işin mi yoktu, yoksa vaktin mi çoktu; nasıl yazdın onca şeyi a cancağızım!





meramımı konuşarak ya da yazarak anlatırken, muhatabımın kısm-ı azamisinin (ya da kâhir ekseriyetinin), lâfı bir miktar uzattığım merkezinde düğümlenen eleştirileriyle karşılaşırım çoğu zaman.

ki, çok da katılmamazlık yapamadığım bir tenkittir bu doğrusu.

victor hugo idi sanırım, ya da balzac, yahut ta, emil zola veya voltaire; veyahut da, 19 asrın diğer büyük klasik yazarlarından birisi, kuvvetle muhtemel de bir fransız ya da slav olacak kendisi; bunlar değilse, germen ya da ingiliz olabilir; ya da, ispanyol veya isveçli; hiçbiri değilse, japon ya da güney afrikalı da olabilir tabii; ama, her durumda, batı kültür ve medeniyet dairesinden konuşan birisiydi, yâni, eskimo ya da aborjin olmadığından % 100 eminim diyebilirim....amaaan, her kimse işte o, bir dostuna yazdığı bir mektubunu,

'ya , kusura bakma kanki, vaktim olmadığından uzattım bu betiği'
mealinde bir finalle tamamlamış imiş.

bu ifadenin içerdiği 'vaktin yoksa, istediğin söz kuyumculuğunu gerçekleştirmekte yeterince başarılı olamaz, mesajını vurucu ve özlü bir şekilde nakledemezsin, lâfı uzatır da uzatırsın' fikrine iştirak ederim; ki, etmeyecek insanın da alnını karışlarım evel allah.

öte yandan, yazarını, yazmakta olduğu yazıdan ayıracak - koparacak daha cazip, daha önemli bir uğraşın olmamaklığı halinin de, mezkûr metnin hacmi ve uzunluğu üzerinde, arttırıcı - çoğaltıcı bir müessir unsur tesiri icra ettiği hakikatine işaret etmek gerekir. bir diğer deyişle, buna vurgu yapmak, bir metnin, ya da diskurun, uzunluğunu tayin eden faktörler arasındaki ıskalanmaması gereken 'çok özel ve çok dominant bir husus'a olan entellektüel borcun ifasıdır adeta.

altını çizmekte faide mülâhaza ettiğim 'vaktin azlığı ve yazmaktan kelli bir uğraşın olmamaklığı hali'nin dışında, bir metnin ya da, bir muhabbetin taraflarından olan bir diskurun hacmi - uzunluğu - tafsilatı konularına etki eden başka tesirler var mıdır ve var ise şayet, bunlar nedir?

hiç kuşku yok ki, bunda, yazanın ya da konuşanın telif ettiği metin ya da diskurun içerdiği mesajın da tayin edici rolü vardır.

metinle ya da sözel olarak aktarılacak mesajın önemi ve mahiyeti, aktarılacak lâkırdının uzunluğunu belirler. ve, hiç kuşku yoktur ki, mesanger'ın mücehhez olduğu (gerek umumi ve gerekse de konuya dair olan spesifik) şuurun bolluğu bereketi ve de derûniliği de, tabiatıyla etkili olacaktır paylaşmaya kalktığı şeylerin hacmi, kesafeti, derinliği, hikmeti, berraklığı ve uzunluğu üzerinde. bunlar, bu metne muhatap olgunun olumlu taraflarıdır.

lâkırdıyı uzatmanın olumsuz nedenleri yok mudur?

olmaz olur mu?  iktidar hırsına teslimiyet, yeteneklerini aşan kimi ihtirasların maliki olmak, bencillik, ukalâlık, ego-santriklik, aşağılık kompleksine dûçar olmak gibi olumsuz entiteler bu kabil  nedenlerdendir. bunların yanı sıra, ayrıntılı olarak ele alınmaları bu metnin hudutlarını alabildiğine belirsizleştireceğinden, okunmakta olan satırlarda kendilerine yer bulamayacak olan sayılamayacak kadar çok diğer nedenler (konsantre olamamak, iyi hazırlanamamak, sıhhi nedenler, psikolojik atmosfer vb gibi unsurlar olup, ikincil nedenler şeklinde tavsif ve tasvir edilirler) yüzünden de, lâfı dağıtmak, mesajı özlü dillendirememek, yazıyı uzatmak keyfiyetleri vakî olur. bunlar da, analizine çalıştığım mevzunun diğer olumsuz veçhelerindendir.

