Eczacılık tarihçisi Naşid Baylav 'Fatih zehirlendi!' tezini güncellemişti (*)

ECZACILIK TARİHİ


1 - Naşid Baylav niçin gözleri açık terk etti bu dünyayı?
Eczacılık tarihi ve farmasötik bitkiler alanlarındaki çığır açıcı çalışma ve eserleriyle Türkiye bilim tarihinde kalıcı izler bırakmayı başaran eczacı - kimyager Naşid Baylav (1903 - 1982), Türkiye Toplumsal Formasyonunun ve entelijansiyasının kadri bilinmemiş ve unutulmaya yüz tutmuş kıymetlerindendir ne yazık ki. 

Baylav, ilerleyen satırlarda paylaşılacak olan nedenler yüzünden, genel olarak akademik camiaya, özel olarak da İstanbul Ünivesitesi'yle onun Eczacılık Fakültesi branşına dargın ayrılmıştır bu dünyadan; bir diğer deyişle o, gözleri açık intikal etmiştir ebediyete. 

Bahse konu bu 'küskün ruh hali'nin ve 'sürekli gadre uğradıklarına inananlar'ın kuşandıkları o eziklik psikolojinin kaynaklarına inerek Naşid Baylav'ın hayatına dair bazı ayrıntıları mercek altına almanın, onun kamuoyu tarafından hatırlanmasına katkı vereceği düşünüyorum. 

Öte yandan, eczacılık camiasının önemli ve ama unutulmuş bir figürünün yeniden ramp ışıkları altına taşınmasına ve hatırlanmasına katkı vermenin, 1980 - 2008 döneminde eczacılara hizmet veren bir sektörde, ilaç dağıtım kanallarında (ecza depolarında) çalışmış olan bu satırların yazarı için, kuvvetli bir manevi değerinin ve yüksek bir sembolik anlamının olduğu da aşikârdır.
2 - Kısa hayat hikâyesi
1903’de Manastır’da doğan Baylav, Manastırlı müteahhit Rıfat Bey ile, Konya'dan Manastır'a giden bir ailenin kızı olan Lebibe hanımın oğludur. İlköğrenimini Özel İttihad ve Terakki Mektebi'nde yapan Baylav Manastır Fransız Koleji'nde iki yıl okuduktan sonra, ailecek hicret ettikleri İstanbul'da, Mercan Sultanisi'nde lise öğrenimini tamamladı. 1923 yılında İstanbul Eczacılık Mektebini bitirdi. 7 Temmuz 1924'de mezkûr okulun müfredat-ı tıp (farmakoloji) asistanlığına tayin edilen Baylav, bu sırada kısa bir süreliğine (vekalâten) nebatat (botanik) asistanlığını da deruhte etmiştir.

Öğretim üyeliğine devam ederken, yanı sıra Fen Fakültesi kimya branşında okuyan Naşid Baylav, 1926'da bu okulu bitirerek cv'sine kimyager – eczacı ünvanını yazdırmayı başarmıştır. 

Tesis ettiği umdeler / prensipler etrafında kendisini konsolide etmeye çalışan genç cumhuriyet rejiminin realize ettiği (akademya tarihimizin dönüm noktası sayılabilecek) 31 Aralık 1933 tarihli üniversite reformu Naşid Baylav'ın hayatında bir dönüm noktasıydı. Bu reformla Darulfünun feshedilmiş, Eczacılık Mektebi Tıp Fakültesi’nden ayrılarak Fen Fakültesi’ne bağlanmıştı. Baylav, bu reformun bir sonucu olarak, İstanbul Üniversitesi bünyesine dahil edilen Eczacılık Mektebine, Prof. Dr. Akif Aykut’un (1883 – 1939) yanına farmakognozi ve toksikoloji doçenti olarak atandı. 

Devlet tarafından, mesleki bilgi ve görgüsünü arttırması için gönderildiği Berlin’den, aniden patlayan 2. Dünya Harbi yüzünden, erken dönmek zorunda kalana Naşid Baylav; üniversite mevzuatında yapılan bir değişik sonucu, kendisi gibi atanmış doçentlerin doçentlik tezi hazırlayıp bunu bir sınavda savunmaları zorunluluğu getirilince, bu durumu protesto ederek, 31 Mayıs 1944'de üniversitedeki görevinden istifa etti (Turhan Baytop yazdığı Naşid Baylav biyografisinde '...üniversiteden ayrılarak 12/7/1943 tarihinde İstanbul Erkek Lisesi kimya öğretmenliğine geçmiş...' diye yazarak, bu istifayı 1 yıl kadar öne çekmiştir) . 

Genç cumhuriyet rejimin, 1933 üniversite reformu sonucu (devrim ilkelerine yeterince bağlı olduklarından emin olamadığı) bazı yetişmiş kadrolarını sistem dışına atması yüzünden oluşan eğitimci açığını, kâh Nazilerden kaçan Alman vatandaşları ve kâh doçentlik jürisince onaylanmış tezleri olmamasına karşın, kimi TC vatandaşı akademisyenlere doçent kadrosu vererek kapatmaya çalışması Naşid Baylav ve onun pozisyonunda olanlar için tam bir cemile / occasion olmuştu. 'Ben yaptım, oldu!' anlayışının ürünün olan bu pragmatik ve ama akademik teamüller dışı uygulamadan çok değil birkaç yıl sonra, üstelik de hukuk devletinin temellerinden sayılan 'müktesep haklar'ın çiğnenmesi pahasına, geri dönülmesi Naşid Baylav'da ciddi bir travmaya yol açmıştı. Bu durum Baylav'ın karşılaştığı ne ilk ve ne de son haksızlıktı; bunların en belli başlıları olan mekân ve ödenek yokluğunun bahane edilerek hayatının projesinin, bir eczacılık müzesi kurma girişimlerinin baltalanmasına ve terekesinin istismarıyla ortaya çıkan bir kadirbilmezliğe, okunulan satırların final bölümünde, ayrıntılarıyla değinilecektir.

Naşid Baylav, İstanbul Eczacı Mektebi'nde çalıştığı süre (1924 - 1943 / 1944 ?) boyunca famakognozi dersleri vermenin yanı sıra, başlangıçta mesleki birer merak ve uğraşı olarak ortaya çıkan, ancak zaman içerisinde tam bir tutkuya dönüşerek bütün özel zamanlarını da istilâ etmeye başlayan, birbirini besleyen iki meşgalenin daha eyleyicisi olmuştu: tıbbı bitkilerle ilgili araştırmalarını geliştirerek neticelerini bilimsel yayın haline getirmek ve Türk eczacılık tarihi araştırmalarını derinleştirerek buradan bir eczacılık ihtisas kütüphanesi ve eczacılık meslek müzesi inşa edebilmek. Bu hususlar bir sonraki başlıkta ayrıntılandırılacaktır. 

