Türkân Saylan: halk sağlığı savaşçısı, eğitim gönüllüsü, kadın hakları aktivisti, sivil toplum lideri


Türkân Saylan, 13 Aralık 1935 - 18 Mayıs 2009.



0 - medhal:

Türkân Saylan'ın vefatının üzerinden 8 yıl geçti. Onu minnetle, hürmetle, rahmetle ve şükranla anıyor; bu vesileyle de hayatının önemli olaylarına ve dönüm noktalarına kısaca bir bakalım diyorum.

1 - Her şeyin kaybı tölere edilebilir, vicdan kaybı edilemez!


Cumhuriyet tarihimizin önemli sosyolojik figürlerinden, tıp tarihimizin cüzzamla savaş ve halk sağlığı alanlarında iz bırakmış hekimlerinden, kadınların eğitilmesini ve sosyal yaşama aktif olarak katılmasını esas alan sosyal sorumluluk projelerinin ve sivil toplum aktivitelerinin toplumsal belleğe nakşolmuş önde gelen aktörlerindendi Türkân Saylan

Saylan, sevenleri tarafından adeta bir azize mertebesine yükseltilirken, kimi muhafazakâr ve mütedeyyin çevreler tarafından serdedilen sert eleştirilere de muhatap olmaktan kurtulamamıştı. Öte yandan, kanserle boğuştuğu hayatının son günlerinde maruz kaldığı muamelelerin, sadece Türkiye Toplumsal Formasyonu'nun kendisiyle aynı tasavvur ve tahayyül alemlerini paylaşan lâik, modernist, Kemalist unsurlarınca değil; vicdanı olan her görüş ve inançtan yurttaş tarafından da insafsız, izansız, vicdansız olarak tarif ve tavsif edildiğini düşünüyorum. 


2 - Bir yaşamın dönemeçleri

13 Aralık 1935’de İstanbul’da doğan Türkân Saylan, 18 Mayıs 2009’da aynı kentte vefat etti. Tıp doktoru, yazar, sosyal sorumluluk gönüllüsü, kadın hakları aktivisti, eğitimci ve sivil toplum lideri olan Saylan, bu alanlarda sayılamayacak kadar çok faaliyete imza attı. 1964’de İstanbul Tıp Fakültesi’nden mezun olan Türkân Saylan, 1964 – 1968 döneminde çalıştığı SSK Nişantaşı Hastanesinde Deri ve Zührevi Hastalıklar Uzmanlığını kazandı.


İÜ Tıp Fakültesi’nde Dermatoloji başasistanı olan Saylan, İngiltere ve Fransa’da mesleki çalışmalar yaptı. 1977’de profesör olan Türkân Saylan, 1987’ye kadar 5 yıl boyunca İÜ Tıp Fakültesi Dermatoloji Anabilim Dalı Başkanlığı’nı ve 1981–2001 döneminde de İÜ Tıp Fakültesi Lepra Araştırma ve Uygulama Merkezi Müdürlüğü’nü yürüttü.

1990’da kurulan 'İÜ Kadın Sorunları Araştırma ve Uygulama Merkezi'nin temellerini atanlardan olan Saylan, kadın sağlığı konusunda müfredat oluşturulmasına katkı verdi ve çok sayıda talebe yetiştirdi. 2002 sonunda Dermatoloji Kliniği Öğretim üyesi iken emekli oldu.


3 - Cüzzamı korkulan bir hastalık olmaktan çıkardı

Cüzzamla mücadelesi, Türkân Saylan’ın kariyerinin en önemli başarılarından birisi, belki de birincisiydi. Cüzzamla Savaş Derneği ve Vakfı’nın da kurucusu olan Saylan, bu alandaki büyük hizmetleri yüzünden 1986’da ‘Uluslar arası Gandhi Ödülü’nü kazandı. Çok uzun yıllar Dünya Sağlık Örgütünün lepra (cüzam) danışmanı olan Türkân Saylan, Uluslar arası Lepra Birliğinin de kurucu üyesi ve başkan yardımcısıydı. Deri ve zührevi hastalıklarla ilgili çok önemli medikal ve sosyal hizmetleri olan Saylan, hayatının son yıllarında yakalandığı kanserle mücadele etti. Vefat etiğinde Çağdaş Yaşamı Desteleme Derneği ve Cüzzamla Savaş Derneği ve Vakfı’nın yanı sıra bazı başka dernek ve vakıflarında başkanı ya da aktif çalışanıydı (i).


4 - Çağdaş Yaşamı Destekleme Derneği (ÇYDD) 

En kalbi destekçilerinin de, ona dair olan itirazlarını en yüksek sesle dile getirenlerin de bahse konu bu tutumlarını gerekçelendirirken esas aldıkları olgu Türkân Saylan'ın ÇYDD’ndeki faaliyetleridir. Saylan’ın, 1989’da bazı Kemalist aydınlarla birlikte kurduğu söz konusu dernek, Atatürk devrim ve ilkelerini ve ama en çok da lâiklik prensibini gözetmeyi varlık nedeni bilmiştir. Türkiye toplumsal formasyonunun bahse konu Kemalist umdelerden uzaklaşma ihtimalini bertaraf etmek adına varını yoğunu ortaya ÇYDD, gerek 28 Şubat sürecinde ve gerekse de 2005 – 2007 periyodunda hayata geçirdiği faaliyetlerle Türkiye’nin sosyo-politik iklimini ve gündemini adeta domine eden kurumsal yapıların başında geliyordu. 



Bahse konu dönemin, hiç kuşkusuz, en çok öne çıkan eylemleri Cumhuriyet (Bayrak) Mitigleriydi. 2007’nin Nisan ve Mayıs aylarında yapılan mezkûr mitinglerin en önemli aktörlerinden olan ÇYDD, burada ana hatlarıyla işaret edilen diğer bazı nedenlerin yanı sıra, en çok da işte bu mezkûr etkinliklerdeki merkezi rolü yüzünden; iktidara muhalif kesimlerce Atatürk ilke ve devrimlerinin yılmaz savunucusu olarak alkışlanırken; hükümeti destekleyenler tarafından ise ‘Ergenekon Terör Örgütü (ETÖ)’nün sivil toplum ayağı işlevi görmekle suçlanmıştır. 

5 - Ergenekon Davası ve Türkân Saylan

Ergenekon Operasyonu çerçevesinde, 13 Nisan 2009’da, doktorlarının 'birkaç günlük ömrü kaldı' şeklindeki uyarılarına karşın, sadece ÇYDD binaları değil, Türkân Saylan'ın evi de basılmış ve didik didik aranmıştı. Polisin, bahse konu derneğin bütün arşivine ve kayıtlarına el koyduğu bu operasyonlar sırasında, Türkân Saylan'ın canlı yayınlanan ve o hasta haline karşın sergilediği mücadele azmini yansıtan görüntüleri, Türkiye Toplumsal Formasyonu'nun önemlice bir kısmına bir taraftan 'insaf YâHû; bu kadar vicdansızlık da yapılmaz artık!', yanı sıra da 'helâl olsun Türkân Hoca'ya!' dedirtmişti. Bu görüntülerin, toplumun lâik, Kemalist, solcu, sosyalist, liberal ve demokrat diye nitelenebilecek geniş kesimlerinde nasıl bir travmaya ve mağduriyet algısına neden olduğunun en somut nişanesi, Saylan'ın (18 Mayıs günü hayata gözlerini kapatmasına müteakip) 19 Mayıs’ta yapılan ve kelimenin gerçek manasıyla iktidar karşıtı devasa bir kitle gösterisine dönüşen cenaze törenidir.


Türkân Saylan merkezli iddiaların komplo olduğunu savunan lâik kesimler ilerleyen sürçte haklı çıkmış ve bu haklılıkları, özellikle 15 Temmuz 2016 darbe teşebbüsünden sonra, politik iktidar ve yandaşları tarafından da teslim edilmiştir.

6 - Bir ömrün değerlendirilmesi

Türkân Saylan, ortalama bir insanın yapabilecekleri açısından bakıldığında, ancak birçok ömre sığabilecek işleri bir ömre sığdırmasıyla ve birçok hayatı bahse değer kılabilecek faaliyetleri bir tek biyografiye raptetmesiyle öne çıkmış birisiydi. Özellikle kamu sağlığı alanında gerçekleştirdiği faaliyetleri, onun, çok uzun yıllar olumlu anılmasına neden olacak mahiyette, değerde ve önemdedir. 


Öte yandan o, sadece mesleğinde, tıp doktorluğu alanında değil; dünya görüşünün ve ideolojisinin gereği faaliyette bulunduğu ÇYDD gibi sivil toplum alanında da olağanüstü aktifti. Bahse konu eylemleri yüzünden aldığı sayılamayacak kadar çok ödüle şöyle bir bakıldığında, onu 'tam bir eylem insanıydı' şeklinde vasıflandırmanın yerinde olacağı anlaşılmaktadır. Mesleki kariyeri boyunca toplumun cüzzama ve cüzzamlıya bakışını değiştiren ve bu hastalığın neredeyse kökünün kazınmasını sağlayan çok başarılı bir kampanyayı yürüten Saylan, ÇYDD bünyesinde on binlerce yoksul kızın okumasına verdiği destekle de dikkatleri üzerine çekmiştir. 


Sevenlerinin gözünde bir Cumhuriyet Kızı, Atatürk devrim ve ilkelerinin yılmaz bir savunucusu, Kemalist, lâik ve lâikçi yaşam tarzının idolü, ikonu ve rol modeliydi o. Diğer bir deyişle Türkân Saylan, bahse konu bu vasıfları sayesine kentli, modern, Batılı, lâik kesimlerin nazarında çağdaş bir Türk Jean Darck’ı olarak konumlanmakta ve şekillenmektedir. Karşı olanların bakış açısına göre ise o; hayatı boyunca Müslümanlara ve İslamiyete hayırhah yaklaşmamış sekter ve militan bir lâikçiydi (ii).


Yukarıda işaret edilen çok olumlu ve tarihe mal olmuş faaliyetlerinin yanı sıra Türkân Saylan;  ideolojik mevzilenmesi ve politik duruşunun domine ettiği faaliyetleri sırasında, bilerek ya da bilmeyerek, mütedeyyinleri incitmiş ve rencide etmiştir. Türkân Saylan, mütedeyyinlerin kamusal alandaki faaliyetlerine karşı daha kuvvetli bir empatiyle yaklaşabilseydi şayet; kanserle boğuşurken maruz kaldığı devlet baskısına ve bu baskıyı çeşitli iftiraların kompozisyonundan müteşekkil olan sistematik bir haysiyet cellâtlığıyla tahkim eden o malûm vicdansız, insafsız, izansız psikolojik harekâta karşı verdiği mücadelesinde, yanında muhafazakâr kesimlerden de epeyce müttefik bulması mümkün olabilirdi.



7 - En adil hakem: tarih

Onu azizeleştirerek çağdaş bir ikonaya dönüştürenlerin de; demonik bir figür olarak tanımlayıp tekfir edenlerin de bahse konu duygu temelli yargıları, zaman içinde hiç kuşku yok ki rasyonel filtrelerden süzülerek bir hayli törpülenecek ve yumuşayacaktır. Ferdi belleklerdeki bu fikri transformasyonun yanı sıra, bir diğer esaslı dönüşüm de kollektif şuur  ve şuur altı sahalarında yaşanacaktır. 

Birbirleriyle çelişen / çatışan farklı alt kültürlerin, ideolojilerin ve inançların mahsulü olan, (sosyal psikoloji disiplini açısından bakıldığında) bilincin ve bilinç altının birbirine paralel olarak ilerleyen ve yek diğerini etkileyen / belirleyen faaliyetlerince şekillendiği söylenebilecek olan mezkûr subjektif tarihler; söz konusu sürecin belirli bir aktüel evresinde, (akarsuların, adeta çok özledikleri bir okyanusa doğru tutkuyla akması, nihayetinde de onunla coşku dolu bir buluşma yaşaması misali), insanlığın ortak şuurunun tecessüm etmiş hali olan bir büyük anlatıyla buluşacak, bir diğer deyişle, mümkün olan en nesnel 'TARİH'e, karışacaklardır. 

İşte o vakit, o karmaşık ve çok katlı fenomen, insanlığa ait o en esaslı, en insaflı, en tarafsız (ya da herkesi kollaması bakımından 'çok taraflı', 'her taraflı') ve en vicdanlı anlatı; ya da, Hegelyen damardan konuşulacak olursa Evrensel Homejen Tarih / The Universal Homogenius History, yani kelimenin hakiki manasıyla 'büyük harfler'le yazılmış olan 'TARİH', biz sıradan fertlerin muhayyelesindeki o taraflı, duygu temelli algıları devralmış, onları rafine ederek damıtmış ve işlemiş olacaktır. 

Bunun neticesinde ortaya çıkacak olan portresinin, Türkân Saylan'ı olabildiğince soğukkanlı bir nazarla ve insaf ve vicdan ölçütleri içinde kuşatıp değerlendirmeyi beceren, onu hak ettiği mevkiye yerleştirmeyi bilen olabildiğince nesnel bir resim olması beklenir.

dipnotlar:
(i): Diğer bazı kısımlarının yanı sıra, özellikle 14 numaralı ara başlığının içeriğinde cüzzamla savaş tarihimize dair bilgiler barındıran bir metne erişmek için bknz. 
http://ziyaversencan.blogspot.com.tr/2014/12/mazhar-osmandan-gunumuze-akl-hastalklar.html
(ii): Laikçi kavramının, (çoğunlukla birbirlerine karıştırıldıkları) laik ve seküler terimleri ile arasındaki cari farka kısaca vurgu yapmakta; yanı sıra da, bir 'toplum mühendisliği projesi' çerçevesinde uygulandığında, onun bazı pratiklerinin doğurabileceği 'makbul vatandaş', 'makul şüpheli' ve 'savaş hukuku' gibi kritik öneme haiz kimi olgulara değinmekte fayda var. 

Bütün dinlerin müntesiplerinin inançlarını özgürce yaşamasına ve bunlara dair olan dinsel sembol ve remizlerin kamusal alanda serbestçe görünür kılınmasına olumlu yaklaşan anlayış, Anglo-Sakson 
(İngiltere, ABD, Avustraya, Yeni Zellanda, Kanada,...) dünyasının kurucu fikri unsurlarından olan sekülerizm zihniyetidir. Sekülerizmin benimsendiği toplumsal formasyonlarda, kamu otoritesi (bütün kurum ve kurallarıyla devlet), yurttaşlarına, onların dini tercihlerinden hareketle tutum almaz. 

Bir diğer deyişle, devlet, yurttaşlarının inanç alanlarına müdahil olmaz; dini tercihi, inancı her ne olursa olsun, herkese eşit mesafede durmayı ve temel olarak da, onların inançlarını özgürce ve olabildiğince konforlu bir şekilde yaşayabilmelerini sağlamayı esas alır. Bu tutum, 
sekülerizmin lâiklik ve lâikçilikten olan kalitatif farkıdır. Lâiklik ise, kabaca, din ile devletin arasına 'Çin Seddi'nin örüldüğü politik, sosyolojik, ideolojik ve kültürel duruşun jenerik adıdır. Tarihsel kökenleri itibarıyla Fransa'da ortaya çıkmış bir antite olan lâiklik; sekülerizmden farklı olarak, dini pratiklerle bunlara dair olan sembollerin kamusal görünürlüklerinin daha sınırlı olmasından yana tercih kullanmasıyla temayüz ve tebarüz eder. Lâikçi uygulamanın (devletin) şekillendirdiği toplumsal formasyona gelince, bu; yurttaşların inanç dairelerine müdahil olunduğu, dini sembol ve remizlerin kamusal görünürlüğünün kısıtlandığı (bazen tamamen engellendiği), bir diğer deyişle, dini sahanın bütünüyle kontrol altında tutulduğu siyasal modelin cari olduğu bir sosyolojik kategoridir.

Türkiye, (bazı kısa dönemler istisna olmak kaydıyla), (halifeliği kaldıran, Osmanlı Hanedanını yurt dışına çıkaran, 
Tevhid-i Tedrisat'ı / eğitim birliğini şart koşan kanunun kabul edildiği) 3 Mart 1924 - (anayasa referandumunun yapıldığı) 12 Eylül 2010 periyodunda; lâikliğin (yukarıda tanımlanmaya çalışılan) ve (Fransa'da 1789 - 1794'de uygulanmış olan) Lâikçilik denilen radikal bir versiyonunun şekillendirdiği bir ülkeydi. Burada kaba hatlarla tarif ve tavsif edilmeye çalışıldığı üzere lâikçilik, devletin profan esaslara göre yaptığı bir toplum mühendisliğidir. Lâikçi devlet, bahis konusu bu toplum mühendisliği ile devlet aygıtını ve toplumu lâikçi umdeler etrafında konsolide ve tahkim eder; lâikçi prensiplere göre inanan, düşünen ve davranan bir 'makbul vatandaş tipi'ni telif eder. Bu tipe uymayan diğer bütün yurttaş profilleri, toplum mühendisliğinin eyleyicileri tarafından 'makul şüpheli' kategorisinde değerlendirilir. Toplum mühendisleri, kendilerini tehdit altında hissettiklerinde, 'makbul vatandaş' dışındaki 'makul şüpheliler'e karşı 'düşman hukuku da dahil olmak üzere, (demokrasi, özgürlükler, sivil haklar, sivil toplumla birlikte zikredilmeleri gayrı kabil olan) her çeşit müeyyideyi uygulamaya sokabilir.

İktidarı destekleyen kesimlerin yaptıkları okumaya göre Türkiye, 12 Eylül 2010'da gerçekleşen anayasa referandumundan bu yana yaşanan yaklaşık 7 yıllık süre içerisinde vesayeti bertaraf etmiş, özgürlükçü, demokrat, liberal, çoğulcu, sivil bir yola girmiştir. Muhalif kesimlerin cari Türkiye okuması ise '
totaliterleşmeyle arasında çok kısa bir mesafe kalmış olan otoriter bir ülke olduğumuz' şeklindedir. 

Olabildiğince nesnel bir yaklaşımla bakıldığında, birbiriyle taban tabana zıt olan yukarıdaki okumalardan hangisine itibar edilirse edilsin, bunların, verili hakikati anlama (anlamlandırma, kuşatma) bağlamında problem alanları oluşturacağı görülecektir. 16 Nisan 2017 Başkanlık Referandumu sonrasında, yukarıdaki her iki Türkiye okumasını da (tamamen değil, ama) kısmen doğrulayan melez / hibrid bir Türkiye Toplumsal Formasyonu resmi caridir. Bu hibrid halin, sosyolojik olarak uzun süre taşınması pek de mümkün olmayan kritik ve kırılgan bir 'hassas denge' oluşturduğundan söz edilebilir. Söz konusu bu sosyolojik özel denge durumuna, kuantum kuramı temelli bir sosyolojik okuma uygulandığında, (Schrödinger'in o meşhur düşünce deneyinin nesnesi olan kedinin aynı zamanda hem ölü ve hem de diri olması gibi), Türkiye Toplumsal Formasyonu'nun demokratik ve totaliter hallerinin (üst üste / yan yana / birlikte var oldukları) bir süperpoze resmi verdiği söylenebilir. 1 Kasım seçim sonuçları, bu melez Türkiye desenini, otoriterleşme ile demokratikleşme arasında, Foucault Sarkacı misali, adeta bir pandül gibi gidip gelmekten kurtaracak, Türkiye Toplumsal Formasyonu'nun üzerine oturduğu 'hassas denge'yi bozacak ve (kutu açıldığında Schrödinger'in Kedisi'nin, ölü ya da diri olduğu hallerinden sadece birisini kuşanması gibi) demokrasi ya da totaliter fazlardan birisine girip, öylece yoluna devam edecektir.


İşte bu yüzden de, bahse konu o kritik 'hassas denge (totaliterleşme ve demokratikleşme hallerinin üst üste bindikleri cari süperpoze hali) çöktüğünde, olumsuz devam yolu ihtimalinin geleceğimizi domine etmemesi için, Türkiye Toplumsal Formasyonu'nun istisnasız her ferdinin, (siviliyle, militeriyle, yargısıyla, stk'larıyla, tarikatıyla, cemaatiyle) bütün vesayetlerin (kelimenin hakiki manasıyla) bertaraf edilmesine ve özgürlükçü, demokrat, liberal, seküler, çoğulcu, sivil bir ülkenin inşa edilmesine  katkı vermesi gerekir. İnsanımızın, ülkemizin, gelecek nesillerimizin ve en genel manada yarınlarımızın selâmeti açısından yegâne çıkar yolun bu olduğu ortadadır.

Yorumlar