ve, bir de, müellifin hacce-i evvel ve mürebbi-i atik psikolojisine sahip olmaklığının tesiri vardır ki, asla ve kat'a ve de zinhar gözlerden ırak tutulmaması icap eder. bu faktör; olumlu bir çıkış noktasından start almasına karşın, kötü bir final yaşanmasına yol açan paradoksal bir haldir.

nitekim, bu satırların hakir-i fakir-i pür taksir yazıcısı da, işte, yukarıda dercedilen o marazi hale, yanî, 'hacce-i evvel ve mürebbi-i atik psikolojisi'ne duçâr olamasıyla maruftur ne yazık ki; bir diğer ifadeyle o, bir mevzuya dair konuşmaya başladığında, adeta ahmet mithat efendi, ya da ansiklopedist diderot veya ekürisi d'alambert gibi, anlatmaya taaaa gaz ve toz bulutundan başlamaktadır çoğunlukla.

diğer pek çok mevzuda olduğu gibi, 'işin mi yoktu, vaktin mi çoktu â cancağızım; nasıl yazdın o koca koca metinleri öyle?' deyû sual edildiğinde, mesajımın eksiksiz bir şekilde muhatabıma geçmesi sürecinde işi sağlama almak adına, neredeyse big bang'e kadar inen bir sebepler ve sonuçlar hiyerarşisinin bitimsiz sarmalına teslim olmamın nedeni budur efendim.

evet, şimdi bana 'işin mi yoktu, vaktin mi çoktu a cancağızım; nasıl yazdın o koca koca metinleri? diye sorduğunuzda, size hatırlatmak isterim ki, her şey bundan tam 13,720,083,105 yıl, 7 ay, 2 hafta, 3 gün, 17 saat, 21 dakika, 3 saniye ve 49 salise önce, hiçliğin bağrındaki bir kozmik yumurtanın bilinmeyen bir sebeple patlaması ve hiçliğin içerisi sür'atle doldurmaya başlamasıyla start aldı.

işte o büyük patlama anında, sonsuz yükseklikteki sıcaklık ve sonsuz yükseklikteki enerji ve sonsuz yükseklikteki basınçta bildiğimiz klasik - konvansiyonel - konservatif fiziğin kanunlarını hükümlerini icra edemiyorlardı.

derken efenim, yine bilemediğimiz - açıklayamadığımız dinamiklerin devreye girmesiyle, eeehmm, bi dakka arkadaşlar, nereye dağılıyorsunuz, bi dakka lütfen, soru sordunuz, lâyık olduğu veçhile cevaplamaya çalışıyorum...lütfen ama, lütfen dağılmayın arkadaşlar, acık sabırlı olup, açıklamalarıma birazcık zaman ayırabilirseniz, sorunuzun da cevabını mükemmelen alabileceksiniz.

arkadaşlar, dostlar, canlarım, dağılmayın lütfen, dağılm....

tüh, kimse kalmadı, soru soran da, dinleyenlerde dağıldılar, hatta koşarcasına, kaçarcasına uzaklaştılar, tüh, yazıklar olsun, şu post-modern insanlarda zerrece sabır ve saygı kalmamış ne yazık ki. önce soru sordular, cevaplamaya başladığımda ise, lâfımı bitirmemi beklemeden çekip gittiler. saygısızlar n'olacak, benim gibi ayaklı bir kitaplığı, tecessüm etmiş bir vikiped'yi bulmuşlar, kıymetimi bilmiyorlar. n'olacak, nankörler işte....

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder