teoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
teoloji etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Matematik ≡ Metafizik (midir?), ya da, İndirgemeciliğe karşı Yükseltgemecilik


İndirgemecilik ancak bu kadar özet, basit ve net anlatılabilirdi.


İndirgemecilik (reductionism), Batı Medeniyeti'nin ve Batı Aklı’nın (BA) kurucu ve temel koyucu unsurlarından olan 'Pozitivist - İlerlemeci - Bilimselci - Akılcı zihniyet'in önemli metotlarından ve en kullanışlı zihni enstrümanlarındandır. Çeşitli zihniyetlerin kronolojik gelişimi ve evrimi bakımından düşünce tarihine bakıldığında, bahse konu zihni alet'in, bilimsel ve teknolojik gelişmelerin dominant unsur olmaya başladığı erken 17. asır (Galileo Galilei ve Francis Bacon)'dan 1950'ye, modernizmin düşünceler panteonunun zirvesindeki yerinin sallanmaya başladığı tarihsel momente kadar olan süreçte itibarının giderek yükseldiği ve konsolide olduğu; buna karşın, aynı antitenin, postmodernist (1950 - 1990) ve 'post-postmodernist' (metamodernist, 1999 - günümüz) dönemlerde ciddi bir itibar yitimi yaşadığı görülecektir (i). İlerleyen satırlarda 'indirgemecilik, anlamsal bakımdan kuzeni olan tümdengelimin ikamesi olabilir mi?' ve 'indirgemecilik varsa, yükseltgemecilik de olmak zorunda değil mi? Bu böyleyse, yükseltgemecilik, genetik malzeme özdeşliği gösterdiği tümevarımın ikamesi olabilir mi?' gibi soruların cevapları üzerinde yoğunlaşılacaktır.

Fikirler topoğrafyasındaki işaret ettiğimiz bu itibar yitimi, aslında, 17. asır - 20. asır dönemindeki ‘verili küresel entelektüel kozmosun aletlerinden tümevarım ve tümdengelimin yaşadığı meşruiyet krizi' ile de iltisaklı ve irtibatlıdır. Bir diğer deyişle 'tümevarım ve tümdengelim tasavvurları'nın gönderme yaptığı ekosferlerle ile 'indirgemecilik ve yükseltgemecilik'in imâ, iddia, işaret ve nispet ettikleri anlam kozmozları aslında 'dış dışa', 'üst üste', ya da 'yan yana' değil, 'İÇ İÇE'dirler.  

Bu denemenin ilerleyen satırlarında, önce 'Kâinat'ta her şey zıttıyla kaimdir' şeklinde formüle edilebilecek olan kadim bir argüman, '137 sayısı'nın merkezinde olduğu 'Kozmik Kod' ve 'Evrensel Pim' argümantasyonu ile (spekülasyon sınırlarını da aşarak, adeta parodik bir şekilde) 
irtibatlandırılmaya çalışılacak; ardından, tümevarım ve tümdengelim metotları ile ilgili olarak girişte dillendirilen entelektüel sıkıntıya vurgu yapılarak, bu merkezdeki açmaza 'yanlışlamacılık yöntemi'nin verdiği metodik cevap temelinde bakılacaktır. Akabinde indirgemecilik metodunun vaat, ima ve iddia ettiği imkânlarla, malûl olduğu zaafiyetlerin (ana hatlarıyla olmak kaydıyla) altı çizilecektir. Okunmakta olunan satırların finaline doğru, indirgemeciliğin (sürecin belli bir aşamasında ve genetik yapısının zorunlu bir sonucu olarak, diğer bir deyişle ‘ister istemez ve zorunlu olarak’) evrilerek dönüştüğü (onu tavsif ve tasvir için önerdiğim ıstılah / terim olan) 'yükseltgemecilik' (oxidationism)'in açabileceği olası fırsat penceresi kendisine yer bulurken, yanı sıra; dünyanın belli başlı felsefe dillerinde şimdiye kadar 'yükseltgemecilik (oxidationism)' ıstılahının teklif edilmemiş olmasının, 'tümevarım metodu'nun bu kavramın ikamesi olarak kullanılmış olmasından kaynaklanmış olabileceğine dair bir argümantasyon da yapılacaktır. 

Zikredilen hususatın mecmûuna bakıldığında; indirgemecilik'in analitik bir metot olarak kullanıldığı uygulamaların, belirli bir aşamada (kritik bir fazda!), mezkûr metodun tam da zıddına, (yukarıda teklif ettiğim kavram olan) yükseltgemecilik'in kuşattığı / nispet ettiği / referans verdiği bir hale tahvil olduğu / dönüştüğü merkezindeki iddia, okunmakta olunan metnin muhatabına taşımaya çalıştığı merkezi / temel / kor idea olacaktır. 

Bu entelektüel gayret, umarım, bir taraftan, 'İndirgemecilik İdeası'nın (numen) lengüistik ifadesinin / replikasının (phenomen, simulakr), ezelden beri yaşadığı 'ruh ikizi arayışı’ndan kurtarılmasına yardımcı olurken; yanı sıra, yukarıda vurgu yapılan 'Varoluş Kümesi'nde (Evren, Mevcudat) her şey zıddıyla kaimdir' şeklindeki 'Kadim Kurucu Prensibi'nin icabının ve amir hükmünün yerine getirilmesine de katkı verebilecektir.

2 - 'Kâinatta her şey zıttıyla kaimdir' 

Yukarıda işaret edilen Kadim Kurucu Argüman'a verilebilecek çok sayıda örnek, bu iddiaya dair yapılabilecek olan sayısız analoji vardır. Aşağıda, bu fasileden / familyadan olan ve muhatabında, esasen öyle olmasa da ilk bakışta nümerolojik bir antiteye maruz kaldığı intibaını uyandırması olası kozmolojik bir argüman paylaşılacaktır. 

Bilindiği üzere, 1 hidrojen atomu, çekirdeğinde 1 proton ve bunun etrafında dönen 1 elektrondan oluşur. Hidrojen atomunun elektronunun hızı, ışık hızının 1/137'si mertebesindedir. Burada cari olan 137 büyüklüğü enteresandır. Zira, fiziğin diğer birçok sürecinde de karşımıza çıkar bu nicelik. Kuantum elektrodinamiğinde (QED), elektronlarla fotonların gireceği etkileşimlerin olasılığına 'alfa' denir. Alfa çok önemli bir kozmolojik antitedir. Öyle ki, bahse konu bu nicelik (alfa değeri) evrenin ölçeğinin şekillenmesinde, atomlarla atom altı parçacıkların boyutu ve bunların faaliyetinin ölçeklendirilmesinde, söz konusu süreçlerin yoğunluğunda (yeğinliğinde), ışık tayfının yapısında, manyetizmanın şiddetinde ve organik süreçlerin hızında sürekli olarak parmak izini bulduğumuz bir sayıdır. Bir diğer deyişle alfa değeri, 
evrende gördüğümüz hemen her şeyi kontrol eden 'kozmolojik kod, evrensel pin'dir adeta.

1 sayısını alfa kodunun sayısal / niceliksel karşılığı olan 0,007299'a böldüğümüzde, ortaya çıkan netice ise, yukarıda bahsettiğimiz 137'dir! Paul Dirac'ın (1902 - 1984) 
Richard Feynman

geliştirdiği, hem elektronlar (parçacık) ve hem de fotonlar (dalga) için cari olan QED (Kuvantum Elekto Dinamiği) kuramının ortaya çıkardığı 
137 büyüklüğünün bu yaygın geçerliliği ve merkezi konumu, bilim camiasını heyecanlandırmış ve mistik ve metafizik spekülasyonlara kapı açılmasına neden olmuştu. Hatta öyle ki, dönemin en parlak bilimcilerinden olan Astrofizikçi Sir Arthur S. Eddington (1882 - 1944), cazibesine kapıldığı bu '137 temelli nümeroloji' etrafında çağdaş bir 'Pisagoryen Tarikat' 
kurulmasına ilham bile vermişti. 137'nin 'derin kozmik sırrı'nı çözmeye ciddi emek ve mesai harcayanlar arasında Wolfgang Pauli (1900 – 1958) ve Carl Gustav Jung da (1875 – 1961) vardı. Richard Feynman (1918 – 1988), yıllar sonra 'fiziğin en büyük gizemlerinden biri; insanlar tarafından anlaşılmayacak şekilde ortaya çıkan bir büyülü sayı' şeklinde tanımladığı 137 için ''Tanrı'nın eli' bu sayıyı yazdıysa, kalemi nasıl kullandığını bilmiyoruz' diye eklemeyi de ihmal etmemişti.












  








2 ezeli soruya, 1 - 'İslâm ilerlemeye mani midir?' ve 2 - 'İslâm düşüncesinde felsefi yaklaşımın önünü tıkayan Gâzâli midir?'e mütevazi bir cevap teşebbüsü





1 - Niçin Gazali? (*)

Günümüzde, yaşadığımız coğrafyada, İslam Aleminin en önemli mütefekkir, mütekellim (kelamcı), feylesof, mutasavvıf ve ilahiyatçılarından Gazali hakkında tam bir bilgisizlik, daha doğrusu yanlış bilgilenme ve ön yargılara sahip olma iklimi hüküm sürmektedir. Bırakınız ortalama insanımızı, aydın diye tavsif edilenlerin önemli bir kesimi dahi, İslam dinini (özellikle Sünni nokta-i nazardan bakıldığında) büyük bir buhrana (belki de muharref (tahrif edilmiş) hale ) düşmekten kurtaran bu çok önemli sima konusunda, hakikatle mutabık olmayan bir kanaatler ve tasavvurlar silsilesine sahip olduklarına işaret eden beyan ve tavırlar sergilemektedirler. Bunlar, kelimenin gerçek manası ile yanlıştır, eksiktir, haksızdır. Bu satırların yazarı, çalışmasının nihayetinde paylaştığı mütevazi kaynakçanın dahi çok kişi için fazlasıyla ayrıntılı, ziyadesiyle külfetli olduğunun tabii ki farkındadır. Öte yandan, internette bize sadece bir tık uzaktaki  o muhteşem bilgi yığını arasında Gâzâli'ye ait olan sahih ve gerçekliklerle mutabık kısımlara göz atmak hiç de zor olmasa gerektir. Amacım, o ya da bu yüzden, şimdiye değin Gâzâli hakkında otantik bilgi edinememiş olanlara, bu vesileyle komprime edilmiş, özetlenmiş, sıkıştırılmış bir muhtasar bilgi demeti sunabilmektir.

2 - Niçin şimdi? 

Evet, işte Gazzali hakkında çokça söylenen, bir nevi efsaneleşmiş yanlışların hülasası: ‘İslam Aleminin Batı Alemi karşısındaki gerilemesinin, aklın ve tenkitçi düşüncenin iptal edilmesinin, felsefe ve bilimin terk edilmesinin baş müsebbibi Gâzâli’dir. 2006’nın dünyasında (**) İslam Alemi’nde yaşanan sıkıntıların kahir ekseriyeti O’nun tercihleri, teorileri, teklifleri yüzündendir.’ Bunlar külliyen yanlıştır. Bu yazı, bu büyük yanlışa karşı oluşturulmuş ummanda, o büyük literatürde bir katre mesabesinde olan mütevazının mütevazısı bir gayret olarak ele alınmalıdır.
Niçin ‘şimdi’ Gazali? Sorusuna gelince…Ortadoğu’da yaşananlar dünyayı nükleer bir çılgınlığın eşiğine taşıma potansiyeline sahip. Yaşadıklarımız, birçok ekonomik/politik/ideolojik/kültürel/sosyal argümanın yanı sıra, bir yanıyla da her biri Hz. İbrahim’den neşet eden 3 semavi dinin tarihsel birikimlerinin ve birbirleriyle olan girift münasebet ve mücadelelerinin patronajında/vesayetinde cereyan etmekteler. Gazali’yi layığıyla tanır, onun görüşlerini hıfzedersek, etrafımızda olup bitenleri daha sağlıklı değerlendirir; gerektiğinde de doğru zeminlerde müdahil olabiliriz inancındayım. Gazali’nin sistematiği ve öğretisinin mahiyeti, özellikle de Ortadoğu’da ‘sahneye konulan’ ve giderek de yayılma istidadı, potansiyeli taşıyan bir büyük tehlikeden, Sünni – Şii savaşının kapanından kurtulmak noktasında, verimli çözüm potansiyelleri sunmakta.
İşte bunun için Gazali ve ‘şimdi Gazali’.






3 - Kısa hal tercümesi (***)

Eşari kelamcısı, Şafii fakihi, mutasavvıf, İslam filozofu, İslam’ın en büyük mütefekkirlerinden. Tus, 1058 – Tus, 1111
Fars asıllı olduğu sanılmaktadır. Bir iddiaya göre iplikçi (gazal) babası yüzünden; bir başkasına göre ise doğduğu yere (Gazele köyü) nispetle Gazzali (ya da Gazali, yazı boyunca 2.si kullanılacak) adını aldı. Babası tasavvufa ve ilme meraklıydı. 2 oğlunu da, imkanları nispetinde eğitmeye çalıştı. Ölümünden sonra oğullarını emanet ettiği bir ahbabı Gazali ve kardeşi Abu’l –Futuh Ahmet’in ilim ve tasavvuf camiasına katılmasına vesile oldu. Her ikisi de döneminin en önemli ulemasının meclislerinde bulundular. Gazali ‘bilgilerinin doğruluğundan emin olmak’ merkezli ilk şüphecilik buhranına 15-17 yaşlarında kapıldı. Şüpheden kesin bilgiye (yakin, yakıyn) seyahat hayatının esasını teşkil eder. Gazali Çağın ünlü bilginlerinden, özellikle fıkıh konusunda, dersler gördü. Sonra Cürcan’da ve Nişapur’daki Nizamiye medresesinde dönemin önemli alimleriyle oldu, feyz aldı. Zamanın en önemli alimlerinden el – Haremeyn’nin ilgisin çekti gözdesi ve özel talebesi oldu. Ardından Nizamülmülk’ün özel meclislerine, sohbetlerine katıldı. Bağdat Nizamiye medresesine müderris olarak gönderildi (1091). 1095’de, birkaç yıl önce içine düştüğü 2. derin şüphecilik buhranı yüzünden medreseyi terk etti. Bir süre dünyadan el-etek çekti, dervişçe yaşadı (zühd/çile/inziva dönemi). Aynı süreçte (midesinden) hastalandı, dili tutuldu. O derin belagatini (retorik, konuşma kabiliyeti) ve diyalektik metodunu (cedel) kaybetti. O zamana değin kitaplardan okuyup sadece lakırdısını ettiği tasavvufu bizzat yaşamaya başlamıştı (kal (laf) aleminden, hal (tasavvuf pratiğinin ilk mertebesi) alemine ‘yolculuk’). Bu sırada ‘halvet’ (Allah’la sohbet) ve ‘uzlet’ (sufi bir pratik olarak yalnızlık)ten başka şey düşünemez olmuştu. Makamını kardeşine, ailesini dostlarına ve diğer her şeyini (ün, saygınlık, sosyal çevre, ilmi muhit, öğrenciler) de öylece bırakarak Şam’a gitti. Emeviye camiinde kimseyle görüşmeden kendisini gündüzleri minareye kapattı. Sufiliğin bütün pratiklerini bizzat tecrübeye devam etti. Şam’dan Kudüs’e giderek aynı istiğrak (kalbinden, gönlünden dünyevi her şeyi atmak, Hak’tan başka şey düşünmemek, giderek Hak ile tevhide/bir olmaya yönelmek) ve halvet hayatını bir müddette Sahra’da sürdürdü. Kendi ifadesiyle ‘gayb alemini (gizli/saklı olup bitenler; sadece Allah ve seçilmiş kullarına görünenler) seyre daldı’. Mekke’ye, ardından da Bağdat’a gitti. Ders vermeye başladı. Baş yapıtlarından ‘İhya-ı Ulumu’d Din’i okutmaya başladı. Derslerine rağbet çok artmıştı. Ancak, kabaran sufilik damarı yüzünden Tus’a gitti. 10 yıl münzevi bir hayat yaşadı. Nizamülmülk’ün Haşhaşinlerce öldürülmesinden sonra yerine gelen Fahr-ül mülk’ün daveti üzerine Bağdat’a döndü (1105) ve Nizamiye’de derslerine yeniden başladı. Zira, halkın dini duyguları zayıflamış ve bidat ehli güçlenmişti. Gazali, ulema ile yaptığı istişarelerden sonra, bu şartlar altında halvet ve inzivanın caiz olamayacağına hükmetmişti. Lakin bu dönemi kısa sürdü. Ardından, Tus’a döndü ve evinin yanında inşa ettiği tekke ve medresede talibanı irşad, telkin, zikr ve ibadet ile kuşattı (ihata etti). Muarızları boş durmuyordu. O’nu Sultan Sencer’e şikayet ettiler. Konu, Hanefi olan Sencer’i alarme etti. Şikayetde, Gazali’nin Hanefi mezhebi ve Ebu Hanefi  aleyhine ve Şafi fıkhı ve muamelatı lehine partizanca, mutaassıpça çalıştığı iddia edilmekteydi. Sultan Sencer Gazali’yi orduğahına çağırdı. Alim, Sultan’a yazdı bir mektupta terceme-i halini paylaştı ve hükümdarların huzuruna çıkmamaya ahdi olduğunu, kendisini bunu bozmak zorunda bırakmamasını rica ile meramını tamamladı. Muarızlarının güçlü ayak diremeleri ve Gazali’ yi Hanefilik için bir tehdit olarak sunmaktaki başarıları; Sultan’ın da görüşlerini Gazali’nin kendisinde dinlemek istemesi yüzünden yeminini çiğnemek zorunda kaldı. Sultan O’na büyük hürmet gösterdi, kendi tahtına oturttu. Gazali ’nin huzurda verdiği ders Sencer’i ve hazır bulunanları derinden sarstı. Alimi izzet-ü ikram ile Tus’a yolcu ettiler. Gazali, kentine dönüşünden kısa bir süre sonra vefat etti.

4 - Külliyatı

Çok verimli bir alimdi. Öyle ki, asarının tamamını okuyup anlamak için bir ömür yetmeyebilir. Öğrenciliğine müteakip, hocalarından tuttuğu notlar dışında, yazdığı orijinal eserlerinin toplamının yüzlerle olduğu kayıt altına alınmıştır. Bunların bir kısmı elimize geçmemiştir. Bazı araştırmacılar Gazali külliyatının ancak 30 yıl boyunca her gün, üst üste 50 sayfa yazılmasıyla oluşabileceğine işaret ederler. Bunun daha mütevazı (günde 20 sayfa civarında) olduğuna hükmedenler de vardır. Gazali’nin dünyasına girmek isteyenlerin mutlak surette okumaları gereken eserler: Makasıd - el -  Felasife, Tehafüt  - ül – Felasife, El – munkız – ı min ed – delal, İhya – i ulum’id din ve Kimya-ı saadet’tir.