Bir kısmına işaret edilen, bazılarına ise bilâhare değinilecek olan ve 'emeğinin karşılığını alamamak, semeresini temellük edememek' şekli,nde özetlenebilecek olan ve yıllara sârî bir hadiseler serisi yüzünden akademyaya küsen Baylav, 1944 – 1952 periyodunda İstanbul Erkek Lisesinde Kimya öğretmenliği yaptıktan sonra emekli olmuştu (kaynakça bahsinde görüleceği üzere, Turhan Baytop, Baylav'ın İstanbul Erkek Lisesi'nden emekli olduğu tarihi söz konusu yılın 31 Mayıs'ı olarak kesinleştirmiştir). Bu tarih Baylav için hakiki bir milâd olacaktı. Bundan böyle o, hayatının en büyük tutkusu olan eczacılık tarihiyle ve bir eczacılık müzesi kurmakla ilgili araştırmaları ve çalışmaları ile arasına başka bir meşgalenin girmesine asla izin vermeyecekti (i).
3 - Naşid Baylav: araştırmacı, koleksiyoner, arşivci


Naşid Baylav, İstanbul Üniversitesi Tıp Tarihi Enstitüsü'nü ve Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji kürsüsünü tesis eden Süheyl Ünver (1898 - 14 Şubat 1986) gibi, tıp ve eczacılık tarihi alanına yoğunlaşarak, ilmi disiplin çerçevesinde araştırma yapmak ve arşiv oluşturmak alışkanlıklarını çok genç yaşlarında edinmişti. Baylav'ın bu niteliği, üniversite öğrencilik yıllarından başlamak kaydıyla, kabaca 65 yıl boyunca, eczacılık tarihi ve tıbbi bitkilerle ilgili olarak gerçekleştirdiği araştırmalarının çeşitli safhalarına bizzat şahit olan yakın civarındaki kişiler tarafından sık sık dillendirilmiştir. 

Bu çalışmaları sayesinde çok büyük bir mesleki arşive ve koleksiyona sahip olan Baylav, eczacıların mesleki örgütü olan Türkiye Eczacıları Cemiyeti’nde de çok uzun yıllar boyunca oldukça verimli bir mesai ortaya koymuştur. 
Osmanlı İmparatorluğu'nda kurulan ilk
eczacı meslek örgütlenmesinin amblemi

Baylav, bu cemiyetin yanı sıra, bir başka mesleki örgüte, Türk Farmakolog Birliği’ne de kayda değer katkılar vermiştir (ii). Söz konusu cemiyetin yayın organı olan Farmakolog’un sahibi, mesul müdürü ve en verimli yazarlarından birisi olan Baylav, bu derginin yayın hayatına başladığı 1931’den itibaren, bir taraftan makaleler şeklinde paylaşacağı etütlerini arka arkaya ortaya çıkarmış, diğer yandan da, mesleğinin geçmişini ve birikimini, yaşanılan aktüel koşullar üzerinden, gelecek kuşaklara bağlayacak olan ve örneklerine Batı Aleminde sıkça rastlanan (Türkiye için ise bir ilk olan) eczacılık müzesinin projesini oluşturmaya başlamıştır. 

Nihayet, Baylav’ın gayret ve çalışmalarıyla bu cemiyet bünyesinde, 1940’ların ilk yarısında, Türkiye’nin ilk eczacılık müzesi olan Türk İspençiyari Tarihi Müze ve Kütüphanesi'nin ilk adımları atılmıştır. Ancak ne yazık ki bu teşebbüs tamamlanamayarak akim kalmıştır. Takip eden süreçte, Prof. Dr. Turhan Baytop’un mesai ve gayretleriyle, 1960’da, İstanbul Üniversitesi Eczacılık Fakültesi bünyesinde açılan Eczacılık Müzesi, Baylav’ın kurmaya çalıştığı mezkûr müzenin birikimi, varlıkları ve mirası devralınarak ortaya çıkarılmıştı. 

Naşid Baylav; öğrencilerine verdiği çeşitli dersleri sırasında, yeri geldikçe paylaştığı eczacılık tarihi ve deontolojisiyle ilgili konuları müstakil bir ders halinde eğitim müfredatına katmak için çok uğramış, sonunda bu emeline de erişmişti. Ancak, müfredata kendisinin eklettiği ve içeriğini de büyük ölçüde sağladığı ilk eczacılık tarihi dersi onun fakülteden / akademyadan istifa etmesinden sonra, 1945 - 1946 eğitim döneminde okutulmaya başlanmıştır. İlk eczacılık tarihi dersini verememiş olmak Baylav'ın içinde ukde kalan konulardandı.

Naşid Baylav’ın eczacılık alemine /mesleğine dair olan bir diğer önemli katkısı da, 14 Mayıs Eczacılık Gününün kutlanması ile ilgilidir. Bu konu, mezkûr meslek için sahip olduğunu ehemmiyete binaen, kendisine müstakil bir başlık açılmasını hak etmektedir.

4 - 14 Mayıs Eczacılar Günü (Bayramı)


Son 35 yıllık süreç boyunca, tarihçesine dair olan okumalarımın ve mesleğin çok sayıda kanaat önderiyle yüz yüze yaptığım görüşmelerin akabinde, eczacıların, Cumhuriyet dönemiyle birlikte, özellikle de bir milâd ve kırılma noktası olan 1933 üniversite reformundan sonraki süreçte, mesleklerine hasredilecek bir günde sorunlarının masaya yatırılmasının beklentisi içerisinde oldukları şeklinde kişisel bir kanaate (sezgiye?) sahip olmama karşın; buna dair kayıtlara geçmiş kamusal görünürlüğü olan ilk talebin Ecz. Remzi Kocaer'in 1949 yılında Farmakolog dergisinde çıkan 'Türk Eczacılığının Günü' başlıklı makalesinde dillendirildiğinin altını çizmek durumundayım.

27 Kasım 1958 günü toplanan Türk Eczacıları 3. Büyük Kongresi’nde ele alınan bu talep Mesleki Acil Meseleler Komisyonu’nun teklifi üzerine 'Bir eczacılık günü ihdası' başlığı altında bahse konu 3. Kongre tarafından kabul edilmiştir.

