000) epilogue: nedir yani, nedir, ne?!?
Birçokları gibi bana göre de şiir, temel komponentleri, kurucu âmilleri ilham, içgörü, istidat, emek olan antitelerden bir antitedir; sayısı epeyce çok anlatı türlerinden biri yâni.
Bu fundamentallerden, bu temel koyucu unsurlardan (yola çıkış noktası, ateşleyicisi, işaret fişeği ilham ve içgörü de olsa) baskın olanı emektir.
Anlaşılmak adına egzajere ederek dillendiriyorum: emek, yukarıda referans verdiğim dört bileşenli mimarinin minimum %51'ini oluşturur ya da (temel taşıyıcı bileşen olan) orta direğini.
001) haykırdı turkuaza kaçan bir delirium nidâ: IŞIK OLSUN illa!
002) muktedir zulmünü sevdi, sev zulmünü muktedirdi / foton dolanık ikizinden korkdu, kork dolanık ikizinden fotondu.
003) şey olsun temel ve yalın; her yere yayılan ve şey here dönüşebilen yeş.
004) bağ içeriyor mu anlam, an içeriyor mu bağlam / tasa kaynağına koşmalı, koşma kaynağına tasalı.
005) birleşsin kâdim basitler, örüntüler olsun karmaşık ve dirilsin arketipler.
006) an özlediği yarınmış, yarın özlediği anmış / gödel dedi: 'esas eksiklikdir', eksiklik dedi: 'esas gödel'dir'.
007) tamamlansın nâtamam, noksan sâkıt olsun ve olmasın ol(a)mayan.
008) şiir şeydir şairce, şair şeydir şiirce / bu ki muntazam mazmunludur, mazmunlu ki muntazam budur.
009) nazmım ki mazmunludur ve gayrimuntazam / naz etme eyy Nâzım, söyle ama: nedir nazım?
s0N) cümlesini var ettiyse SÖZ, öncesinde ne önce vardı, ne ışık, ne de töz!
004) manzum ve mazmunun ne var ardında?
Şiirimi kurarken şunları amaçladım / plânladım / düşündüm / kurdum / yazdım / yaptım:
a) manzumem bir terkiptir ve iç içe geçmiş dört şiirden mürekkeptir ve bunların ne şekilde okunmaları gerektiğine dair bir yönergem de vardır elbet(iv).
b) manzum metnimi örerken yola çıkış noktam / ilham kaynağım olan iki dekonstrüktivist & semi-palindromik cümleden oluşan minnak fragmandakinden daha fazla sayıda (en az on tane) aynı nitelikte cümleyi içermeli idi şiirim. Üstelik benim cümlelerim ilham kaynağım olanlara nazaran daha geniş afakı kucaklamalı, derin olmalı çok daha, felsefi ve kozmik ve illâ fazla daha her bakımdan.
c) evet, ilham, içgörü şiir nam işin ELİF'idir, yâni ALFA'sı; geri kalan diğer hepsi ise taa OMEGA'ya değin, debelenmektir, uğraşmak, ter dökmek ve çalışmak. Ki, bu daha önce işaret ettiğim üzere, şiirin kurucu komponentlerinin oluyor minimum %51'i. Böyleyse bu; yazmalı, bozmalı, kırmalı, eklemeli, parçalamalı, bütünlemeli, eksiltmeliyim ki her bir uzvunu metnin, kan ter içinde kalalım o ve ben ve o metin olsun sonunda bir şiir.
d) her cümlem dilimin derinliğinden devşirilmeli, persona litteraria'mın yurdunun enginliğinden beslenmeli.
e) 'Korkdu' ve 'eksiklikdir' kelimelerini, Türkçe'nin ses uyumuna aykırı olmalarına karşın, metindeki aliterasyonu (seci) pekiştirmek için ve elbette ki kurmaya çalıştığım argümanın, ilham kaynağım olanlar gibi semi-palindromik karakterde olmasını sağlamak adına taammüden tercih ettim. Böylelikle şiirimin ilgili kısmındaki ritm ve armoni unsurunu güçlendirirken, yanı sıra mezkûr dizemin iskeletinin yakınsamasını sağladım anastas mum satsana söz öbeğinin mimarisine.
f) Türkçenin müesses nizamını, konvansiyonel mimarisini, verili - aktüel sentaktik - gramatik kurgusunu metnin bir çok yerinde esnetirken (ihlâl ederken) buna karşı geliştirilebilecek ofansif hamleleri (potansiyel itirazları) önceden göğsümde yumuşatmak adına 'gödel dedi: 'esas eksiklikdir', eksiklik dedi: 'esas gödel'dir' dizelerini attım ateş hattına ve de sahne ışıklarının altına. Mantık - matematik - felsefe disiplinlerinde yeterli okumalar yapmamış okuru okunulan satırlara yabancılaştırmamak adına daha ileri açıklamalara (teknik detaylara) girmeden şu kadarını söyleyeceğim: Kurt Gödel, Eksiklik Teoremleri ile matematiğin aritmetik türü aksiyomatik temelli alt kırılımlarının eksik olduğunu kanıtladı. Bu keyfiyet, matematikle benzer mahiyette olan mantığın ve bunların üzerinde yükselen bütün [doğa bilimlerinin ve yanı sıra, beşeri ve sosyal bilimlerin nicelleştirilmiş / matematize edilmiş halleri (bir beşeri ya da sosyal disiplinin lafzı yorumunun formül ve denklem setlerine tahvil edilmesine işaret eden şu indirgeme halleridir kastettiğim: ekonomi >>> ekonometri, sosyoloji >>> sosyometri, arkeoloji >>> arkeometri, psikoloji >>> psikometri, antropoloji >>> anropometri) vb.] bilim disiplinlerinin de eksiklikle malûl olduklarını îmâ eder pekalâ bize. Hal böyle olunca da özelde sentaktik, genelde ise gramatik kozmosların eksiklikten muaf olmadıkları rahatlıkla söylenebilir. Türkçe'nin sessiz uyumu temelli bir kaidesi başta olmak üzere kimi antitelerini esnetmekte bir beis görmemem bundandır.
g) İsim ve sıfatları fiilleştirirken ve simetrik dönüşümleri, tersinmeleri ve evirmeceleri kullanırken birden çok amacım vardı. Bunların en dominatör olanlarını paylaşıyorum: 1* metnimin içerdiği sembolizmayı pekiştirmek, 2* birbirine bakan iki aynada oluşan sonsuz görüntülerin labirentine benzeyen bir dilsel uzay-zaman sürekliliği yaratmak ve okuru bunun içine çekerek (çok kısa bir süre için de olsa) kurduğum kozmosla onu kuşatmak, 3* Bahse konu labirentte giren okura (klasik retorikteki chiasmus ve - kelime bazında olmasa da cümle temelinde olmak kaydıyla - pseudopalindromik (semi-palindromik) semantik tesirini oluşturarak) bir yankı odasında yaşadığı hissini geçirmek, yanı sıra oluşan kapanmışlık halinin ve kendi üzerine katlanmışlık tablosunun neden olabileceği belirgin bir klostrofobi atmosferi yaşatmak(v). Ne kadar becerdiğimin nesnel kritiği muhatabının işidir kuşkusuz.
h) Tamamına ve fakat bilhassa da 1), 3), 5), 7) ve S0N) numaralı dizelerine yedirdiğim metafizik îmâlar, mistik dolayımlar ve kozmik metaforlar üzerinden kurduğum metin şunu haykırmakta çığlık çığlığa: 'bitimsiz boyutlara sahip bir coğrafyayım, limitsiz bir hafıza ve vahim derecede eksik ve kusurlu bir sonsuz. her şeyi tamamlayan ben biliyorum, imkânsızdır tamamlanmam.' Bu alt metinler, bu protagonist (ve yer yer de antagonist) temalar Kurt Gödel'in bahsettiğim Tamamlanmamışlık Teorileri'nin, Albert Einstein'ın özel ve genel görelilik kuramlarının, Erwin Schrödinger'in kuantum dalga mekaniği yorumunun ve What Is Life? sorgulamasının, Edward Witten'ın süper sicim teorisi ve m(embran)- teorisi yaklaşımlarının, Sir Roger Penrose'un platonik bir anlayışla kurduğu kozmolojisinin ve sıraladığım bu teorik gayretleri son üç on yılda yorumlayan başta Brian Greene olmak, bilim insanları ve felsefecilerin müktesebatlarının metnim üzerindeki izdüşümleridir, bütün bu bitimsiz külliyata dair yapabildiğim mütevazı okuma ve tefekkürün zavallı ve aciz âsarımdaki silik izleridir, dâhîlerin dizelerime (ve onları açıklayan teorik ve deskriptif argümanlarıma) sızan gölgeleri yâni onlar.
