teknolojik pratikleri olabildiğince gündelik hayatlarına sokmamak şeklindeki bir direnci gündemde tutma çabasıyla kendisini açığa vurur.

Bu tavrın, bu metnin bünyesinde kendine yer bulacak olan tezahürü pre-modern zihin-algı ile fotoğraf çektirmek arasındaki rabıtadır. Varlığı ruh-madde, malzeme-bilinç, iç dünya-dış dünya diye kompartımantalize eden, ve bu ayrımların arasına da adeta Çin Seddi örerek, icat ettiği bu antagonist dualizmi mutlaklaştıran; bunun doğal bir sonucu olarak da, kutsalı dünyadan kovalayarak gökyüzüne öteleyen, böylelikle de onu aşkın (müteal-transandantal-metafizik) bir inanç nesnesi kılan modern-aydınlanmacı-pozitivist anlayış için fotoğraf çektirmek sadece ‘fotoğraf çektirmek’tir.

Bu operasyonun, basitmiş gibi görünen bu ameliyenin, varoluşu bütüncül (holistik) kavrayan, kozmosu monist bir açıdan yorumlayan kadim-geleneksel bir zihin için ifade ettiği anlamlar ise çok daha karmaşık ve problemlidir. O, fotoğraf kâğıdı üzerinde somutlaşan görüntüsünün de salt maddeden ibaret olmadığına; onun da, malzemeye aşkın olan bir çeşit ruhu olduğuna; ya da, kendi ruhundan bir parça taşıdığına; veyahut da, kendi ruhunun bütünüyle fotoğraf üzerine naklolduğuna inanır. Bahse konu zihinde-algıda, ruhtan soyutlanmış ve tek başına varlık sahasına çıkmış olan bir suretin, salt görüntüden ibaret olan iki boyutlu bir simülasyonun yeri yoktur anlayacağınız.

Özellikle de hayatının son 30 yılında, o sıralarda Osmanlı coğrafyasında, suretini gelecek nesillere bir karanlık kutu marifetiyle miras bırakma pratiği çok popüler olmasına karşın, Ali Emiri Efendi’nin, bir poz fotoğrafını bile çektirmemiş olmasını, onun, yukarıda kuşatmaya çalıştığım kadim kaygı ve tercihlerle hareket etmiş, bir diğer deyişle, ‘sureti fotografisinde zaptolunanın, ruhuna ne haller olur?’ endişesiyle davranmış olmasıyla irtibatlandırmanın aşırı yorum olmayacağını sanıyorum.


Bu bahsi, Ali Emiri Efendiye ait olan yegâne görsele dair muhtasar bir izahat ile itmam ediyorum: Okunulan metnin üstünde yer alan renkli Ali Emiri portresi, Süheyl Ünver Üstadın kara kalemle gerçekleştirdiği yukarıdaki desen esas alınarak Ahmed Yakupoğlu tarafından yapılmıştır. 

9 - Bibliofillik ile bibliomanyaklık arasındaki o ince kırmızı hat aşılmaya görsün…

Nadide, özellikle de yazma eserlere meftun olmak, tetiklediği ödül mekanizmaları ve bunun sonucunda da, bünyeye pompalanmasına neden olduğu (doğal endorfinler gibi) had safhada keyif verici enzimler yüzünden, insanda tam bir bağımlılık-tiryakilik hali yaratan uğraşıların başında gelir. Bahse konu bağımlılığın yol açtığı hâl, insanın üst benini (süper-ego) iptal eden, id’inin (ilkel olan alt benliğinin), ve hatta, kimi zaman da, ‘r-kompleksi’nin (sürüngen refleksi de denilen en agresif, en hayvani yanının) benliğine-kişiliğine hakim olmasına yol açabilen bir beladır. Bu belâ, insanı bazen kontrolden (zıvanadan) çıkarır, bazen de çıldırtarak, insanlık familyasının dışına bile atabilir.

Erken Orta Çağ'da bir bibliyomanyak.
Ali Emiri işte böylesi bir entelektüel bağımlılığın, bu bağlamdaki bir münevverane tiryakiliğin pençesine duçar olmuş idi. Bir diğer deyişle o, gerçek bir bibliyofildi. Aklına düşen bir eseri (özellikle de o eser yazma ise) ve evrakı elde etmek için denemeyeceği metot, girişmeyeceği teşebbüs yoktu. Dolaştığı memleketlerde, değerli eserlerin müellif nüshalarını (yazarın bizzat kendisi tarafından elle yazılan suretini) toplamak için (maddi ve manevi) olağanüstü gayretler sarf etmesi, onun karakteristik özelliklerindendi. Kitap peşindeki mesaisi sırasında, bibliyofilliğinin zaman zaman bibliyomanyaklık sınırlarını zorlar hale geldiği de olmuştur. Yanya’da görevliyken aldığı nadir bir Arapça eserin 2. cildinin Yemen’in başkenti Sana’da olduğunu öğrenmesiyle birlikte, Babıali’ye dilekçe vererek Yemen’e tayinini istemesi, bu haline bir örnek olsa gerektir.

Peşinde olduğu nadir bir (yazma) eseri satın alamadığı durumlarda, Ali Emiri, hemen her yola başvurarak onu ‘bir şekilde’ ödünç alıyor, akabinde de kopya ederek sahibine geri veriyordu. Onun bizzat yazdığı (müstensihi olduğu) 750 civarındaki el yazmasının, Millet Kütüphanesinin raflarındaki yerlerini alması, işte böylesi hırsların, çabaların ve mesailerin sonucu gerçekleşmiştir.

Okumadığı zamanlarda ya kurduğu Millet Kütüphanesinde, ya da, her biri can dostu olan sahaflarda konumlanmış olan üstat; vefat eden bir kitap dostunun terekesinin nereye düşeceğine dair yaptığı isabetli tahmin ve arkasından da, adeta ‘anında kitapların başında bitivermesi’yle herkesi şaşırtır ve ‘Ali Emiri, Beyazıt’taki nadir eserin kokusunu, taaa Diyarbakır’dan alır’ şeklindeki latifelerin odağına otururdu.

Abdülhamit’in Muhacirin Komisyonu 1. azası Rıza Paşa, ya da Hazine-i Hassa muhasebecisi Halis Efendi kitap toplamak hususundaki en büyük rakiplerindendi. Almayı düşündüğü, lakin elde edemediği nadir bir eser bunların eline geçerse, yerinde duramaz, hasedinden çatlar ve  demediğini bırakmazdı.

Bibliyomanyak'ın hayatının merkezinde
sadece kitap vardır.
Bibliyofillikten bibliyo-manyaklığa geçişe dair olan tarihteki ekstrem örnekler hatırlandığında, Ali Emiri’nin bu sahadaki kimi uç davranışlarının bile insana sıradan ve normalmiş gibi geldiği de kaydedilmesi gereken bir husustur.

Tarihin kaydettiği en namlı, en önemli koleksiyonerlerden (meşhur biblio-manyaklardan şeklinde de okunabilir) Kont Astreler’in 52,000 ciltlik devasa bir kitaplığı vardı. Kitaplarının neredeyse tamamı çok nadir ve değerli olan Kont cenaplarının, varlığını kitaplara hasreden birisi için çok sıra dışı sayılacak bir özelliği vardı: kont ümmiydi ve ömrü hayatında da bir satır bile okuyamamıştı.

Bir başka patolojik koleksiyoncu vakası da Don Vensan’ın kitaplar uğrunda yaptıklarıdır. Don Vensan, işi, mezatta almak istediği kitabı kaptırdığı en samimi arkadaşını, arkadan vurarak öldürecek kadar ileri götürmüştü.

Bahsettiğim örneklerdeki patolojik ve kriminal unsurlar dikkate alındığında, Ali Emiri Efendinin iflah olmaz bibliyofilliğinin, onların yanından bile geçemeyecek denli masumane ve kabul edilebilirlik sınırları içinde kaldığı, bu yüzden de, bu tutkunun, bibliyo-manyaklık şeklinde tavsifinin yanlış olacağı teslim edilecektir diye düşünüyorum. Öyle ya, zerrece anlamadığı eserlere bir ömür adamak, ya da, onların uğruna cinayet işlemenin yanında, Ali Emiri Efendinin yaptıkları olsa olsa masum huysuzluklar derekesinde kalır ki, bu durumda da bize, ‘bu kadar kusur kadı kızında da olur’ demekten başka bir tavır yakışmaz doğrusu.

İmparatorluğun bir ucundan diğerine koşuşturmak şeklindeki memuriyet hayatının temposu onu çok yoruyor ve canından aziz bildiği kitaplarıyla yeterince uğraşamıyordu. Bu yüzden de, Halep memuriyeti sırasında istifa eden Ali Emiri, kitaplarını toplayarak payitahta dönmüştü. O günden ölümüne değin geçen zaman zarfında, 1.5 yıllık Yemen memuriyeti dışında, resmi görev almamış, epeydir plânladığı üzere, sadece kitapları ve kütüphanesiyle uğraşmıştır.

O zamanın bibliyofillerini, günümüzün modernist (post-modernist tabiri buraya daha mı uygun düşüyor ne?) kitap tutkunlarından ayıran en önemli özellik, Ali Emiri ve onun ayarındaki Osmanlı kitapperestlerinin, çok kuvvetli bir hafızaya sahip olmaları ve yüzlerce, hatta, binlerce eseri, satır satır, dize dize ezberlerine alabilmeleriydi. Ali Emiri’nin ezberindeki beyitlerin 100,000 ilâ 200,000 arasında olduğu söylenir. Bu evsaftaki bibliyofillere ‘ayaklı kütüphane’ denmesinin nedeni, onların kitaplarını sadece kitaplıklarında değil, aynı zamanda beyinlerinde-belleklerinde de koruma altına almış olmalarındandır.

10 - Milletin verdiği maaşlarla alınanlar Millet Kütüphanesi eliyle yine milletin olmalıdır

Millet Kütüphanesi, Fatih.
Ali Emiri, Diyarbakır’daki çocukluğu ve ilk eğitimi sırasında, birbirinden zengin kütüphanelere dair olan sayısız menkıbelerle büyütülür. İrfan ehli olan büyükleri, ona, eskiden beldede on binlerce, hatta yüz binlerce kitaptan mürekkep zengin kitaplıklar olduğunu defalarca hikâye etmişlerdir.

İbnü’l-Esir’in ‘El-Kamil Fi’t Tarih’de ‘Şarkın Sultanı’ Selahaddin Eyyubi’nin Haçlıları Hittin’de yendikten sonra Diyarbakır’a geldiğini, ardından da kentin alimlerini ve zengin kütüphanelerinden derlediği binlerce değerli el yazmasını yanına alıp Mısır’a Ehl-i Sünneti hakim kılmaya gittiğini okuyan Ali Emiri Efendi, daha o sıralarda çok zengin bir kütüphane kurmanın, bu suretle de İslam Milletine hizmet etmenin hayallerini kuruyordu. Emiri’nin bundan sonra artık yegane hedefi vardır: Nadir yazmaları, özellikle de Hanedana ait olan orijinal eserleri her ne pahasına olursa olsun toplamak ve milletine mal etmek.

Fatih’teki Feyzullah Efendi Medresesinde 1916’da kurduğu Millet Kütüphanesine,16,500 nadir ve kıymetli eserden oluşan özel kitaplığını vakfeden Ali Emiri, bu suretle de hayatının en büyük emeline erişmiştir artık. Mütareke yıllarına gelindiğinde (1918-1922), Ali Emiri, yaptığı yeni satın almalar ve hayırseverlerin yaptığı bağışlarla kütüphanesini daha da zenginleşmiştir. Millet Kütüphanesi, mevcudundaki gerçekten nadir, hatta bir kısmı unique (dünyada biricik) olan eserleriyle, alanında, sadece İstanbul’un değil, bütün dünyanın en önemli ihtisas kitaplıklarından birisi haline gelmiştir.

Tam bu sırada, 1920’de Fransız işgal kuvvetleri komutanı, ki İstanbul’daki yabancı misyon şefleri içinde en itibarlılardandır, bizzat Millet Kütüphanesine giderek Ali Emiri’ye şu teklifi yaptı: ‘Kitaplarınız için size 3,000 İngiliz Lirası (o zaman için çok ciddi bir servet olan bu tutar, 30,000 Osmanlı Lirasına bedeldi) ödeyeceğiz. Onlar için Paris’in en mutena semtinde kuracağımız bir Şarkiyat Enstitüsünün başına müdür olarak sizi geçireceğiz. Ömür boyu bu işi yapacak ve dolgun bir maaş alacaksınız. Müslüman hizmetliler ve Bolulu aşçılar maiyetinizde olacak, tek kelimeyle ‘yaşayacaksınız’.

Ali Emiri Efendinin cevabı sert, net ve kısadır: ‘Bu kitapları milletimin bana verdiği maaşlardan aldım. Onlar benim değil milletimindir. Bu teklifi ben duymadım, siz de tekrarlamayın. Aksi takdirde bastonumu kafanızda kırarım!’

11 – ‘Kütüphane Dervişleri’

Ali Emiri gibi bibliyofiller, kütüphanede çalışanlarının, kitap aşığı olması gerektiğine inanır. Bu da yetmez, yanı sıra dervişane yaşamaları, kitapseverlere daima yardımcı olmaları, kütüphaneyi evlerinden öte, bir nevi ibadethane olarak kabul etmeleri de icap eder.

‘Kütüphane Dervişleri’ tabiri caizse, hayatın diğer veçhelerinden, gündelik maişet derdinin ‘harala gürelesinden’ kitaplara sığınan tiplerdir. Bunlar, kitap gibi yaşar, kitapların içinde yaşar, kitaplar için yaşarlar. Kitaplardan faydalanmak isteyenlere de canı gönülden hizmetle mükelleftirler. Zira, ‘Kütüphane Dervişleri’ bilirler ki kütüphaneye gelenler ‘aşık’, aradıkları kitaplar ise ‘maşuk’tur. Kütüphane Dervişlerinin vazifesi aşık ile maşuk arasındaki muhabbetin tesisini kolaylaştırmak ve ‘müşterek bir zevk hali’nin oluşmasına hizmet etmektir.

Kuzey Amerika, Avrupa, Rusya ve Japonya’da kütüphane çalışanlarının kondisyonu, ‘kitaplık dervişi’yle tam örtüşmese de, yine de, kitaplardan faydalanmak isteyenleri memnun edecek düzeydedir. Ülkemizdeki durum ise ne yazık ki tam bir faciadır. Kütüphanelerimiz 1960’ların sonundan bu yana geçen yaklaşık 45 yıl boyunca, her geçen gün, ne yazık ki, daha da kötüye gitmiştir.

Bunun en önemli nedeni, kütüphane çalışanlarının büyük kısmının kitaptan, kitap okumaktan ve kitap okuyanlara hizmet etmekten hoşlanmamasıdır. Diğer birçok yapısal-köklü-tarihi handikapla da birleşerek, kitap sevgisine karşı adeta yok edici bir ‘voltran’ oluşturan bu husus, kütüphanelerimizin, bir nevi, ‘ziyaretçisi olmayan mabed’ler olarak temayüz etmesinin en göze çarpan nedenlerindendir.

Kütüphane çalışanlarımızın, Ali Emiri Efendi gibi bibliyofillere hakim olan ‘kütüphane dervişi’ kipinde yaşamalarını ummanın, beklenti çıtasını çok yukarıya koymak olduğunun farkındayım. Lâkin, çok değil, 9 yıl sonra, 2023’te, dünyanın en ileri 10 ülkesinden birisi olacağı iddiasını dillendiren bir ülkenin kütüphanecilerinin de, günümüzdeki cari hallerinden çok daha ileri-kaliteli-eğitimli-istekli-motive bir düzeyde olmalarını ve hiç olmazsa Yeni Zelanda, Kanada, İsveç ya da Avusturya kütüphanecileri ayarında hizmet üretmelerini beklemek de hakkımız olsa gerektir.

12 - Bazı kişilik özellikleri

Saman alevi gibi parlayan bir öfkeye sahip olan Ali Emiri, fikren karşıt olduklarıyla giriştiği polemikler ve kendisine haksızlık edenlere karşı sergilediği tutumlar dışında, son derce de nazik ve mültefit biriydi. İltifata ise hiç ama hiç dayanamaz; hele de pohpohlanmaya bayılırdı. ‘Emir-i Mülk-i Sühan’, Üstad-ı Azam’, ‘Fazıl-ı Muhterem’ gibi abartılı hitaplar onun en ziyade meftunu olduğu yaklaşımlardı. Hele de bunlar, şayet, mevki makam sahibi kişiler, alim, edip ve ulemadan eşhas tarafından dillendirilmişlerse, Ali Emiri Efendi adeta çocuklar gibi sevinir ve bu hitapları olabildiğince çok kişiyle paylaşırdı.

‘Hafız-ı Kütüp’ ve ‘Kütüphane Müdürü’ gibi dönemin yaygın tabirleriyle başı oldum olası hoş olmamış olan üstat, kendisine ‘kütüphane nazırı’ denmesini tercih ederdi. ‘Millet Kütüphanesi Nazırı’ ibaresini içeren gösterişli mührünü bütün resmi yazışmalarında kullanmaktan hususi bir haz alan Ali Emiri için yegâne alış veriş olayı kitap almaktı. Bunun dışında, evine bir gün bile bir somun ekmek almadığı, ya da bunu becerecek pratiklerden yoksun olduğu, hakkında speküle edilen anekdotlardandır.

Haftanın belirli 3 gününde sahaflara uğrayan Ali Emiri Efendi, her biri çok samimi dostu olan sahaf esnafının onun için özel olarak ayırdığı eserleri toplar, akabinde de, bunların üzerinde çalıştıktan sonra, onları Millet Kütüphanesi’nin kartotekslerine ekleyerek, mezkûr kütüphanenin ilgili rafındaki yerlerine transfer ederdi. Sahaflara yaptığı programlı ziyaretlerinden eli boş döndüğü gün çok mutsuz olan Ali Emiri Efendi, koleksiyonuna ekleyeceği anlamlı bir eseri bulamamanın yol açtığı stresin tetiklediği sert bir migren atağının pençesine düşerek dönerdi evine.

13 - Divan-ı Lügati’t-Türk’ü keşfetmesi Ali Emirinin en büyük hizmeti olmuştur

Türk kültürünün başyapıtı sayılan Divân'ı Lügât-it Türk'ü dünyaya kazandıran Ali Emiri efendi olmuştur. Bu benzersiz ve paha biçilemez kıymetteki eserin Ali Emiri tarafından keşfi neredeyse polisiye filmlerine konu olacak cinstendir.

Hadiseyi kamuya mal eden Muallim Kilisli Rıfat Bilge’dir. Rıfat Bilge, Eylül-Ekim 1945’de Yeni Sabah’ta tefrika ettiği yazılarında, bu enteresan keşif olayını ayrıntılarıyla aktarmıştır.

Mezkûr kitabın varlığı ve içeriğine dair tafsilat, asırlardır, adeta bir efsane gibi, kulaktan kulağa aktarılmış olmasına karşın, Türk-Osmanlı medeniyet havzasında, bu anıtsal eserden ilk bahseden Katip Çelebi olmuştur. Onun, Keşfü’z zünun isimli önemli eserinde, Kaşgarlı Mahmut’un, Türkçe’nin hem bilimler, hem sanatlar ve hem de gündelik konuşma bağlamında Arapça’dan geri olmadığını ispatlamak adına kaleme aldığı eserinin içeriğinden bahsetmesi, onu tetkik etmiş olduğu şeklinde yorumlanmıştır.

Katip Çelebi’den neredeyse 300 yıl sonra, bu eseri görmek, görmekle de kalmayarak, satın alarak Türk kültür dünyasına kazandırmak Ali Emiri Efendi’ye nasip olmuştur.

Üstat,  sahaflara uğradığı bir gün, mûtat olduğu üzere, Sahaf Burhan’a uğrar. Ali Emiri Efendi ‘Bir şeyler var mı?’ diye sorunca sahaf ‘Bir kitap var ama sahibi 30 (altın) lira istiyor’ der. Ali Emiri ‘aman ne diyorsun, bu bir servet, o paraya eli yüzü düzgün bahçeli bir ev alır insan! Neymiş bu, kiminmiş, kim satıyormuş?’ diye feveran edince, sahaf Burhan Bey, olayın ayrıntılarını paylaşır: ‘Bu kitap 1 haftadır bende. Yüklüce bir paraya Maarif Nazırı Emrullah Efendiye satarım diye düşünüyordum. Ona götürdüm. O da ilmi encümenine havale etti. 1 haftalık tetkikten sonra 10 lira teklif ettiler. ‘Kitap benim değil, başkasının ve 30 liradan aşağıya da satmıyor’ deyince ‘Biz o paraya bir kütüphane alırız, istemiyoruz, al kitabını’ diye iade ettiler’

Lügat'taki meşhur harita.
Sözüne burada virgül koyan satıcı, özel bir yerde sakladığı kitabı incelemesi için üstada verir.  Kitabı önce umursamaz bir edayla tetkike başlayan Ali Emiri, hemen akabinde boğazını temizlemeyip, ayağa kalkar. Mimik ve jestlerinin satır aralarını okumaya ehil birisinin, Ali Emiri’nin surat ifadesinin yavaş yavaş değiştiğini, ve, yüksek tansiyondan dolayı sürekli pancar gibi kırmızı olan suratının ve boynunun renginin de giderek solarak, adeta kül rengine tahvil olduğunu anlaması işten bile değildi. Lâkin sahaf Burhan, o çapta, o kalitede, o kalibrede ve o grado bir insan sarrafı değildi. Bu yüzden de, ne muhatabının gark olduğu derin heyecan kasırgası yüzünden kalp çarpıntısıyla yaprak gibi titrediğini ve ne de, alnından aşağılara doğru ağır ağır süzülen soğuk ter damlalarını fark ettirmeden silmeye çalışmasını algılayabilmişti.  Ali Emiri ise, bir taraftan kendisini toparlamaya çalışırken, diğer yandan da ‘Allah’ım ne inanılmaz bir şey bu böyle: Türk kültürünün en büyük hazinesi; efsanevi sözlük elimde işte’ diye düşünmekte, ve, onun için biçilen 30 lira edere ‘çok pahalı!’ diye tepki veren maarif nazırıyla, onun görevlendirdiği ‘ilmi heyet’in derin cehaletine için için gülmekteydi.

Yaptığı kısa tetkikat sonunda, elindeki kondisyonu yorgunca, sayfaları ise dağılarak sırası karışmış halde olan eserin Divan-ı Lügat’it Türk olduğundan artık iyice emin olan üstat, kendisine satmaya çalıştığı eserin, dünyada eşi benzeri olmayan bir kültür hazinesi olduğunu anlamaması için, sahafa alabildiğine sakin gözükmeye çalışmakta, bir taraftan da, sayfalarını çevirdiği yazmayı, satın alma kararı vermiş bütün bibliyofillerin standart tavır olarak sergiledikleri ‘değersizleştirme-itibarsızlaştırma’ operasyonuna tâbî tutmaktaydı:

20. asrın başlarında Beyazıt'taki Sahaflar Çarşısı'nda bir sahaf tezgâhı.
‘Eser çok yorgun, üstelik dağınık; sayfaları eksik de olabilir. Hem de müellifini çıkaramadım, Kaşgarlı bir zat imiş, ismi de Mahmut mu ne, öyle bir şey işte. Anlayacağın Sarı çizmeli Mehmet ağa bu müellif! Ben sana maariften 5 lira fazla teklif ediyor ve 15 lira öneriyorum’ der.

Ali Emiri’nin ilgisinden memnun, ancak, onun fiyat kırma tutumunda da rahatsız olan sahaf, kitabı konsinye olarak elinde tuttuğunu, 30 liradan bir kuruş aşağıya satmaya mezun olmadığını, bu meblağı veren olmazsa, onu sahibine iade edeceğini söyleyerek devam eder sözlerine:

‘Kitap, Maliye Nazırı Vani Oğullarından Nazif Paşa’nın ailesinden yaşlı bir hanıma aitmiş. Sıkıştığı için, Paşanın tembihi üzerine ve onun biçtiği bedelle, 30 liraya satmak istiyormuş. Dediğim gibi, 29 altın lirayı bile kabul edebilecek durumda değilim’. Lâkırdısının burasında, adeta ‘kifayet-i pazarlık’ dercesine kitaba doğru hamle eden sahaf Burhan’ın bu kararlı tutumu, dünyaca ünlü bibliyofil Ali Emiri Efendi’nin anında taktik değiştirmesine neden olur.

Üstat, ‘işte şimdi işin rengi değişti’ diyerek, çok nadir ve çok kıymetli bir yazmayı ele geçirmenin arifesinde her daim yaptığı üzere tulûata başlar: ‘muhtaç, yaşlı ve yalnız bir kadına yardım hem şer’en, hem de beşeren vazifedir, öyle değil mi ama? Evet, pahalı mahalı, ama, ne yapalım, Osmanlıya hızmet etmiş bir paşazadeye yardım etmiş olmak için bile almak lâzım bu yorgun ve meçhul kitabı, öyle değil mi mirim? Peki öyleyse, borca girmek pahasına alıyorum onu, bana başka çıkar yol bırakmadın zirâ’.

Lâkin, üzerinde sadece 10 (altın) lira vardır. Kitabı bırakarak parayı tedarike gitse Burhan Beyin onun bu yokluğunda tamahkârlık edip, onu, kıymetini bilen birisine daha pahalıya satabilme ihtimali gözden ırak tutulmaması gereken bir tehdittir. Öyleyse, bu riskli yol tercih edilmemeli, kitabı asla elinden bırakmamalıdır. Sahaf Burhan, veresiye kitap veren esnaftan olmadığından tek yol kalmaktadır. Ali Emiri Efendi kitap elinde dükkânın kapısına çıkar ve duaya başlar: ‘Allah’ım, ne olur dostlarımdan birisi şimdi buradan geçsin ve beni bu müşkül vaziyetten kurtarsın’.

‘Allah yüzüne bakar’, duası kabul olur ve, 1-2 dakika içinde, ahbabı, eski Darülfünun edebiyat muallimi Faik Reşat Bey dükkanın önünden geçiverir. Ondan 20 lira borç ister. Dostunda 10 lira vardır, onu alır ve hocayı bakiye 10 lirayı bulması için ikna eder. Parayı tedarik eden Faik Reşat Bey kısa zamanda döner ve ödeme tamamlanır. Satıcının talebi üzerine 3 lira da bahşiş bırakılır.

Türk fikir hayatının şah eseri, 'Baş Yapıt (Opus Magnum)'ı artık bulunmuştur ve Ali Emiri Efendinin ellerindedir; diğer bir deyişle, emanet artık ehlindedir.

Ziya Gökalp
Ali Emiri elde ettiği bu muhteşem zaferden öylesine sarhoş olmuştur ki, önüne gelene olayı anlatır. Kitabın epeydir peşinde olan bir başka zat ise, dönemin güçlü simalarından, Türkçülüğün teorisyeni Ziya Gökalp (1876 - 1924)’tir. Koşa koşa Ali Emiri’ye giden Gökalp; kendisinden zerrece haz etmeyen üstadın çok soğuk ve adeta istiskal eden tutumu üzerine, darılarak ayrılmak zorunda kalır. Kitabı, piyasada dolaşan söylentilere göre 30 (altın) lira olan maliyetinin100 misli, hatta 500 misline satın almayı kafasına koyan dönemin muktedirlerinden Gökalp, kitabı görmeye bile muvaffak olamamıştır.

Gördüğü muameleyle onuru kırılsa da, Lügat için yeni hamleler peşinde olan Gökalp, bu kez de, Ali Emiri’nin hatırını kıramayacağı 2 çok önemli zatı, üstadın baba dostu olan Diyarbakır mebuslarını aracı yapar.  Ama nafile, onlar da kitabu bile göremeden ayrılırlar üstadın evinden.

Ali Emiri’nin ardından, ulemadan kitabı ilk gören Muallim Kilisli Rıfat Bilge’dir. Rıfat Bilge Emiri’nin evinde 2 ay boyunca hummalı bir çalışmaya girişir, eserin dağılmış sayfaları toparlar, onları sıraya sokar. Bu operasyon sonunda, kitabın tamam olduğu ortaya çıkar.

Lügat için, başta İngiltere, Fransa, Almanya ve Macaristan merkezli olmak üzere, çok sayıda yabancı enstitü, üniversite ve vakfın, 100,000 (altın) liraya kadar teklif götürdükleri, ancak, her seferinde, Ali Emiri Efendi’nin ‘olmazzz, zirâ, atık o Millet Kütüphanesinin bir parçasıdır ve milletime aittir!’ diyerek, teklif sahiplerini kovaladığı şeklindeki iddia, döneminin en gözde dedikodularından birisi olarak dilden dile aktarılmıştır.

Kitabı satmaya kimselerin razı edemediği Ali Emiri Efendi, araya sadrazam Talat Paşa girince, hiç olmazsa, lügatin basılmasına muvafakat verir. Bu suretle de, Türk kültür hayatını sonsuza kadar değiştirecek olan, asrın değil, bin yılın buluşu, en anlamlı ve en doğru şekilde değerlendirilmiş, ve, Türkçenin gramer ve kamusu, kendisini ana dil bellemiş milletiyle bir daha ayrılmamacasına kenetlenmiştir.

14 – Kâşgarlı Mahmud ve asarı


Yeri gelmişken, Kâşgarlı Mahmud'a ve asarına dair muhtasar da olsa, bilgi veren bir parantez (bahis) açmakta fayda mülâhaza ediyorum. 

Kâşgarlı Mahmud.
Hem kendi asarında ve hem de çeşitli kaynaklarda yer alan bilgilere bakılacak olursa o, esas olarak XI. yüzyılda yaşamış; Mâverâünnehir muhitinde ve Karahanlı kültür dairesindeki medreselerle, ilme ve maarife dair diğer müesseselerde gerçekleştirilen yüksek tedrîs ile, dönemin ulemasının eserlerinin lisanının Arapça olması karşısında, Türkçenin yeterliliğini savunmak maksadıyla, Türk dilinin ilk sözlüğü olan Dîvânü lugāti’t-Türk’ü ve yine Türkçenin ilk gramer kitabı olan Kitâbü Cevahiri'n-nahv fî lugâti't Türk'ü telif etmiş, asarı bize intikal eden bilinen ilk Türk kökenli Türk dili araştırmacısıdır. Kâşgarlı olarak anılsa da, doğum yeri aslında Barsgan'dır. 

Doğum ve ölüm tarihleri hakkında çeşitli rivayetler ve kayıtlar mevcuttur. Buna göre o 1008 ilâ 1038 yılları arasında doğmuş, uzunca bir hayat yaşadıktan sonra 1090 ilâ 1126 tarihleri arasında vefat etmiştir. Sasanilerin hüküm sürdükleri coğrafyada fetihler gerçekleştiren soylu bir sülaleden, dönemin emirlerinden gelen Kâşgarlı Mahmud, ailesine yönelik bir katliamdan kaçarak 1057'de Bağdat'a siyasi sürgün olmuştur. Ardından Türkçenin çeşitli lehçelerinin konuşulduğu coğrafyalarda uzun boylu tetkikler yaparak notlar almış ve 1077'de tekrar Bağdat'a giderek eserini orada vücuda getirmiştir. Türkçeye ve Türk kültürüne olan benzeri olmayan hizmetleri, onun başta Kırgızlar, Türkmenler, Kazaklar ve Uygurlara mensup olan onlarca Türkik kavim olmak üzere, Türk aleminin hemen her boyu tarafından sahiplenilmesine neden olmuştur.

Yukarıda zikrettiğim Türkçenin kurallarına ve gramerine dair bilinen ilk eser olan Kitâbü Cevâhiri'n fi lugâti't ne yazık ki kayıptır. Öte yandan, sözlükte kendisine yapılan atıflar sayesinde, bu esere dair, sınırlı da olsa, bilgimiz vardır. Her iki eserin gerçekten çok zorlu olduğu anlaşılan yazılma süreçlerinin arkasındaki motivasyonun, Büyük Selçuklu İmparatorluğu'nun yükselme devrine tekabül eden bir ideolojik ve kültürel hegemonya inşaasına katkı vermek olduğu sanılmaktadır. Kâşgarlı Mahmud'un Hz. Muhammed'in hadislerine atıfla Türklüğü yüceltmeye çalışması, Türklerin nizâm-ı âlem'i sağlamak hususunda tarihi bir misyon sahip olduklarının altını çizerek 'fezâil-i Etrâk' literatürünü zenginleştirmesi bu çerçevede ele alınınca yerli yerine oturmakta ve anlam kazanmaktadır.

D'ivân, kelimelerin sadece karşılıklarını vermek ve yeri geldikçe de bazı gramer kurallarına işaret etmekle yetinen bir eser değildir. O, Türklerin kültür, etnoloji, etnografya, folklor, mitoloji, coğrafya, töre, atasözleri, edebiyat, felsefe, spor, yeme - içme kültürü, tababet, famakoloji gibi hayatın hemen her alanındaki entelektüel mirasına dair olan çok zengin bir varlık alanını kuşatan bir Türkiyat ansiklopedisi mahiyetindedir. Öte yandan, Dîvân'da yer verdiği şiirler, Kâşgarlı Mahmud'un hem iyi bir şair ve hem de titiz bir şiir derleyicisi olduğuna hükmetmemize neden olacak vasıflardadır.

Muhitinde ne halefi ve ne de selef olmayan; aniden ve birdenbire, adeta 'uzaydan düşmüş'çesine, Türk ilinde beliriveren Kâşgarlı Mahmud, Batı Medeniyet Dairesi'nde bile örneklerine ancak asırlar sonra rastlanabilecek olan bir mukayeseli diller uzmanıdır. 

Kâşgarlı Mahmud için açtığım bu parantezi, onun kayıp eseri olan Türkçenin ilk gramer kitabı Kitâbü Cevahiri'n-nahv fî lugâti't Türk'ü, her nerede ise, oradan bulup çıkaracak yeni bir Ali Emiri'nin bir an evvel çıkmasını yürekten dileyerek tamamlıyorum. 

15 - Diz çök şimdi önünde Emiri Efendi’nin

Bu etüdü, kendisi de bir bibliyofil olan yazarının, tarihimizin en büyük bibliyofilinin önünde, Yahya Kemal Beyatlı’nın, ‘Eski Şiirin Rüzgârıyla’ adlı eserindeki Ali Emiri Efendiyle ilgili dizelerini paylaşarak sergilediği ihtiram duruşuyla kapatalım:

Muhtaç isen füyûzuna eslâf pendinin
Diz çök şimdi önünde Emiri Efendi’nin

Âmid, o şehr-i nur, öğünsün ile’l-ebed
Fazl-ü faziletiyle bu necl-i bülendinin

İklim-i Rûm’u gezdi otuz yıl taraf taraf
Bir maksadıyle tab’-ı nefâ’is-pesendinin

Yahya Kemal Beyatlı
(1884 - 1958)
Yekpâre nur olan bu kütüphâne-î nefis
Yekpâre servetiydi bu âlemde kendinin

Ecdâd-ı pâkimiz gibi vakfetti millete
Hayranı oldu halk, eser-î bîmenendinin

Yâ fahr-i kâinât, sen îfâ et ecrini
Divân-ı kibriyâ’da bu şark encümendinin

Evet, Yahya Kemal Beyatlı'nın gayet veciz bir şekilde dillendirdiği üzere 'ölmek değildir ömrümüzün en feci işi, müşkül budur ki ölmeden evvel ölür kişi'. Ali Emiri Efendi, medeniyetimize, kültürümüze, insanımıza yaptığı hizmetlerle unutulmazlar arasına yazdırmaya muvaffak olmuştur ismini. Bu hakir satırların müellifi, 'Üstad, Muallim, Hoca' bildiği Büyükler'inin sözünü dinler; o vakit, Yahya Kemal'in dizelerini emir telâkki etmem icap eder tabiatıyla. İşte bu yüzden, Kalkıyorum bu metni tamamlarken ayağa ve Ali Emiri Efendi'nin azîz ve muhterem hatırası önünde diz çöküyorum a cânım efendim!


16 - Eserleri: 

a - yazdığı eserler (basılanlar):


***Levâmiu’l-Hamîdiyye (İstanbul 1312); 
***Cevâhirü’l-mülûk (Osmanlı padişahlarının şiirlerini toplayan bu eserin sadece ilk fasikülü yayımlanmıştır, İstanbul 1319); 
***Tezkire-i Şuarâ-yı Âmid (Diyarbakır’da yetişen 217 şairin biyografisini ihtiva eden bu eserin yetmiş üç şairi içine alan sadece birinci cildi yayımlanmıştır, İstanbul 1327); 
***Mardin Mülûk-i Artukıyye Târihi ve Kitâbeleri ve Sâir Vesâik-i Mühimme (Ferdî Kâtib adıyla, İstanbul 1331); 
***Ezhâr-ı Hakîkat (İstanbul 1334); 
***Osmanlı Vilâyât-ı Şarkıyyesi (İstanbul 1334); 
***İşkodra Şâirleri; 
***Yanya Şâirleri; 
***Diyarbekirli Bâzı Zevâtın Terceme-i Halleri; 
***Yemen Hâtırâtı; 
***Osmanlı Şâirleri; 
***Mir’âtü’l-fevâid.
Bunların yanı sıra bir el yazması divan ile, bir kısmı kaybolan 30 civarında basılmamış eseri daha vardır.

b - Yayımladığı eserler:

***Lütfi Paşa’nın Âsafnâme’si (İstanbul 1326); 
***Bayâtî Hasan b. Mahmûd’un Câm-ı Cem-âyîn’i (İstanbul 1331); 
***Gıyâseddin Nakkaş’ın Acâibü’l-letâif’i (İstanbul 1331).

c - Çıkardığı dergiler:

***Osmanlı Târih ve Edebiyat Mecmuası (31 Mart 1334 Eylül 1336 arasında 31 sayı; 
***Târih ve Edebiyat adıyla 31 Ağustos 1338 31 Kânunuevvel 1338 arasında 5 sayı);
***Âmid-i Sevdâ (1908-1909, 6 sayı). (M. Serhan Tayşi, İslâm Ansiklopedisi, bknz. kaynakça).

Seçilmiş kısa kaynakça:

(i): Sultan Reşat'ın Çanakkale Gazeli için bknz.
http://www.haberturk.com/yazarlar/murat-bardakci/1056498-tam-yuz-sene-boyunca-gizli-kalmis-gunlugun-buyuk-bir-sanatciya-uzanan-oykusu
(ii): Kâşgarlı Mahmud için bknz. İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı yayını, 2002, cilt 25, sayfa 09 - 15, Ömer Faruk Akün.
(iii): Ali Emiri Efendi için bknz. İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı yayını, 1989, cilt 2, sayfa 390 - 391, M. Serhan Tayşi.
(iv): Millet Kütüphanesi için bknz. İslâm Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı yayını, 2005, cilt 30, sayfa 70 - 71, Mehmet Serhan Tayşi - Mustafa Birol Ülker.
(v): Cevahir’ül-Müluk, Ali Emiri Efendi, Kubbealtı Neşriyat;
(vi): Esami-i Şu’ara-yı Amid, Ali Emiri Efendi, Yeni Zamanlar Neşriyat;
(vii): İşkodra şairleri ve Ali Emiri’nin diğer eserleri, Hakan T. Karateke, Enderun Kitabevi;
(viii): Yemen Hatıratı, Ali Emiri, Hece yayınları;
(ix): Ali Emiri’nin izinde, M. Serhan Tayşi, Timaş Yayınları;
(x). Hakikat çiçekleri – Ezhar-ı hakikat, Ali Emiri, Kaynak Kitaplığı;
(xi): Ayaklı Kütüphaneler, Dursun Gürlek, Kubbealtı Neşriyatı;
(xii): Ali Emiri Efendi ve dünyası – Ali Emiri Efendi and his world, sergi katalogu, Türkçe-İngilizce, Pera Müzesi yayını;
(xiii): Osmanlı Doğu Vilâyetleri – Osmanlı Vilâyât-i Şarkiyyesi, Ali Emiri Efendi, Babıali Kültür yayını;
(xiv): Ali Emiri’nin gözüyle Diyarbakırlı şairler, Abdurrahman Adak, Kent Işıkları yayını;
(xv): Ali Emiri Efendi, (cd), yapımcı: Ayşe Böhürler, seslendiren: Cemal Hünal, Kültür ve Turizm Bakanlığı Yayını.

Yorumlar

  1. Harika bir yazı sağ ol Ziyaver Bey
    Celal Öcal

    YanıtlaSil

Yorum Gönder