Türk Eczacıları Birliği Merkez Heyeti tarafından, eczacılık tarihine emek veren Prof. Hayriye Amal, Prof. Salahattin Tandal, Ecz. Kimyager Naşit Baylav, Ecz. Muzaffer Dinçol, Ecz. Remzi Kocaer, Ecz. İhsan Sönmez, Ecz. Selahattin Yula, Doç. Turhan Baytop, Ecz. Ahmet Kandil (Prof. Feridun Nafiz Uzluk gibi tababet ve eczacılık deontolojisine vakıf mütebahhir bir zatın bu komisyonda niçin yer almadığı sorgulanması gereken bir husustur) gibi çok sayıda meslek büyüğüyle, 27 Mayıs anayasasının akademik ortama getirdiği özgürlüklerin bir nişanesi olarak, öğrenci temsilcisi Ömer Miski'den teşkil olunan ve eczacılık gününe dair çalışma yapmaya memur edilen bir komisyonun mesaisini rapora dönüştüren Prof. Dr. Turhan Baytop'tan aktaran Yar. Doç. Dr. Mahmut Tokaç'a göre, iki gün Türk Eczacılık Günü olarak kutlanmak üzere önerilmiştir: 14 Mayıs ve 2 Kasım.

14 Mayıs'ı savunanlar, bu tezlerini, ilk eczacılık sınıfının, Dr. C. A. Bernard tarafından kurulup 14 Mayıs 1839’da Sultan II. Mahmud tarafından açılmış olan Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’de tedrisata başlamasına dayandırmaktaydılar.

Türk Eczacılık Günü'nün 2 Kasım'da kutlanması gerektiğini dillendirenler ise, mezkûr argümantasyonlarını, bahse konu tarihin, Çanakkale Askeri Hastanesi eczacılığına tayin edilen ilk Osmanlı eczacısı olan Ahmed Mustafa Efendi’nin Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’den mezuniyetinin 1256 hicri yılının 10 Ramazan'ına (2 Kasım) denk düşmesi yüzünden, bu tarihin sahip olduğu yüksek sembolik değer üzerine bina etmişlerdi.

Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’nin açıldığı gün olan 14 Mayıs 1839'da, tababetin yanı sıra, eczacılık sınıflarının da kurulduğunun vesikalarla kesinleştirilememesi üzerine, bu tarihten vazgeçilmiş ve 2 Kasım tarihi ağırlık kazanmıştır. 

Öte yandan, Prof. Feridun Nafiz Uzluk tarafından miladi takvime göre önce 2 Kasım'a tekabül ettiği söylenen 10 Ramazan 1256 tarihinin, hocanın sonradan yaptığı kontroller ve ileri tetkikler neticesinde, asıl karşılığının 5 Kasım 1840 olduğu ortaya çıksa da, rk Eczacıları Birliği Merkez Heyeti 1959'da '2 Kasımı' Türk Eczacılık Günü olarak ilân etmiştir.

Ancak, nedendir bilinmez, eczacılık camiası 2 Kasım tarihine bir türlü alışamamış / ısınamamış, 1967 sonbaharına kadar geçen süreçte, bırakın genel kamuoyuna yönelik programlar ve kutlamalar yapılmasını, meslek içi dar toplantılar bile tertiplenememiştir. 

Bunun üzerine, Türk Eczacılar Birliği Merkez Heyeti, Eylül 1967 tarihinde yaptığı toplantısında konuyu tekrar gündem etmiştir. Mezkûr toplantıda, yapılan görüşmeler ve tartışmalar sonucunda, Naşid Baylav'ın 'ilk diplomalı eczacıların bu mektepte yetişmeleri nedeniyle Mekteb-i Tıbbiye-i Şâhâne’nin resmi açılış günü olan 14 Mayıs'ın eczacılık günü olması gerektiği' tezi kabul görmüştür. 

Bu tarihi olayı, önemine binaen, gelin bir kere de Naşit Baylav'ın kendi ağzından dinleyelim: 

'İstanbul Eczacılık Fakültesinde bir eczacılık müzesinin kurulması kadar önemli bir hadise de meslek için Eczacılık gününün tesbitidir. Bu günün tesbiti için 1967 Eylül ayında Tütk Eczacıları Birliği Merkez Heyeti bir toplantı tertip etmiş ve bu toplantıya mesleğin ileri gelenleri de davet edilmiştir. Bu toplantıda sayın üyelere tarihçe mukayyet olan günün 14 Mayıs olduğunu bildirdim. 14 Mayıs 1839’da Galatasaray’da Viyana’dan davet edilmiş olan Dr. Bernard, o gün Mekteb-i Tıbbiye-i Adliye-i Şâhâne ile birlikte Eczacılık sınıflarını da açmıştı. Aynı günde Sultan II. Mahmud’un emriyle büyük bir tören yapılmış ve ilk eczacılık dersleri verilmiştir. Böylece 14 Mayıs 1839 Türkiye’de eczacılık sınıflarının müstakil olarak teşekkül ettiği ve ilk dersin verildiği gündür. Teklifim heyetçe uygun görülmüş ve ilk kutlama 14 Mayıs 1968’de yapılmıştır.' 

Anlayacağınız Naşid Baylav, Eczacılar Günü'nün 14 Mayıs olarak saptanmasında belirleyici unsur olmuştur (iii).
5 - Fatih Sultan Mehmed zehirlendi mi?


Fatih Sultan Mehmed Devrinde (Telif, Terceme ve İstinsah Edilen) Tıb Eserleri İle İlaçlarNaşid Baylav’ın aşağıda tanıtacağım 'Eczacılık Tarihi, (Yörük Matbaası, İstanbul, 1968)' dışındaki diğer bir pek ehemmiyetli ve abidevi eseri de ‘Fatih Sultan Mehmed Devrinde Te'lif, Terceme ve İstinsah Edilen Tıb Eserleri ile İlâçlar (1953)’ isimli kitabıdır. Türkiye Tıbbı Müstahzarat Laboratuarları tarafından basılan eser ilk bakışta insanda 'fazlaca hacimli olmayan mütevazı bir kitap' intibaını bıraksa da, dikkatlice tetkik edildiğinde orijinalitesi hemen fark edilmekte ve uzun yıllar süren tutkulu ve titiz bir arşiv çalışmasının sonucunda ortaya çıkan kompak ve muhtasar bir semere olduğu teslim edilmektedir. 

Baylav, doğrudan tıp ve eczacılık tarihiyle ilgili konuların yanı sıra, bu disiplinlerin bazı uygulamalarının insanlık tarihindeki kimi dramatik tesirlerine dair de tefekkür etmiş, bunlara hakkında olan denemeler neşretmiştir. 

Âşıkpaşazade Tarihi'ndeki bir şiirin o bildik spekülatif yorumu ve Franz Babinger'in, Vatikan'ın çokça dillendirilen kimi arşiv belgelerine dayandırarak (kimilerine göre ise yeterince delillendirmeden) ileri sürdüğü (Babinger, ölümüne yol açan son zehirleme vak'ası haricinde, Venedik Devleti'nin Fatih'e yönelik başarısız kalmış 15 suikast teşebbüsünün daha olduğunu yazmıştır) iddialarının açtığı mecrada ilerleyen (Türkiye Toplumsal Formasyonu'nun zengin ve çok renkli entervalinin mütedeyyin, milliyetçi, lâik, sosyalist, ulusolcu, ulusalcı gibi farklı teolojik duruşa ve ideolojik bagaja sahip olan kamplaşmış  / ayrışmış bütün bileşenlerinin 'komplo teorilerine prim verme' ortak paydası altında buluşan / birleşen unsurlarına / aktörlerine cazip gelen) bu spekülatif iddialar, yerli ve yabancı araştırmacılar tarafından halâ hararetli bir şekilde tartışılmaya devam edilmektedir (iv). 

Meseleye bu perspektiften bakıldığında, Baylav'ın 1954 yılında kamusal alanla paylaştığı Fatih Sultan Mehmed'in zehirlenerek öldürüldüğü merkezindeki makalesinin çokça ilgi çekmesi hiç de şaşırtıcı olmamıştır. Öyle ki, bu makalenin neden olduğu tartışmalara son vermek için, o yıllarda, Fatih'in kabrinin açılarak nâşı üzerinde tıbbi tetkik yapılması bile gündeme gelmişti. 

Söz konusu makalesinde Baylav, 'Roma’yı fethetmek üzere Üsküdar - Gebze arasındaki Hünkârçayırı'nda (Kartal) (Tekürçayırı, Gebze diyen kaynaklar da vardır) devasa bir ordu toplayan Fatih Sultan Mehmed’in 3 Mayıs 1481'de vefat edişini, esasen Papalığın casusu ve Venedikli bir Yahudi dönmesi olan sarayın baş doktoru Yakup Paşa (Master Jacop / Jacobus Maestro) tarafından kendisine verilen çok zehirli bir bitki extresi tarafından zehirlenmesi sonucunda gerçekleştiğini, 
o zamana değin yayınlanmamış olan ve Osmanlı saray doktorlarının reçetelerini içeren, aşağıda değineceğim, çok nadir bir yazma esere dayanarak, kanıtlamaya çalışmıştır. 

Öte yandan, bu entelektüel gayreti, İstanbul'un fethinin 500. yıl kutlamalarının yarattığı o büyük coşkunun vaat ettiği popülarite bonusundan istifade etmek için ortaya koyduğunu düşünmek Baylav'a ciddi manada haksızlık yapmak anlamına gelecektir. Hiç kuşku yok ki o, yeniden ve her zamankinden daha fazla olmak kaydıyla aktüalize olan olan Fatih'in ölümü hakkındaki malûmatın karanlık bir alanını aydınlatmak için yayınlamıştı o etüdünü.


Hastalıkların teşhisine ve tedavisine dair donelerle desteklenen medikal kayıtlar, bütün dünyada yaygın bir şekilde ancak 19. asrın 2. yarısında düzenli şekilde tutulmaya başlandı. Bu yüzden de, öncesine, hele de 15. asrın 2. yarısı gibi oldukça erken bir döneme dair olan medikal olayların arşiv vesaiki üzerinden tespiti neredeyse imkânsızdır. Öte yandan bu noktada tamamen de 'veri yoksunuyuz' diyemiyoruz. Meselâ Fatih dönemine dair doktor reçeteleri arşivlerde bulunmaktadır. Yeri gelmişken, Baylav'ın bahsettiği 'Helvacıbaşı’nın Defteri'ne değinmekte fayda var.

Vefatından çok kısa bir süre önce (Eczacı Zekeriya Kızıl'ın tanıklığına göre 1980 ya da 1981'de), Havan Eczacılık Dergisi için Kızıl'ın kendisiyle yaptığı söyleşide Naşid Baylav, Fatih'in zehirlendiği tezini dayandırdığı bu el yazmasını bakın nasıl tarif etmekte:


'Topkapı Sarayı’nda ressamlık, nakkaşlık vs. gibi her sanata ait defterler ve elyazması kitaplar olduğunu biliyordum. Oradan çok bilgi elde ettim ama arşivin hepsi halen tasnif edilmiş değildir. İlaç - eczacılık’a ait de bir şeyler yazılı olmalıydı. Ben ilaç nasıl hazırlanırdı merak ediyordum. Uzun seneler bekledim aradığımı bulmak için. Nihayet, Sahaflar Çarşısı’nda ele geçirdim “Helvacıbaşı’nın Defteri”ni. 1. Ahmet tahta çıktıktan sonra, on beş padişah döneminde bu defter devam etmiştir. İçinde birçok reçete vardır. Bu el yazmasına 1943 yılında bir Rum 50 bin lira verdi, vermedim!'

Franz Babinger (1891 - 1967)
Fatih Sultan Mehmet ve Zamanı
Daha önce, Vatikan arşiv belgeleri gibi yabancı kaynaklara dayandırılarak temellendirmeye çalışılan 'Fatih suikastında Venedik parmağı' temasını Naşid Baylav, ilk kez bir Osmanlı vesikası (Helvacıbaşı Defteri) üzerinden ve medikal zeminde delillendirmekteydi. İstanbul Üniversitesi Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Etik Anabilim Dalı Başkanı Prof. Dr. Nil Sarı'ya göre, bahse konu el yazmasında yer alan reçetelerden bir tanesinde, Topkapı Sarayı'nda padişaha medikal servisler sunan hekimbaşlarının 'kargabüken' bitkisinin tohumlarından elde edilen striknin extresinden faydalandıklarına işaret edilmektedir. Yemeklere katıldığında öldürücü olan bu zehrin gerçekten de Fatih'in yemeklerine katılıp katılmadığı, yukarıda altı çizilen tetkikler yapılmadan kesinleştirilebilecek bir husus değildir.

Bu metnin kaynakça bahsinde verilen linkler üzerinden yapılacak daha ileri okumalar gösterecektir ki, Fatih ister boğazına aşırı düşkün olduğu için nikris'ten (damla / gut hastalığı) vefat etmiş olsun; isterse de kendisine yönelik bir istilâ tehdidinden korkan Venedik Devleti'nin (Vatikan'ın da sürece dahil edildiği bazı iddialar olmasına karşın bunlar bahse konu spekülasyonlar manzumesinin küçük ve ehemmiyetsiz bir cüzünü teşkil etmektedir) tertiplediği zehirleme temelli bir suikaste kurban gitmiş olsun; her durumda Naşid Baylav'ın mezkûr makalesi, İstanbul'un Osmanlı İmparatorluğu'nca fethinin 500. sene-i devriyesi kutlamalarının yapıldığı sosyolojik, psikolojik ve fikri iklimlerde büyük yankı uyandırmış ve söz konusu mevzunun tekrar ramp ışıkları altına altına taşınarak yeniden ve yeniden tartışılmasına vesile teşkil etmiştir (v).
Vatikan dünya tarihinde daima yüz ölçümü ve nüfusundan
daha büyük bir ağırlığa sahip olmuştur.
6 - Naşid Baylav'ın abidevi eseri: Eczacılık Tarihi


Remzi Kocaer, Arslan Terzioğlu, Nil Sarı gibi konuya muttali eşhasın yanı sıra, kendisi de eczacılık tarihiyle ilgili eserler vermiş olan meslektaşı Turhan Baytop'un da ifade ettiği üzere, Naşid Baylav'ın asarının 'yüzük taşı', başyapıtı, (metaforik olarak değil, kelimenin gerçek manasıyla hayatını adadığı) 'Eczacılık Tarihi'dir.

Eczacılık Fakültesi ve İstanbul Üniversitesi, ödenek sıkıntısını ve sırada basılmayı bekleyen çok sayıda ders kitabının olduğunu gerekçe göstererek, bu önemli eseri basmaktan, maalesef, imtina etmişti. Bunun üzerine kollarına sıvayan Naşid Baylav, koltuğunun altında kitap dosyası olmak üzere, altmışlı yaşlarının ortasında yollara düşmüş ve ilaç sanayiinin yerli ve yabancı birçok firmasını bizzat ziyaret etmiş; almaya muvaffak olduğu reklâmlar sayesinde de, 1968’de, Eczacılık Tarihi'ni bastırabilmiştir. Baylav, aslında 1,000 sayfayı bir hayli aşan bir hacme sahip olmasına ve 3 cilt halinde basmayı plânlamasına karşın, elindeki maddi olanaklar kısıtlı olduğundan, onu tek cilde sığan bir hacme kadar kısaltmak zorunda kalmıştır.

Kitabın hacmi: 2 s. (yazarın portresi) + 540 s. (ana metin) + ıv s. (İngilizce özet) + 30 s. (ilaç sanayi reklâmı) olarak toplamda 576 sayfadır. Kitap, en eski çağlardan yola çıkarak, bütün medeniyetlerde ve milletlerde eczacılık ve tıbbın geçirdiği aşamaları ele alarak başlamaktadır. Ardından, Osmanlı eczacılık ve tıbbına ayrılmış bölüm ve nihayet Cumhuriyet dönemine ayrılmış kapsamlı bir son fasıl gelmektedir. 

Eserin içerdiği ve büyük kısmı ilk defa yayınlanan çok sayıda belge ve görsel, söz konusu çalışmaya değer ve derinlik katmaktadır. Kitabın sonunda İngilizce bir özet ve bibliyografya ile, eseri finanse eden yerli ve yabancı ilaç firmalarının, dönemin tıbbi müstahzarlarını tanıttığı için bugün bir belge niteliğinde olan, kapsamlı bir reklâmlar kısmı yer almaktadır. Yazarın önsözde varlığından bahsettiği ayrıntılı index ise, nedendir bilinmez, kitaba konmamıştır.
7 - Çok yönlü bir münevverdi


Naşid Baylav, Osmanlı İmparatorluğu'nun son döneminde eğitim alıp, Cumhuriyetin ilk yıllarında kariyerine başlayan diğer birçok aydın gibi, çok yönlü, adeta 10 parmağında 11 marifet olan bir hezarfen ve mütebahhir bir kişilikti. 

Spora çok meraklı olan Baylav özellikle futbolun tutkunuydu. Sporun yanı sıra resme de büyük bir istidadı olan Naşid Baylav, bunu anatomik levhalar ve karagöz figürleri şeklinde ölümsüzleştirmiştir. Onun mesleği dışındaki uğraşılarının en önemli ve tutkulularından olan Karagöz oyununa dair faaliyetlerine kısaca değinmekte yarar vardır. Bu oyunun tarihçesine mükemmelen vakıf olan Naşid Baylav, karagöz oyunları yazar ve deve derisinden sanatkârane karagöz figürleri imal ederdi. Yazdığı Karagöz oyunlarından birisi 'Karagöz eczanede' ismiyle yayınlanmıştır. Baylav'ın çizip renklendirdiği büyük boyutlardaki anatomik levhalarla deve derisinden yaptığı Karagöz figürleri serisi uzun süre Eczacılık Fakültesi Farmakognozi kürsüsünde sergilenmiştir (vi).

Sanatkârane ruh yapısının yanı sıra, çok da yardımseverdi. Öğrencilerine ve meslektaşlarına yaptığı iyilikler ve jestler onu tanıyanlarca anlatılır durur. Baylav'ın bir diğer kişilik özelliği de doğaya, yeşile olan aşkıydı. İstanbul Üniversitesi Merkez Binası bahçesinin çam ağaçlarıyla donatılması konusunda öncülüğünü yaptığı kampanya gerçekten görülmeye değerdi. Öğrencilerini, meslektaşlarını ve diğer sahalardaki üniversite mensuplarını da dahil etmeye çalıştığı bu ağaçlandırma faaliyetindeki aktif rolü yüzünden, üniversite yıllıklarında elinde çam ağacı fidesiyle resmedilmişti.

8 - Naşid Baylav işte bu yüzden küskün göçtü bu dünyadan


Prof. Dr. Arslan
Terzioğlu
2. Cihan Harbi'nden önce T.C. devleti tarafından gönderildiği Berlin'deki eğitimine, harp patlayınca, ara vermek zorunda kalmış; döndüğü Türkiye'de, doçentlik kadrosu elinden alınarak müktesep hakları çiğnenmiş ve bu suretle de ciddi bir akademik haksızlığa muhatap olmuş; üniversite ve lise hocalığı sırasında ödenek yokluğu, akabinde de maddi olanaksızlıkları yüzünden yeterince mesleki gezi ve tetkikat yapamamış, bu yüzden de plânladığı mesleki ve ilmi yayınların önemlice bir bölümünü gerçekleştirememiş; mesaisinin ezici çoğunluğunu hasrettiği eczacılık müzesi projesini, tamamlamasına karşın, hayata geçirememiş; müfredata kendisi ekletmesine karşın, eczacılık adaylarına eczacılık tarihi dersini bir kere olsun verememiş; uzun yıllar hizmet ettiği ve değer kattığı İstanbul Üniversitesi basmayınca, bugün bile alanında kaynak/ referans yapıt olarak gösterilen ve hayatını adadığı eseri olan,'Eczacılık Tarihi'ni, altmışlı yaşlarının ortasında olduğuna bakmaksızın, kitabın çok hacimli olan dosyasıyla birlikte aylarca ilaç firmalarını dolaşıp reklâm toplayarak elde ettiği fonlarla kendisi bastırmak yoluna gitmiş; başta farmasötik bitkiler ve eczacılık tarihi sahalarında olmak üzere, çok sayıda ilmi makale yayınlamış; arasında paha biçilemez mahiyetteki unique el yazmalarının da olduğu çok sayıda kitabına ve vesikasına, kendisine 'hocam' diye yaklaşan kimi talebeleri ve akademisyen meslektaşları tarafından el konulmuş; elde ettiği bütün gelirlerini kitaplara ve mesleki tetkiklere hasrettiği ve çalıştığı kurumlar mesleki ödenek hususunda çok cimri davrandığı için, ömrü boyunca geçim sıkıntısı çekmiş ve bir gün olsun 'oh!' diyememiş; üniversiter eğitimde kullanılan çok sayıda başarılı medikal resimler yapmış; Karagöz alanında tam bir otorite sayılacak denli derin ve etraflı bilgi sahibi olmuş, bir tanesi basılan Karagöz piyesleri yazmış, deve derisinden çok başarılı Karagöz figür setleri imal etmiş; çevreye, doğaya ve yeşile olan tutkusunun bir nişanesi olarak, başta İstanbul Ünversitesi'nin merkez bahçesi olmak üzere, yaşadığı her yeri, her habitatı ağaçlandırmak için sürekli çalışmış ve etrafındakileri de bu uğurda seferber etmesini becermiş; Havan Eczacılık Dergisi adına kendisiyle görüşen Eczacı Zekeriya Kızıl'ın (1980 ya da 1981'de yaptığı) röportajı, hocanın onun akıbetini 'yav, noldu bu mülâkat, ne zaman yayınlayacaksınız onu?' diye defalarca sormasına karşın, çeşitli aksilikler yüzünden ancak Baylav'ın ölümünden sonra yayınlanabilmişti.

Anlayacağınız, irili ufaklı aksilikler bütün hayatı boyunca Naşid Baylav'ın yakasından düşmemiş; küçüklü büyüklü haksızlıklar sürekli olarak gündelik pratiklerinin parçası olmuştur. 

Bütün bunlara karşın o, kendisinden yardım isteyen öğrenci, meslektaş ve yakınlarına el uzatmaktan imtina etmeyen bir gönül adamı ve örnek bir iyiliksever profili vermekten bütün hayatı boyunca vazgeçmemiştir.

Kendisine yapılan haksızlıklardan bahsettiğim bu bölüm ile Eczacı Zekeriya Kızıl'ın yukarıda bahsettiğim röportajı tematik bir bütün oluşturmakta. Mezkûr röportajın okunulan satırları tamamlayan bölümünü paylaşıyorum:

'Tıp ve eczacılık tarihi ile ilgili, zengin bir koleksiyonu olduğunu bildiğimiz Naşit Baylav, “Tamamlanmış, halen basılmamış eserlerim var. Tıp ve Eczacılık Tarihinde Mısır ÇarşısıTarihte Kuvvet Macunları’na devam ediyorum. Osmanlı’da Nebatatla Tedavi isimli minyatür tekniği ile hazırlanmış, renkli-resimli elyazması bir atlas var elimde. Onu ve İbn-i Sina Kanunu’nun Fenn-i İspençiyari kısmını, yani Akrabadin denen beşinci cildini Türkçeleştirmek istiyorum. Tabi ömrüm vefa ederse...” diyor ama ömrü vefa etmiyor.
Yıllar sonra, Helvahane Defteri ve Topkapı Sarayı’nda Eczacılık adlı bir kitap yayınlanıyor. (Prof. Dr. Aslan Terzioğlu, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, İstanbul 1992)
Bu kitap, işte o kitap! Naşit Baylav’ın kitabı...
İ.Ü. Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontoloji kürsüsü başkanı Prof. Dr. Aslan Terzioğlu, kitabı, akademik düzeyde, titiz bir çalışma, temiz bir baskı, iyi bir sayfa ve kapak düzeniyle yayına sunmuş. Buna diyecek bir şey yok. Kitabın önsözünde Naşit Baylav’dan da söz edilmiş. Bilerek bir haksızlık yapıldığını söylemek istemiyorum, ancak Naşit Baylav’ın bana anlattığı kitabın küçük öyküsü burada yok. Naşit Baylav’ın koleksiyonu, tamamlanmış ve yayına hazır eserleri ne oldu ve bu kitabın orjinali nerede? Bunu öğrenemiyoruz (vii).
Ben bu yazıyı, hem meslektaşlarımı bu kitaptan haberdar etmek için hem de ömrünü bu işler uğruna harcamış, sınırlı maddi olanaklarla bu kitaba sahip olmuş, bir servet teklif edildiğinde tarihini satmamış olan Naşit Baylav’a, ölmüş de olsa, “Hakkı sahibine vermek gerekir.” diyebilmek adına yazdım.
Geçmişte ve bugün eczacılığa emek vermiş ve mesleğin geleceği için yüreği pır pır eden tüm eczacı dostların emeği adına da bu gereklidir diye düşündüm.
Çıkış noktamız insan ve emek değil miydi? Emekler yerde kalmasın...'

Doğrusu bu ya, Zekeriya Kızıl'ın yukarıya aldığım satırlarının altına imzamı atıyorum.

Yaşamı sırasında, yukarıda başlıklar halinde paylaşılan, çok sayıda haksızlığa ve sıkıntıya göğüs germek zorunda kalan Naşid Baylav, öldükten sonra da bu tür muamelelere maruz kalmaya devam etmiştir. Bunların, özellikle de son yıllarındaki en yakın mesai arkadaşı olan Prof. Dr. Arslan Terzioğlu'nun Helvahane Defteri ve Topkapı Sarayı’nda Eczacılık kitabının içerisinde, Eczacı Zekeriya Kızıl'ın işaret ettiği hususlara yer vermemesinin, onun ruhunu muazzep ettiği söylendiğinde, bu değerlendirmenin, meseleyi mistifiye ederek metafizik bir düzleme referans verildiği şeklinde değil de, hadisenin ahlâki boyutuna vurgu yapmak istenildiği şeklinde algılanması gerekir diye düşünüyorum.

Bütün bu yaşadıklarından sonra, Naşid Baylav'ın, akademyaya ve hatta hayata küskün ölmesi pekalâ anlaşılabilir bir şeydir. Eczacılık Tarihi'nin orijinal halinin eksiksiz olarak basılması ve basılmaya hazır diğer eserlerinin gözden geçirilip edit edilerek belli bir sırayla yayınlanmasının yanı sıra; Baylav'ın dillere destan arşiv ve koleksiyonunun akıbetinin tespit edilmesi, şayet Eczacılık Müzesi ya da Eczacılık Fakültesi bünyesine kazandırılmamışsa, bunun temini yoluna gidilmesi hem eczacılık ve tıp tarihlerine sağlayacağı katkılar ve hem de Türkiye Toplumsal Formasyonu ile akademik camiamızın Naşid Baylav hocaya olan borcunun ödenmesi bakımından, zorunludur (viii).