Tam boyutlu görseli göster


5 - İbret dolu bir anekdot

Cürcan’dan Tus’a giderken Gazali’nin yolunu eşkıya keser. Heybesine el koyarlar. Gazali şakiye ‘aman, heybemdeki notlarımı geri verin. Ben bilginim, onlarda hocamın ilmi zapt edilmiştir, Cürcan’a sırf bunlar için gittim, sizin işinize yaramaz’ mealinde ricada bulunur. Şakiden birisi, ‘bildiğini söylediğin şeyler elimizdeki heybede iseler sana nasıl ait oluyorlar ve sen nasıl bilginim dersin?’ der ve aldıklarını bu alaycı, küçümseyici yaklaşım eşliğinde geri verir.  Bu olay Gazali’ ye büyük ders olur. Şakinin bu tenkidini Allah’ın bir işareti sayar. Böylece, önce hocasının notlarını ezberler, ardından da incelemeye giriştiği bütün meseleleri en detayına, en derine değin vakıf olmadan bırakmaz.

6 - Akıl ve Gazali


Gazali hayatı boyunca ‘akıl’la uğraşmış, hesaplaşmıştır. Daha çocuk denilecek çağında, 15-16’sında iken aklından, akılla eriştiği bilgisinden ve nakilden şüphelenmiştir. Taklitle, duyularla elde ettiği bilgiyi makbul saymamış; akılla erişilen 2 + 2 = 4 mahiyetindeki zorunlu bilgileri esas almış; matematik kesinliğe sahip olmayan akıl mahsulünün de insanı yanıltacağına hükmetmiştir. Akla ve akli bilgiye inanç zemininde boy veren 2. krizini 35-38 yaşlarında geçirmiş; müteakiben her şeyini (aile, servet, mevki, ün, soysal ve ilmi muhit, nüfuz) terk ederek tasavvuf yoluna girmiştir. Ölene değin de, sultanın yeniden müderrisliğe dönmesi için yaptığı büyük baskıyı takip eden kısa bir dönem hariç, sufi tarz-ı hayatından taviz vermemiştir. O, içine düştüğü derin teorik/epistemik, hatta kimine göre varlığını sorgulamaya dair (ontik) buhrandan ancak bu suretle kurtulabilmiştir. Akılla mücadelesi Gazali’nin bütün hayatını ve külliyatını tayin etmiştir. O, muarızlarının tamamını çok eleştirdiği akl (mantık, diyalektik/cedel) ile alt etmeye çalışmıştır. Gazali külliyatında sırasıyla İsmaililere (batıniyye / hermenötik), Hıristiyanlara, hür düşüncelilere (ibahiyye) ve feylesoflara (felasife, ehl-i hikmet) hücum etmiştir. Bütün bu mücadelesi (cehd) ile O, biraz önce değindiğim üzre, mantık ve akılcı cedel (diyalektik rasyonel) metotlarını kullanmıştır. Külliyatında, sayısız kereler vurgu yaptığı, Tehafüt-ül-Felasife (Filozofların tutarsızlıkları (kendilerini yıkışları))’yi ise üzerine temellendirdiği ‘aklın ve mantığın hakikate erişmekten aciz olduğu’ perspektifini, yine kesin(yakin)/eşya ile mutabık bilgiye erişmekte yetersiz olmakla tenkit ettiği akıl ve mantıkla ispata kalkışması çok eleştirilmiştir. Özellikle de İbn-i Rüşt’ün Tehafüt’e cevaben yazdığı Tehafüt-üt- tehafüt (kendini yıkışın kendini yıkışı) alanında anıtsal bir eser olarak boy göstermiş ve Gazali’nin akla dair çelişkilerini (aklı yine akılla, akli metotlarla mahkum etmesini) çok güçlü argümanlarla ortaya koymuştur. Tehafüt’te Yeni Eflatuncu (neo-Platonist) Farabi ile Aristocu İbn-i Sina’yı 20 noktada eleştiren Gazali, 3 noktada onları tekfir etmiş (kafir ilan etmiş), 17 hususta ise sapkınlıkla suçlamıştır. Enteresandır; kendisiyle aynı ekolden, Eş’arilikten gelen kimi düşünür ve ulema O’nu, Grek düşüncesini / felsefe ve mantığı Kelam ve Tasavvufa sokarak bu alanların kutsallığını/uluhiyetini aklın süfli zafiyetleriyle malul kılmakla suçlayacaklar, hatta tekfir edeceklerdir. Gazali akılla problemini sufi/zühd tarzı yaşamının parçası olan mükaşefe (keşfetmek), ilham, sezgi, vahy, istiğrak, zikr ve çilenin sunduğu imkanlarla aşmış; imanını böylelikle güçlendirmiş ve kesin/şüphe götürmez/zorunlu bilgiye eriştiğine inanmıştır.

7 - Gazali İslam felsefe ve ilmini dondurdu mu?