i) Şunu da eklemez isem bu bahis nâtamam olur: satırlarımın kimi yerlerde negatif ontoloji ve negatif teolojinin argümantasyonlarına göz kırptıkları inkâr edemeyeceğim bir epistemik hakikattir.
j) Ve hiç kuşkusuz sıraladığım bütün bu faktörlerin yanı sıra nazım mahiyetli metnim (ve mezkûr manzumeyi açıklayan iddialarım), nazmın / şiirin (ve onları şerh eden nesir kısımların) kendisine dair konuşması, bir diğer deyişle kendi üzerine katlanarak, kendi kendisine referans vererek (bir kez daha ve tekraren birbirine bakan aynalarda oluşan simetrik ve sonsuz görüntüler seti benzeri) bakışımlı bir asıl - kopya (simülakra) düalitesi oluşturması hasebiyle, pekâlâ, (yer yer yapısalcı, kimi kısımlarında da post-yapısalcı izlerde ve izleklerde ilerlemesi yüzünden) bir post-modern anlatı teşebbüsü olarak da tarif, tasnif ve tavsif edilebilir diye düşünmekteyim.
k) Bu bahsin b) bendinde bu metnin kendisinden mülhem olduğu 'İş ciddiye bindi. Bin ciddiye işdi.' dizeleriyle aynı tekniğe sahip en az 10 dize üretmek için yola çıktığımdan bahsetmiştim; lâkin ben metni yazdıkça (her metin üretme sürecimde olduğu üzere), bakışımlı olarak metin de beni yazdı ve tabii kendi kendisini de. Öyle ki, şiirimin, bir şiirin muhayyel - mutasavver - ideal bir manzuma yakınsayabilmesi için uyması gereken temel algoritmayı da içermesi gerektiğini anladım [anladığım aslında böyle bir algoritma olmadığı (olamayacağı hatta) ve olsa bile onu hayata geçirmenin mümkün olmadığı idi]. Bu birbirini reddeden çelişik hallerin kompleks manzarasına tekabül eden poetikama en ziyade yakışan başlık da zannımca 'şair'çün decalog' olurdu tabiatıyla. Bu başlığı haiz metnin [başlık - içerik uyumu prensibi gereği (ekşi sözlük moderasyonunun çınlasın kulakları] maksimum 10 kıtadan / paragraftan oluşmak zorunda oluşu, beni icat ettiğim çok sayıda pseudopalindromik dizenin, ikişerli kıtalar halinde tertiplenmiş olan sadece sekizini içermesi gerektiğine teknik olarak ikna etti. Son kıtanın sıra numarası olarak (010) yerine (s0N) imini kullanırken 'çınlasın kulakların ey Viyanalı Yalvaç!' diye haykırarak içimden, minik bir söz oyunu daha oldum yapmış.
l) Son bir izahat da şu olsun: 'naz etme eyy Nâzım, bana de: nedir nazım?' şeklindeki paragrafı sadece 'naz - nazım - Nazım' triosunun kulakta oluşturacağı aliterasyona ve semantik ve sentaktik ritm ve armoniye katacağı renk ve zenginliğe ram olarak / meylederek kattığımın düşünülmesin hiç istemem doğrusu. Muhatabını kompleks mahiyetli çok sayıda alt metne yönlendiren on paragraflık metnimin / anlatımın / şiirimin kuşandığı bütün o iddialı entelektüel perspektif ve duruşu böylesi bir basitliğe kurban etmem söz konusu dahi olamaz. Türkiye Toplumsal Formasyonu'nda genişçe bir kesim 'Nazım = ŞAİR' denkleminin poetika kozmosundaki müzakerelerde çalıştığına inanmaları da değildir o dizenin mevcudiyet sebebi. Bahse konu dize, 'haykırdı turkuaza kaçan bir delirium nidâ: IŞIK OLSUN illa!' dizesinin yazılmasından sonra kendisini metnin finaline yakın bir topoğrafyada konumlanacak şekilde yazmaya icbar etmiştir beni. Anlatıdaki varlığının esbabı mucibesi budur ve bundan ibarettir.