Geçirdiği safra kesesi ameliyatına müteakip, 6 Mart 1982'de, tedavi gördüğü Cerrahpaşa Tıp Fakültesi Hastahanesi'nde vefat eden ve Feriköy Mezarlığı'na defnedilen Naşid Baylav'ı rahmetle, hürmetle, minnetle ve muhabbetle anıyor, aziz hatırası önünde saygıyla eğiliyorum.

(*): Bu blog, Hedef Alliance Holding'in yayın organı olan Hedef Sağlık Dergisi'nin Kasım 2011 tarihli 40. sayısı için kaleme alınan metnin geliştirilmiş / genişletilmiş halidir.

Kısa kaynakça ve dipnotlar:
(i): Naşid Baylav ve Türkiye eczacılık tarihi ile ilgili olarak bknz.
*** Ezacılık Tarihi, Naşid Baylav, Yörük Matbaası, İstanbul, 1964, toplam hacmi: 2 s. (yazarın portresi) + 540 s. (ana metin) + ıv s. (İngilizce özet) + 30 s. (döneminin çoğu elle çizilmiş görselleriyle ilaç sanayi reklâmları bölümü) olarak toplamda 576 sayfadır; metin 195 fotoğraf ve çizimi havidir; 17x25 cm, karton kapaklı. 
***Dünden bugüne İstanbul Ansiklopedisi, Kültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı'nın ortak yayını; cilt: 2, sayfa: 98 - 99; 'Baylav, Naşid' maddesi, Turhan Baytop.
***İstanbul Ansiklopedisi, Reşat Ekrem Koçu yayını, İstanbul, 1960, 'Baylav, Naşid' maddesi, Turhan Baytop, cilt: 4, sayfa: 2278.
***http://www.e-kutuphane.teb.org.tr/pdf/pharmacia/1982_7/16.pdf
***Eczacı-kimyager Naşid Baylav Hoca'nın Türk Tıp ve Eczacılık Tarihine Hizmetleri, A.Terzioğlu ve T.Baytop
***http://eski.teb.org.tr/?modul=tarihce&mod=tarihce
***http://www.bilimtarihi.org/kitaplik/021.htm
***http://www.e-kutuphane.teb.org.tr/pdf/raporlar/kurumun_oykusu/4.pdf
***https://www.tarihtarih.com/?Syf=26&Syz=355454
***Belgelerle Türk  Eczacılık tarihi, 9 cilt, Mert ve Gülnur Sandalcı
***Eczahaneden eczaneye - Türkiye'de eczahaneler ve eczacılar (1800  - 1923) Turhan Baytop, Bayer Türk Sağlık ürünleri Yayını, İstanbul, 1995, 133 sayfa.
***http://www.bilimtarihi.org/bilimadamlari/turhanbaytop/yayinlistesi.htm
(ii):Türkiye eczacılarının örgütlenmesi Türkiye Eczacıları Cemiyeti ve Türk Farmakolog Birliği müstakil varlıklarına bir süre sonra son vererek bir çatı altında birleşmişlerdir. Eczacı örgütlenmesinin bu iki öncü ve kilit önemdeki mesleki yapılanmasının tarihçesine, bunların kuruluşunun biraz öncesine giderek,  satır başları halinde, bakmakta fayda vardır.

16 Eylül 1905'de açılan ilk eczacı mektebinin müdürlüğe Dr.Mustafa Münif Paşa atanmıştı. Eczacı Hamdi, Ethem Pertev, Hasan Rauf ve Beşir Kemal Beyler Haliç Fenerinde 1908'de yaptıkları ve 250 kişinin katıldığı toplantıda bir cemiyet (Societe des Pharmaciennes de Empire Ottoman) kurma kararı aldılar. Bu cemiyet 24 Mart 1911'de ilga edilerek yerine Osmanlı Eczacılar Cemiyeti kuruldu. Mezkûr cemiyetin ilk kongresi 13 Haziran 1924'de gerçekleştirildi. 1 Aralık 1926'da toplanan kongre’de Cemiyetin adı Türkiye Eczacıları Cemiyeti olarak değiştirildi, bir de yardım sandığı kuruldu. İstanbul ve Ankara'daki eczacılar arasında epeydir yaşanan anlaşmazlık sonucunda, 29 Haziran 1928'de Türkiye Eczacıları Cemiyeti’nin adı İstanbul Eczacıları Cemiyeti olarak değiştirildi. Uzun süren görüşmeler sonunda sağlana anlaşmayla 19 Mart 1929'da kurum tekrar Türkiye Eczacıları Cemiyeti adını adı ve çok önemli bir karara imza atı: eczane sahibi olmayan eczacılar cemiyetten çıkarıldı. 

Eczacılar Adil, Behçet, Reşad, Cevat Pelin, A.Kemal Tan, Ziya Nuri, Sadullah, Hulki Göknar, İsmet Somer, Naşit Baylav, Muzaffer Dinçol, Selahattin Tandal, İsmail Hakkı, Hamdi Sanal ve Hasan Derman İstanbul Valiliği'ne yaptıkları başvuruyla Türk Farmakolog Birliği’nin kurulması istediler. Birliğin kuruluş izni 28 Mart 1929 'da vilayetten alındı. 22 Ağustos 1930'da ilk kongresini toplayan Türk Farmakolog Birliği’nin ilk kongresinin başkanlığına Ecz.Süreyya Bey seçildi; Süreyya bey, yaşı yüzünden, İsmet Somer Bey'i başkanlığa önerdi ve kabul edildi. İsmet Somer, Naşit Baylav, Ahmet Hamdi, Muzaffer Haydar (Dinçol), Selahattin Tandal, Süleyman Turan, Hasan Derman, Hulki Göknar ve Hamdi Sanal beyler idare heyetine seçildi. 

Eczacıları kucaklayan iki cemiyetin varlığının neden olduğu çift başlılığı ortadan kaldırmak adına yapılan müzakereler sonucunda 13 Eylül 1932 'de Türk Farmakolog Birliği ve Türkiye Eczacıları Cemiyeti, Türk Eczacıları Farmakologları çatısı altında birleştiler. Cemiyetin adı Türk Farmakolog Birliği olarak resmiyet kazandı. Bahse konu birlik sırasıyla 26 Nisan 1935'de Türkiye Emgen Kurulu; 1938'de Türkiye Eczacıları, ardından da Türkiye Eczacıları Cemiyeti adlarını aldı. Ecz.Beşir Kemal Pelin, Ecz.Ethem Pertev, Ecz.Eyyüp Sabri Bilgin, Ecz.Halil Asaf, Ecz.Halil Uluer, Ecz.Hasan Rauf, Ecz.İbrahim Halil Onultan, Ecz.Mehmet Kazım, Ecz.M.Kemal Narman, Ecz.Nahid Halid Tipi, Ecz.Şeref Arkan'ın kurucuları oldukları Türkiye Eczacıları Cemiyeti 10 Nisan 1939'da kuruldu. Böylelikle eczacılık camiasındaki çift başlılık - çift örgütlülük sorunu aşılmış oldu.
(iii): 14 Mayıs Türk Eczacılık Günü'nün tarihçesi için bknz.
http://www.ivek.org.tr/14-mayis-eczacilik-gunu-39yy.htm
(iv): Aşıkpaşazade Tarihi'nde yer alan söz konusu o şiiri hatırlayalım:
'Tabibler şerbeti kim verdi bana/O hân içdi şerâbı kana kana 
Ciğerin doğradı şerbet o hânın/Hemîn dem-i zârı etti yana yana 
Dedi niçün bana kıydı tabibler/Boyadılar ciğer-i canı kana 
İsâbet etmedi tabib şerâbı/Timarları kamu vardı ziyâna 
Tabibler hâna çok taksirlik etti/Budur doğru kavil düşme gümâna 
Dua et Âşıkî bu hân hakkında/Ki nûr-ı rahmete cânı boyana.' 
Prof. Dr. Ekrem Buğra Ekinci şiiri şöyle çevirmiş:
 'Vefatına sebep, ayağında zahmet vardı. Tabibler ilacından âciz oldular; sonra toplanıp ayağından kan aldılar. Zahmeti arttı. Şerâb-ı fâriğ verdiler. Allah rahmetine vardı” der; sonra manzum olarak tabiblere acı serzenişte bulunur. Şerâb-ı fâriğ, şifâsı umulan, ama işe yaramayan son ilaçtır'.
(v): Fatih Sultan Mehmed'in zehirlendiği iddiası için bknz.
***http://www.islamansiklopedisi.info/dia/pdf/c28/c280228.pdf
***Helvahane Defteri ve Topkapı Sarayında Eczacılık, Arslan Terzioğlu, Arkeoloji ve Sanat Yayınları, 1992.
***Dünden bugüne İstanbul AnsiklopedisiKültür Bakanlığı ve Tarih Vakfı'nın ortak yayını; cilt: 5, sayfa: 327 - 333; 'Mehmed II (Fatih)' maddesi, Necdet Sakaoğlu.
***http://www.ekrembugraekinci.com/makale.asp?id=459
***https://tr.wikipedia.org/wiki/Yakup_Pa%C5%9Fa
***http://www.mku.edu.tr/files/25_dosya_1337930679.pdf
***http://www.dha.com.tr/fatih-gut-hastaligindan-oldu_664073.html
***http://www.sabah.com.tr/pazar/2014/01/05/osmanlida-kadin-hekimler-meshurdu
***https://tr.wikipedia.org/wiki/Striknin
***İstanbul Ansiklopedisi, Reşat Ekrem Koçu, Fatih ve diğer ilgili maddeler.
(vi): Kütüphane, arşiv ve akademyamızın varlıklarının saklanma koşullarını az çok bilen birisi olarak 'inşallah bu anatomik panolarla Karagöz figürlerinin başına bir şey gelmemiştir!' demekten alıkoyamıyorum kendimi.
(vii): Eczacı Zekeriya Kızıl'ın Havan Dergisi için Naşid Baylav'la yaptığı röportajı konu edinen yazısı için bknz.
***http://eczacininsesi.com/?yon=ozgur&id=193
(viii): Hayatının son yıllarında Dinçel Laboratuarı'nda mesul müdürlük yaparak, yaşadığı geçim sıkıntısını bir nebze olsun hafifletmeye gayret eden Naşid Baylav, fırsat buldukça, Prof. Dr. Arslan Terzioğlu'nun başkanlığını yaptığı İstanbul Üniversitesi Tıp Fakültesi Tıp Tarihi ve Deontolojisi birimine uğruyor, devam etmekte olan tıp ve eczacılık tarihi ile ilgili çalışmalarını paylaşıyordu. Bu sırada, başta Prof. Terzioğlu olmak üzere, bahse konu birimdeki akademisyenlerle yoğun teşrik-i mesai yapan Baylav'ın, çektiği geçim sıkıntısına karşın, asla satmaya yanaşmadığı ve üniversiteye bağışlamayı düşündüğü arşivindeki, bazıları hazine değerinde olan, çok nadir eserlerinden kaçını buradaki meslektaşlarına ödünç verdiği, bunlardan hangilerinin kendisine iade edildiği, kaç tanesinin iade edilmediği ve yaşadığımız aktüel uğrakta / tarihsel momentte, bunların akıbetlerinin ne olduğu gibi hususlar mutlaka cevaplanması gereken sorular olarak durmaktadır ortada.

Naşid Baylav'ın eczacılık tarihi, tıbbi bitkiler ve farmakognozi ile ilgili arşivinin ve kütüphanesinin akıbeti için bknz.
***http://lokmanhekim.mersin.edu.tr/index.php/lokmanHekim/article/view/355

Yorumlar

  1. Ziyaver bey beni şaşırttınız sizi kutlarım

    YanıtlaSil
  2. değerli parkofis, niye şaşırdığınızı merak ettim doğrusu :) paylaşırsanız sevinirim, teşekkürler :)

    YanıtlaSil
  3. Sayın Şencan 198'0'li yıllardan sonra 2010 Kasım'ında veda ettiğim ilaç ve Ecza sektöründen kıymetli döķümanlardan eczacılığa emek vermiş rahmetli bu değerli öğretim görevlileri hakkındaki blog'unuza çok teşekkür ederim. Ayrıca değindiğiniz Fatih Sultân Mehmet'in zehirlenme hususunu'da çok ilginç buldum. Saygılarımla.

    YanıtlaSil
  4. Sayın Şencan 198'0'li yıllardan sonra 2010 Kasım'ında veda ettiğim ilaç ve Ecza sektöründen kıymetli döķümanlardan eczacılığa emek vermiş rahmetli bu değerli öğretim görevlileri hakkındaki blog'unuza çok teşekkür ederim. Ayrıca değindiğiniz Fatih Sultân Mehmet'in zehirlenme hususunu'da çok ilginç buldum. Saygılarımla.

    YanıtlaSil
  5. katkınız için teşekkür ederim değerli dostum:)

    YanıtlaSil

Yorum Gönder