Gazali umumiyetle ‘İslam Aleminin Batı Alemi karşısındaki gerilemesinin baş müsebbibidir. Bab-ı İçtihat’ı (yenilik kapısını) kapatmıştır. Akla, kritikçi düşünceye, felsefeye karşı aldığı düşmanca tutumla ilim ve Tam boyutlu görseli göster
felsefenin İslam’daki parlak atılımına (İslami Rönesans) son vermiştir. ‘İmam’,felsefecileri ‘tekfir ederek’ (kafir ilan ederek) yarattığı entelektüel terörle, felsefe ve ilimi İslam coğrafyasının doğusuna, Endülüs’e sürmüştür. İslam Alemi’ nin bağrında oluşan her çeşit ‘gericilik’in, bağnazlığın, radikalizmin müsebbibi Gazzali’idir. Gazali, akılcı Maturidiliği mahkum etmiş, ‘yobaz’ Eş’ariliği ihya etmiştir. Selefilik ve Vahabilik, Seyit Kutup ve Müslüman Kardeşler, İran İslam Devrimi, Taliban, Hizbullah ve nihayet el Kaide gibi ‘muarızıyla ile şiddet temelinde hesaplaşmak’ anlayışlarının en önemli fikri mimarıdır, müellifidir.’ şeklinde eleştirilir. Peki, bunlar gerçekle mutabık mıdırlar?

8 - Nasıl bir çağda yaşadı?



Her şeyden önce Gazali’nin yetiştiği muhiti, döneminin şartlarını iyi tahlil etmek gerekir.  Batı İslam’ı boğmak için mevcut bütün imkanlarıyla 1096’da 1. Haçlı Seferini başlamıştı. Kudüs Gazali döneminde düştü. Bu İslam Aleminde, maddi manevi sıkıntılara yol açtı. Bu sırada İslam kendi içinde de büyük problemlerle, mezhep ve tarikat savaşlarıyla boğuşmaktadır. Bidat ehli (dinde yenilik yapanlar) iş başındadır. İsmailiye ekolünden bazı Batıni tarikatlar, özellikle de Hasan Sabbah’ın Haşhaşinleri, terörü dalga dalga yaymakta, her sahadaki istikrarı, güven duygusunu ve ilerleme hevesini yerle bir etmektedirler. Birçok önemli simanın yanı sıra Gazali’nin dostu ve Nizamiye medreselerinin kurucusu olan Nizamülmülk de suikastler zincirine kurban olur. Bu ortam sosyal yapının tahribine, ahlaki çürümeye, yozlaşma yol açar. Yenilik adı altında ortaya çıkan Bidat ehli önce Sünneti, ardından da adım adım vahyi, Kur’anı iptale kalkışırlar. Sünni ulemanın yorumlarına göre ‘İslam’ın tevhidi özünü, vahyi temelini kaybetmesine ve diğer semavi dinlerle aynı akıbeti paylaşmasına doğru ilerlenilmektedir’. Akla açtıkları sınırsız krediyle teorik dünyalarını kuran  başta Farabi ve İbn-i Sina olmak üzere birçok rasyonalist Müslüman düşünür eliyle Yunan felsefi mirası ve kültürel kodları, Mutezile’nin büyük tercüme hamlesinden itibaren peyderpey İslam Düşünce dünyasına nüfuz etmeyd. İslam düşüncesi bu sırada kabaca üçe ayrılıyordu:



1 – Batı Havzası / Endülüs ve Kuzey Afrika: İslam felsefesi, akılcılık, İbn-i Rüştçülük (averoizm)
2 – Merkezi Havzası / Arap kıtası: Gazali ve Sünni/Arap kelamcılığı
3 – Doğu havzası / İran ve doğusu: 12 imam inancı, Şia ve Suhreverdi
Bunlar arasındaki fikri alışveriş ve etkileşim güçlü değildi. Bu yüzden de Gazali ve muarızlarının görüşlerinin bütün ümmete yayılması ve tesiri çok uzun zamanlar almıştır. Arka plan buydu. Bu fonda Gazali’ nin tesirine gelince, O, bırakınız akla karşı olmasını; tenkitçi aklı, mantığı, diyalektiği ve felsefi yaklaşımları en ziyade


Şeyh-ül Cebel Hasan Sabbah

kullanan Müslüman düşünürdü. İslam hikmetini, kelamı, (Şafii) fıkhını ve tasavvufu akılla ve felsefeyle birleştiren/mezceden Gazali’dir. O’nun tesirine umumi manada bakarsak felsefede akılcığın bir miktar sempati ve prestij yitirmesi; öte yandan Sünni İslam’ın akide ve muamelat kodlarının konsolide edilmesine ise ciddi katkı verdiğini görürüz. Bu keyfiyet, Sünni akidenin tahrifatına ve belki de yok olmasına mani olan dinamiklere güç katmıştır. Gazali’den sonra, şayet sadece Sünni daireden bakılmazsa, kritikçi düşünce ve felsefe akamete uğramamış, bu sahalarda çok parlak simalar gerçekten çok önemli verimler ortaya koymuşlardır. Hemen akla gelenler Nasiruddin-i Tusi, Suhreverdi, İbn-i Arabi, Sadruddin-i Konevi, Curcani, Mevlana, Kaazzi Adud-i İci, Allame Devvani, Alaüddin-i Kuşçu, Molla Sadra, Ali Kuşçu, Hocazade, Alaüddin Ali-el Tusi, Molla Lütfi, İsmail-i Maşuki, Hamza Bali, Beşir Ağa, Şeyh Vefa, Şanizade, Gelenbevi ve Arif Efendi’dir.

9 - Gerilemenin sebebi otokratların kontrol gayreti ve sözde/sahte alimlerdir

İslam düşüncesinin gelişmesini engelleyen asli faktör Gazali ekolünün tesirleri değilse nedir peki? Bu, hiç kuşkusuz sultanların, iyi niyetle dahi olsa, düşünce, hikmet, felsefe ve bilim üzerinde kurmaya çalıştıkları kontrol mekanizmaları ile onların etraflarını kuşatan çapsız, derinliksiz ‘düzmece/sahte alimler’in sebep oldukları fikri kuraklık, felsefi çoraklık idi. Fatih’in İstanbul’u fethine müteakip yürürlüğe koyduğu dünyanın, bilhassa da İslam Alemi’nin önde gelen alim ve filozofları için payitahtı cazibe merkezi kılma projesi yarım/akim kaldı. Bu projenin merkezi figürü olan  Ali Kuşçu’nun misyonunu tamamlayamadan 1474’deki terk-i dünya eylemesi bunda rol oynadı. Gerçi, Kuşçu daha uzun süreler yaşasa ve Fatih’in projesi realize olsa dahi 8. - 11 . asırlar arasında Arap kıtasında ve 9. – 14. asırlar arasında Endülüs’e yaşanan fikri canlılığı aşmanın, hatta tekrarlamanın dahi çok zor olduğunu öngörmek mümkündür. Zira, ne kadar iyi niyetli ve ne denli bilge olursa olsun, sultanın patronajında/kontrolünde özgür ve özgün felsefe ve ilim yapmak neredeyse imkansızdır. Fatih’ten sonra gelen sultanların çaplarını, kapasitelerini göz önünde bulundurursanız; buna bir de Kuşçu’dan sonraki dönemlerde ulemayı ‘temsil eden’ Cinci Hoca, Hatipzade, Halet Efendi gibi ‘sözde/sahte  alimler’in yıkıcı tesirlerini eklerseniz, İslami Düşünce, felsefe ve ilimin, özellikle Sünni toplumlarda gerilemesi kolaylıkla anlaşılır. Gazali’nin ruhu azap çekiyor olsa gerektir. Zira, İslam’da akılcı düşünce ve felsefenin önünü kapatan sahte/sözde alimler ne yazık ki ezici çoğunlukla Gazali’nin mensubu olduğu ehli sünnet mensubudurlar.

10 - Gazali’nin Batı Alemi üzerindeki tesirleri

Gazali özellikle birçok bakımdan, ama özellikle de şüpheciliğiyle Batı’nın birçok önemli filozofunu etkilemiştir. Bunların arasında en belli başlıları Saint Thomas d’Aquino, Montaigne, Pascal, Descartes, Wilhelm Ockham, Nicolas d’Autrecourt, P. D’Ally ve Hume’dur. İzmirli İsmail Hakkı gibi bazı düşünürler O’nun etkisini Kant ve Bergson’a kadar sirayet ettirirlerse de buna iştirak azdır. Esasen batılı düşünür ve felsefeciler Gazali’nin külliyatına gereken önemi göstermemiş, ciddi bir çeviri faaliyetine girmemişlerdir. Buna rağmen, O’nun fikri aleminin muhkem temelleri, sağlam mantalitesi, güçlü argümanları, başta yukarıdaki eşhas olmak üzere, birçok Batılı beynin tefekkür dünyasına, ezici çoğunlukla 2., 3, elden olmak kaydıyla ve ne yazık ki kahir ekseriyetle de kaynak zikredilmeden sızmayı ve kendilerine yer açmayı bilmişlerdir.

11 - Gazali’nin önemi

İslam Alemi’nin Sünni kanadının en önemli mütefekkir, mütekellim (kelamcı), feylesof, mutasavvıf ve ilahiyatçılarından Gazali günümüzde Ortadoğu’da ‘sahneye konulan’ ve giderek de yayılma potansiyeli taşıyan bir büyük tehlikenin, Sünni – Şii savaşının aşılmasında bize imkanlar sunmakta. 4 Sünni mezhebin her biri kendi mezhep kurucularına imam derken, hepsinin isim vermeden ‘İmam’ dediklerinde akıllara gelen kişi İmam Gazali’dir. ‘İmam’ terimi, Gazali’nin özelinde cins/jenerik isim değil, O’nu hatırlatan, O’na nispet eden bir özel isme dönüşür. Zira O, mezhep hususunda asla mutaassıp olmamış; döneminde mezhep tartışmalarıyla örselenen İslam Alemi için bölücü değil birleştirici olmuştur. Bir ara Şafii mezhebi yanlısı beyanlarında, genel çizgisinin dışına çıkarak, Ebu Hanife aleyhine konuşmuşsa da bu yanlışından kısa zamanda dönmeyi bilmiştir. Bütün mezhepleri birleştiren yeni bir mezhep inşa etmesi önerilerini daima ret etmiştir. Gazali için ‘Şayet bir peygamber daha gelecek olsa, bu hiç kuşkusuz İmam olurdu’ diyenler de çıkmıştır. Bazı müsteşrikler O’nu İbn-i Rüşt ve Saint Augustin’den dahi önemli addetmişlerdir. Mesela ‘Muslim theology’de Mc Donald (1965, Beyrut) bunları ‘Gazzali’ye nispetle basit derleyiciler ve ekolcüler olarak kalır’ diye vasıflandırmıştır.

Faydalanılan kaynaklar:
Makasıd - el - Felasife, ç: Cemalettin Erdemci, Vadi, 2001; Tehafüt - ül – Felasife, ç: Bekir Karlığa, Çağrı, 1981;
El – munkız min ed – delal, ç: H. Güngör, MEB, 1960; İhya – i ulum’id din, Huzur, ç: Sıtkı Gülle, 1998; Kimya-ı saadet, Bedir, 1979; Aristo metafiziği ile Gazali metafiziğinin karşılaştırılması, Süleyman Hayri Bolay, MEB, 1993; Gazali ve şüphecilik, İbrahim Agah Çubukçu, YKY, 2004; Gazali ve Batınilik, İbrahim Agah Çubukçu, 1964; Gazali ve Kelam Felsefesi, İbrahim Agah Çubukçu, AÜİF, 1970; Gazzali, Cağfer Karadaş, İnsan, 2004; İslam felsefesi tarihi, Henry Corbin, cilt 1, İletişim, 1986; İslam felsefesi tarihi, Henry Corbin, cilt 2, İletişim, 2002; Bir kutsal bilim ihtiyacı, Seyit Hüseyin b. Nasr, İnsan, 1995; İntroduction to the history of science, George Sarton, vol. 1, vol. 2, part 1, Carnegie  İns. of  Wash, 1931; İslam Ansiklopedisi, MEB, 1940 – 1986; İslam Ansiklopedisi, Türkiye Diyanet Vakfı, 1988 – 2006;
Felsefe Ansiklopedisi, Orhan Hançerlioğlu, Remzi, 1985; Tarih boyunca ilim ve din, A. Adanan Adıvar, Remzi, 2000;
Filozoflar Ansiklopedisi, Cemil Sena, Remzi, 1975; Türk – İslam düşünürleri, İ. Agah Çubukçu, TTK, 1989;
Felsefe Ansiklopedisi, Ed: Ahmet Cevizci, Etik ve eBabil, 2006; Bilim Tarihi, Colin Ronan, TÜBİTAK, 2003;
Tasavvuf terimleri&deyimleri sözlüğü, Ethem Cebecioğlu, Anka, 2004; Büyük Türk Sözlüğü, Ed: Yılmaz Öztuna, Hayat, 1960’ların sonu (?); Meydan Larousse, Meydan, 1969-1973; Felsefe Arkivi külliyatı, no: 1 - 30, İÜ Edebiyat Fakültesi, Felsefe Bölümü yayını, konuyla ilgili çok sayıda makale, 1945 - 1997.
 
(*) Gazali çalışmam, burada sizlerle paylaştığım diğer birçok çalışmam gibi bir sektör dergisi olan Hedef Sağlık için yapılmıştı. Buraya aldığım pasajlar ise, mezkur yazının giriş kısmı olup, üslubunun sert ve yazının bütününe kıyasla daha radikal bir mahiyette oluşu yüzünden söz konusu derginin okuruyla buluşamamıştı. İlk defa http://www.tahinpekmez.org/ 'ta yayınlanmıştır.

(**)Yaklaşık 5 yıl önce, 2006 sonlarına doğru yazdığım Gâzâli yazısını; yaşadığımız günlerin bize, dünyaya vaat ettiği sıkıntılar ve tehditler, onu yazdığım döneminkilere çok benzediğinden, kelimesini değiştirmeden yayınlamayı faydalı buluyorum.
(***) Daha önce Hedef Sağlık dergisinde ve http://www.tahinpekmez.org/ 'ta yayınlanmıştır.