m) Bilişsel sistemimin nörolojik mimarisini oluşturan sinir yolaklarımda (bilişsel otobanlarımda) ortaya çıkan ve bilinçli farkındalığımın gerisindeki (altındaki, satır aralarındaki) koordinatlarından mütemadiyen ve hep birlikte konuşarak kafamın içinde muazzam bir gürültüye ve dahi kakafoniye sebebiyet veren iç seslerimden bir tanesi bu metnin tam da okunulan satırını yazarken dedi şöyle: 'Fekat Muazzez, bu anlatı, yazıcısının onu onca sonlandırma teşebbüsüne mukabil, bitmemekte bu denli direnmekte ise böyle; biz iç sesleri tarafından zalimce zorbalanan zavallı Ziyavercik nasıl olur da nörolojik zortlatılmasının yol açtığı şu aktüel ne yapiciğini bilememe halinden bu ahval ve şeraitte kurtulabilir ki? ezcümle azizem ve kısaca muazzezim, hiç bilememekteyim nereye gitmekte sonu bu işin ve n'olcek şimdi peki?!?' Muazzez nam diğer iç sesim, kendisine bu soruyu yönelten diğer iç sesime cevaben 'hörmetimi ve muhabbetimi her türlü hak eden Alemfüruz Saçışık Bahtiyarruhzade'm, cânım efendim, nur-u âynım ...' girizgâhıyla başlamıştı ki cevabını dillendirmeye, daha fazla lâkırdı istimalini önlemek için ekleyerek şu argümanı susturuyorum onu ve kafamdaki diğer sinir yolaklarını, bütün o üst üste binen seslerden mürekkep o mahşeri kakafoniyi ve tamamlıyorum metnimi ve bu suretle de okunulan satırların Michael Ende'nin 'keşke ben uydurmuş olsa idim bunu' diye hasetimden çatlamama yol açan o harikulâde fantastik anlatısı Die unendliche Geschichte (Bitmeyen Öykü yahu, okumuş olmalısın sen de onu) gibi tamamlanamamazlığa yazgılı olmasını (görüntüde ve formel olarak da olsa) engellemiş oluyorum. İşte bu anlatının sonsuzluğa uzanma potansiyeline sahip organellerini budayan o zikrettiğim bug: hiç kuşkum yok ki Jacques Roubeau, Raymond Queneau, Italo Calvino, Georges Perec ve diğer OuLiPo (L’ouvroir de Littérature Potentielle) tâifesi yuvalanmıştır yazıcısının yazgısına ve bu yazıya.
Böyle ise bu, hadi bakalım, tam zamanı nihayet'in.
005) prologue / nihayet:
Ezcümle; kolayca yazılabileceği intibaına neden olabilecek her biri oldukça kısa on kıtadan oluşan bir manzum metnin ve bu metnin yazılma sürecinin dillendirilmesinin hayatiyet bulabilmesi için gri hücrelerimin epeyce efor harcadığı kapsamlı (baksanıza, üç lokmalık şiiri hazmetmek için otuz üç kere geviş getirdim handiyse!) bir düşünme, araştırma ve keşfetme faaliyeti gerçekleştirdim. Şiiri(Mİ)n oluşmasında etkili olan dört kurucu unsurdan biri olan emek harcamaya 'emek esastır, diğerleri tâlî, bir nevi kenar süsü yâni' diyerek şiddetli (hatta şeddeli) vurgu yapmam bundandır. Ve tabii şiirimin / anlatımın teorik açımlanması ve serimlenmesi ise, ister istemez, bu hikâyenin asal unsuru, ana gövdesi ve büyük parçası olmalı idi, oldu da. Metinlerimin bazılarının nihayetindeki o geleneksel lâkırdı şablonlarına gelmeden sıra eyy kârim, şunu da unutmamanı dileyerek ekliyorum: şair, memleketsiz fert olmaz prensibi gereği, ne denli muhtaç ise lisana; o denli simbiyotiktir lisanın şairle münasebeti de illa ve çevrilemezse şayet metin ya abuklamadır o şizoidce, ya da denir şiir ona(vi).
Q.E.D. / EXEUNT OMNES / IPSE DIXIT / vesselam...
-----------------------
referanslar & açıklayıcı notlar:
(i): Karış(a)mam kuşkusuz okurumun metnimi okuma tarzına, değil haddime lâkin öneririm naçizane birlikte okusun onu Tractaus Logico-Philosophicus ile.
(ii): Tansu M. Gülaydın - İlhan Durusel, Blöf Kitap, Koç Üniversitesi Yayınları'nda ilk baskı, Mart 2018, sayfa: 11.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder