a - Programın içeriği, kapsamı, amacı:
Projelendirdiğim program, iki kişi arasında cereyan eden ve kısmen doğaçlama gerçekleşecek olan canlı yayımlanacak bir sohbettir.
Projedeki amaç, her programda, insanın kendisiyle,
diğer insan kardeşleriyle, bitki - hayvan - böcek - toprak - su gibi bileşenlerinin oluşturduğu o sonsuz zenginlikteki muhtevasının karakterini verdiği eko-
sistemle, tarihsel mirasla, eşyayla, mekânla, zamanla, uzayla teması sırasında deneyimlediği olgu -mesele - süreç - olay gibi Varoluş Dairesi'nin tezahürlerinden bazılarını mercek altına almak, bunların hakkında, samimi ve ama bilgi içeriği de olan bir muhabbet gerçekleştirmektir. Bu haliyle bahse konu program, hem hoşça vakit geçirtmeyi, hem de, güvenilir kaynaklara sahip olması ve teyitli referanslardan beslenmesiyle, muhatabı için bir bilgi kaynağı olabilmeyi hedeflemektedir. Bir diğer deyişle programımız; iş yerlerinde, okullarda, kıraathanelerde, berberlerde, toplu taşıma vasıtalarında, stadyum kuyruklarında yapılan o harbi, hasbi, samimi sohbetlerle, 2024 yılı boyunca TRT Radyo 1'de yayımlanan ve toplam sayıları 262'ye erişen Sayfaların Dilinden başlıklı programımızın bilgi içeriğinin, dengeli bir şekilde bir potada eritilerek birleştirilmesiyle ortaya çıkacaktır.
b - Kimler Sunacak?
Spiker Rıza Okur ve Ziyaver Şencan.
c - Doğaçlama ve ön hazırlık dengesi
Program esasen doğaçlama karakterli olsa da, bahse konu sohbetin iki eyleyicisinden biri olan Ziyaver Şencan, her bir bölümde ele alınacak konulara dair olan alt metinlerden oluşan genel bir çerçeve metin yazacak ve bunu programdan bir gün önce, program yapımcısı Berivan Erin ve spiker Rıza Güven'le paylaşacaktır. Canlı yayında gerçekleşecek sohbet, Ziyaver Şencan'ın yazdığı bu çerçeve metin üzerinde yükselen ve söz konusu metnin zenginleştirildiği improvize bir performans olacaktır.
d - Hangi günde ve hangi saatte yayımlanacak?
İçeriği göz önünde bulundurulduğunda, programın Cuma, Cumartesi ya da Pazar gecelerinin birisinde ve 21.00 - 24.00 saatleri arasında yayınlanmasının uygun olacağını değerlendirmekteyim; ama, tabii buna, yayın akışına karar veren regülatör pozisyon karar verecektir.
e - Programın süresi ve konuşma - müzik dengesi:
Her bir programın uzunluğu, cingıl'dan cingıl'a, net 28 dakika olup; toplam 4.5 dakika süren ve konuşulanlarla tematik bütünlük arz etmesi gereken 3 müzik parçası içerecektir. Dolayısıyla da, sohbetin net konuşma süresi 23.5 dakika olarak plânlanmıştır. Çerçeve alt metinleri bu sürede seslendirilebilecek şekilde kaleme alacağım. Konuşma - müzik kompozisyonunun, işaret ettiğim oranda olması, anlatıyla musikinin dengesinin temini ve programın akıcı bir tempoya ve canlı bir ritme sahip olması bakımından, uygundur diye düşünüyorum.
f - Söz (anlatı) - müzik trafiği (akışı) için önerim:
*** 0.5 dakika Cingıl
*** 7.5 dakika konuşma
*** 1.5 dakika müzik
*** 6 dakika konuşma
*** 1.5 dakika müzik
*** 6 dakika konuşma
*** 1.5 dakika müzik
*** 4 dakika konuşma
*** 0.5 dakika cingıl
g - Cingıl önerilerim:
1- Jean-Michel Jarre - Oxygene
2- Vangelis - To the Unknown Man
3 - Barış Manço, 2023 (enstrümantal)
h - Programa isim önerilerim:
01- Kozmik Muhabbet
02- Kozmik Sohbet
03- Sohbet, İlelebet
04- İlelebet Sohbet
05- Muhabbet, İlelebet
06- İlelebet Muhabbet
07- Sohbet Forever
08- Muhabbet Forever
09- Muhabbetnâme
10- Sohbetnâme
11- Ehli Sohbet
12- Ehli Muhabbet
Demo program
kaydı için çerçeve metin:
Rıza Okur: Radyo 1'in değerli dinleyenleri, merhaba; ben Rıza Okur, yeni yayın dönemimizde, Berivan Erin'in yapımcılığını üstlendiği yeni bir programla, her hafta .......günleri .......saatlerinde yayımlanacak olan ,Kozmik Muhabbet isimli sohbetle birlikte olacağız. İnsana, eko-sisteme, tarihsel mirasa, sahibi olduğumuzu sanırken sahibimiz olmaya evrilen maddi varlıklara, yerel – bölgesel – küresel sosyopolitik, sosyoekonomik ve sosyokültürel olaylara, mekâna, zamana, uzaya, bilime, sanata, edebiyata, mimarlığa, müziğe, resme, spora, modaya, popüler kültüre, felsefeye, atom altı parçacıklara, paralel evrenlere, eğitime, çalışma hayatına, yaşama, ölüme,...., kısacası varoluşa dair her şeyi ele alacağımız bu programda söyleşeceğim partnerim, aynı zamanda programlarımızda ele alacağımız konuları içeren çerçeve metinlerin de yazarı olan Ziyaver Şencan. Ziyaver Hocam, hoş geldin.
Ziyaver
Şencan: Teşekkürler
Rıza Hocam, bilmukabele.
RO: Ben, programımızda genel olarak
nelerden bahsedeceğimize değindim; bu ilk programda neleri mercek altına
alacağımızdan da sen bahset istersen.
ZŞ: Zevkle dostum; bugün Paris
Olimpiyatlarından, Türkiye'nin ne zaman olimpiyat düzenleyeceğinden, hepimizi
derinden sarsan Narin kızımızın trajedisinden, insanımızda oluşan 'yapanın,
yaptığı yanına kâr kalıyor!' anlayışını değiştirmek adına hukuk
alanında atılması gereken adımlardan, başlayan yeni eğitim dönemimizden, uzayda
mahsur kalan astronotlardan, 5 Kasım'daki Amerikan Başkanlık seçimlerinden ve
bunun olası sonuçlarının, Gazze ve Ukrayna'da yaşananlar başta olmak üzere,
gezegenimizin tamamındaki olası etkilerinden, futbol endüstrimizdeki transfer
çılgınlığından, hayat pahalılığıyla başa çıkmak adına yurttaşlarımızın
alabileceği kimi pratik önlemlerden...
RO: Lâfına girdim, kusura bakma hocam, hepi topu 28 dakikalık bir programda bütün bunları ele almak ne kadar mümkün, doğrusu bilemiyorum, ama, istersen ben bahsettiğin konuların bazılarına dair görüşlerimi paylaşıvereyim.
ZŞ: Sevgili Rıza, devam et lütfen...
RO: Paris Olimpiyatlarında Fransa'nın
sınıfta kaldığını düşünüyorum, konaklama tesisi ve sporcu beslenmesi kalitesi,
Sein nehrinin temizliği gibi birçok bakımdan başarısız oldu Fransa bence; para
da kazanamadılar, içerdeler, eksideler. Ülkemizin olimpiyatlara ev sahipliği
yapmasına gelince; teknik olarak bir olimpiyat düzenlemeye Türkiye'nin gücü,
kapasitesi yeter, ancak, politik önyargılar yüzünden bu şansı bize yakın ve
orta vadede vermeyeceklerdir diye düşünüyorum. Gündemin en çok yürek burkan,
benliğimizi en derinden sarsan unsuru, kuşkusuz Diyarbakır'dan gelen acı
haberdir. Narin'in katledilmesiyle milli vicdanda oluşan yara etkili bir
şekilde tedavi edilmezse, suçlular fiillerine uygun ağırlıkta cezalandırılmazsa
ve buna benzer olayların önü alınamazsa şayet, bu, senin de dediğin gibi, yapanın,
yaptığı yanına kâr kalıyor!' anlayışını güçlendirir. Bu yüzden de,
siyaset kurumunun hukuk sistemimizin revizyonuna dair ciddi adımlar atacağını
öngörüyorum. O, uzayda mahsur kalan astronotlar ve küresel jeopolitik fay
hatlarına da sen gir bence....
ZŞ: Sevgili Rıza, tarihin en sıra dışı
mahsur kalma olayı, en tedirgin edici uzay görevi aksaklıklarından biri, hiç kuşkusuz NASA astronotları Barry Wilmore ve
Suni Williams'ın başına gelenlerdir. Bu astronotlar, 5 Haziran 2024’de Boeing'in uzay kapsülü Starliner'la Uluslararası Uzay İstasyonu’na gitti. Oradaki
görevlerini 6 günde tamamlanmaları, 12 Haziran'da da Dünya'ya geri dönmeleri
plânlanmıştı. Geri dönüş hazırlıklarını yaptıkları andan itibaren, aksaklıklar,
astronotların hayatının değişmez parçası oldu ne yazık ki. Tam da burada,
meselenin dinleyicilerimizin gözünde netlik kazanması bakımından, bu uzay
üssüne dair 1 -2 teknik detayı paylaşmama izin ver lütfen…
RO: Tabii, devam et lütfen.
ZŞ: 2 Kasım 2000'den bu yana aralıksız
olarak astronotlara ev sahipliği yapan ve şimdiye değin onlarca ülkeden 300’e
yakın astronotu ağırlayan bu istasyon, Alçak
Dünya Yörüngesi dediğimiz ve Yeryüzüne olan uzaklığı, gün içindeki turu
sırasında, 330 km ilâ 435 km arasında değişsen bir yörüngede hareket etmekte ve
Dünya etrafını da bir günde tam 15.5 kere turlamakta. Bu yüzden de an
itibarıyla istasyonda mahsur kalan 2 astronot, yüzlerce km yukarıdan olmak
kaydıyla, her gün ortalama 15 kere geçmekteler evlerinin üzerinden. Boeing
Starliner kapsülündeki bir dizi arıza yüzünden, zaten uzayda fazladan 90 gün
kalmış olan bu 2 talihsiz astronotun, ancak tam 5 ay sonra, Şubat 2025’de, Space
X'in Crew-9 Dragon uzay aracıyla Dünya’ya dönüşlerinin sağlanması
beklenmektedir, tabii yeni kazalar ve aksaklıklar olmazsa! Astronotların uzayda
kalma süresinin uzaması, zaralı radyasyona maruziyetlerinin artmasına, bu da, yüzleşebilecekleri
potansiyel kanser, merkezi sinir sistemi hastalıkları ve dejeneratif
rahatsızlıklar gibi sağlık risklerinin katlanarak artmasına neden olmakta.
Amerikan Başkanlık seçimlerinin küresel jeopolitk sonuçları ve uluslararası
politikadaki fay hatları üzerindeki etkilerine gelince…
RO: Burada bir es verelim ve o
jeopolitik ve uluslararası ilişkiler mevzularına, 1.5 dakikalık müzik aramızdan
sonra girelim Ziyaver Hocam; değerli dinleyenler, Olimpiyatlar deyip Paris’e
uzanmışken, Parizyen bir parça dinlememek olmazdı. Gelsin o halde ilk müzik
parçamız…
1. müzik arası
RO: Charles Aznavur’un
seslendirdiği şarkı, sadece Parizyen müzik tutkunlarını değil, nitelikli
müziğin her türünün meraklısını mutlu etmiştir diye düşünüyorum. Ziyaver Hocam,
Amerikan Başkanlık seçimlerine girdiğinde vermiştik ilk müzik aramızı, oradan devam edelim istersen.
ZŞ: 10 Eylül gecesinde ABC News kanalında
canlı olarak yayımlanan ve plânlanan 90 dakikadan daha uzun süren ilk Kamala Harris – Donald Trump tartışması sadece
Amerikan seçmenini değil, yeryüzünün hemen her yerindeki yüzlerce milyon insanı
da tv ekranlarına kilitlemeyi başardı. Hatırlanacaktır, 27 Haziran 2024’de, CNN
ekranlarında yapılan ilk ve son Başkan Biden - Trump tv tartışması, Biden’ın
performansının, tabiri caizse, yerlerde sürünmesi ve aleni demans belirtileri sergilemesi
yüzünden, 46. Amerikan başkanını, 47. Başkanlık seçimi sürecinin dışına atmış, başkan
yardımcısı Harris’in ise önünü açmıştı. Bu son tartışmaya ise, Harris’in
gençliği, enerjisi ve ataklığı, Trump’ınsa yaşlı ve yorgun oluşuyla, maddi
gerçeklikleri tahrif eden iddiaları vurdu damgasını. Tartışma sonrasında
yapılan ulusal çaplı kamuoyu araştırmaları, yayını izleyenlerin %60’ının Kamala
Harris’i, %40’ının ise Donald Trump’ı etkili bulduklarını koydu ortaya. Bu
yüzden de, seçimlere 54 gün olduğunu, bu sürede çok şeyin değişebileceğini
gözden ırak tutmadan, şu tespiti yapabiliyoruz artık: yarın Amerikalıların
önüne sandık konsa, Kamala Harris seçimi kazanıyor değerli sevgili Rıza.
RO: Her iki adayın kazanmaları
durumunda, önemli küresel jeopolitik fayların ve Türkiye –Amerika ilişkilerinin
bundan nasıl etkilenebileceğine de kısaca değinelim Ziyaver Hocam, ardından
yeni eğitim yılı, futboldaki transfer çılgınlığımız ve hayat pahalılığına karşı
insanımızın alabileceği pratik önlemlere gireceğiz..
ZŞ: Cumhurbaşkanı Erdoğan’la Trump
arasındaki ilişkinin, Erdoğan –Harris ilişkisinden daha olumlu olacağına şüphe
yok; ancak, bunun, F-16 noktasındaki taleplerimizin zamanında karşılanması, F-35
projesinin yeniden paydaşlarından olmamız, güneyimizde yeni bir İsrail devletinin
ya da teröristan’ın kurulmasına destek verilmesinden vazgeçilmesi ve Türk
şirketlerinin Rusya ile olan ekonomik ilişkilerinin ABD tarafından tölere
edilmesinin devamı gibi stratejik konulara katkı verip vermeyeceği konusunda şu
aşamada kestirimde bulunmakta zorlanıyor insan. İran ve Çin konularında, her
iki adayın da, Amerikan müesses nizamının politikalarını uygulayacağını, yâni,
halihazırdaki uygulamaların, ufak tefek tadilatlarla, sürdürüleceğini
öngördüğümüzde, bundaki yanılgı payımız düşük olacaktır. En radikal değişimlerse,
Rusya – Ukrayna savaşıyla, siyonist rejimin Gazze ve Batı Şeria’daki imha ve
ilhak politikalarında gözlenir diye düşünenlerdenim. Trump kazanırsa Zelenski
kaybedecek, savaşın, bir şekilde, sonu gelecektir; Harris kazanırsa, bu, söz
konusu savaşın, maalesef, nükleer silahların da kullanılacakları, bir küresel
savaşı tetiklemesini mümkün kılabilecektir. Trump’ın kazanması Filistinlilerin
göreceği zulmün katmerlenmesine, belki de yurtlarından toptan sürülmelerine; Harris’in
kazanmasıysa, halen soykırıma uğrayan bu mazlum milletin, bir nebze de olsa
nefes almasına neden olabilecektir, deyip, sözü sana emanet etmiş olayım. Zîra,
biliyorum ki, sen eğitim, geçim sıkıntısı ve yaşadığımız irrasyonel
transfermania başta olmak üzere, birçok konuda bayağı dolusun değerli dostum.
RO: Evet, bu konulara dair epeyce dertliyim, oldukça doluyum ve çokça da sözüm var aslında. Yeni eğitim yılı başladı ve bu alandaki çok sayıda problem alanını gündem etmemize karşın, en temel problemleri henüz tartışmıyoruz ne yazık ki. Meselâ, artık bir bekâ problem halini alan, çocuklarımızın ve gençlerimizin, özelde tiktok, geneldeyse ekran bağımlılığıyla mücadele etmek noktasında öğretmenlerimiz, eğitim kurumlarımız ne gibi uygulamaları gündeme getirecekler? Buna dair bir hazırlık ve tartışma göze çarpmıyor. Kaliteli özel okulların yıllık ücretlerinin 1 milyon liraya yükseldiği şu konjonktürde, oralarda okuma şansına sahip olan azınlığın, iş garantili meslek sahibi yapan kalburüstü üniversiteleri kazanma şansları, ortalama devlet okullarında okuyan büyük öğrenci yığınlarına göre, onlarca kat fazla. Hal böyle olunca da, milyonlarca evlâdımız, kendilerini diplomalı işsizler ordusuna nefer yazdıracak vasat üniversitelere gitmek zorunda kalıyor, enerjilerini, kaynaklarını ve imkânlarını buralarda tüketiyorlar. Oysa, bizim burada yapmamız gereken şey, ‘meslek lisesi, memleket meselesi’ şuurunu kuşanarak, çocuklarımızı daha ortaokul çağlarında, uygulanacak testlerle, yeteneklerine ve kişiliklerine uygun mesleklere hazırlayacak olan meslek okullarına yönlendirmek olmalıdır. Yaşadığımız bu problem salt bize özgü değildir; bu,220 yıl önce Napolyon Bonaparte döneminde Fransa’da inşaa edilen erken sanayi dönemine özgü eğitim sisteminin, 21. asrın ihtiyaçlarına cevap veremeyerek çökmesinden kaynaklanan küresel bir iflastır. Hayat pahalılığı, özellikle de maaşla geçinmek zorunda olan büyük yığınların belini bükmeye, hayatlarımızı zorlaştırmaya devam etmekte. Bununla birlikte, yurttaşlar olarak bizim atabileceğimiz bazı pratik adımlar da yok değil doğrusu. Latin Amerika’daki bazı uygulamaları ülkemize adapte edebiliriz örneğin. Meselâ, …
ZŞ: Rızacım, meselâ dediğin tam da bu noktada, sözlerine bir virgülle bir es daha vererek, sevgili dinleyenlerimize ikinci müzik parçamızı sunmaya ne dersin?
RO: Eyvallah derim dostum, dış uzayda 3 aydır mahsur kalıp Dünyaya dönemeyen ve esaretleri 5 ay daha devam edecek olan o iki NASA astronotundan bahsetmeye karar verdiğimizde, bunu yayın akışımıza alalım dediğimiz o güzel parçayı, Jean-Michel Jarre’ın Oxygene’inin girişinin değerli dinleyenlerimizle paylaşmanın tam zamanı. Gelsin o zaman o kozmik beste…
2. müzik arası
ZŞ: Jean-Michel Jarre’ı dinlemeden önce, insanımızın hayat pahalılığıyla mücadelesi sırasında, Latin Amerika halklarının benzer koşullarda başvurdukları bazı çözümleri örnek alıp adapte edebileceğimizden bahsetmeye başlamak üzereydin, oradan devam edelim istersen….
RO: Evet, Latin Amerika’da, başta Arjantin ve Venezuela olmak üzere, yüksek enflasyonla cebelleşen geniş halk yığınları, tüketim tercihlerini gerçekleştirirken, yurttaş inisiyatifleri – tüketici kolektifleri oluşturmuşlar, bunlar bayağı da işe yaramış, dar gelirlilere nefes aldırmış. Bu yurttaş inisyatiflerinin nasıl işlev gördüğünü, bir diğer problem alanı olan yeni eğitim yılıyla birleştirerek örnekleyeceğim. Bahsettiğim Latin Amerika ülkelerindeki dar gelirli büyük kalabalıklar, eğitim yılı başladığında, alınması gereken malzemeler için dükkânlara tek tek gitmiyorlar, yüzlercesi, binlercesi bir araya gelerek adeta kooperatifler oluşturup, çocuklarının eğitim ihtiyaçlarını toplu pazarlıklar temelinde gerçekleştirdikleri toplu alımlarla karşılıyorlar. Bu da, ister istemez, satıcı değil, alıcı dominant bir piyasa oluşmasını ve fiyatların oluşumunda tüketicilerin belirleyici olmasını sağlıyor. Bu yöntem, ülkemiz özgülüne uyarlanarak denenebilir pekâlâ diye düşünüyorum.
ZŞ: Hem eğitim ve hem de geçim sıkıntısıyla ilgili dediklerine katılıyorum değerli dostum. Bu arada, istersen, kayıt öncesi sohbetini yaptığımız, özellikle de en büyük 4 kulübümüzün pençesine düştüğü o iflah olması zor transfer çılgınlığına da değineli derim, ne dersin?
RO: Bu programda masaya yatırdığımız meseleler arasında çözümü en kolay gibi olanı transfermania imiş gibi gelse de, kazın ayağı öyle değil hem de hiç değil. Hayat pahalılığından bunalan, astronomik olarak artan bilet fiyatları yüzünden artık stada da gidemeyen taraftarlar, sosyal medyanın oluşturduğu toksik etkiyle, bütün bir yıla yayılan çok sert bir rekabet ve ağırlıkla duygu temelli olduğundan, büyük ölçüde mantıksız olan bir yarışma zihniyetinin kontrolüne girmiş durumdalar maalesef. Gelirleriyle dönemeyen, ancak banka kredileriyle ve kamunun sağladığı imkân ve kaynaklarla ayakta kalabilen, bazıları da teknik olarak iflas etmiş olan zombi şirketlerin, nasıl olup da her transfer döneminde onlarca milyon dolarlık yeni borçların altına girebildiklerine aklı başında birisinin makul bir açıklama getirmesi olanaksızdır. Federasyonun yaptığı onca regülasyon, kanun koyucunun ihdas ettiği onca norm, özellikle 4 büyük kulübümüzün, arkasından rahatlıkla dolandıkları mevzuat fantezileri halini almıştır. Alt yapıdan yetişen yetenekli futbolculara ya hiç, ya da çok az şans tanınması, vasat yabancı oyunculara, dışarıda alabileceklerinden çok daha fazlasının verilmesi, menajer – kulüp yöneticisi – teknik heyet elemanı - spor habercisi – sosyal medya influencer’ı beşlisinin kulüplerimizin ve milletimizin imkânlarını yabancılara peşkeş çekmelerini önleyemedik şimdiye değin, bundan sonra önleyebileceğimize dair de bir umudum yok ne yazık ki. Son 20 yılda futbola milyarlarca dolar harcamamıza karşın, uluslararası arenada hiçbir ciddi başarıya imza atamamış olmamız, bu sektördeki durumumuzu daha da vahimleştirmekte doğrusu. Sözlerimi tamamladığım sohbetimizin bu anında, programımızın 3. ve son müzik parçası olan bir Rumeli türküsü dinleyeceğiz, bu tercihimizin nedeni, türkü sonrasında Ziyaver Şencan’ın paylaşacağı anekdotla anlaşılacaktır sevgili dinleyen. Gelsin o zaman ‘Bir evler yaptırdım bre Ramizem sazdan samandan’...
3. müzik arası
ZŞ: Rumeli havası yaşatan bu güzel türkü için teşekkürler Rıza Hocam. Bununla birlikte, türkü öncesi dillendirdiğin futbol endüstrimizin irrasyonel yanları hakkındaki tespitlerine de katıldığımı söylemek durumundayım. Paylaştığın Rumeli türküsünü irtibatlandırdığın anekdota gelince, bunun için kişisel tarihimde 54 yıl önceye gideceğiz. 1970 yılının Ocak ayında, rahmetli babamın vazifesi yüzünden bulunduğumuz Adana’dan İstanbul’a dönmüştük. Hemen akabinde, Etiler Lisesine orta 1 öğrencisi olarak kaydım yaptırılmıştı. İşte tam o sırada, 1970’in Ocak sonu gibi, babam gibi Üsküp göçmeni olan ve Üsküp tıp fakültesinde okumuş babamın aksine, ölene kadar balkan aksanlı konuşacak olan rahmetli Kemal amcama, onun Esenler’de yapmaya başladığı, sonradan 4 katlı bir apartmana evrilecek olan mütevazı gecekondusuna uğramıştık. Espritüel, ironiyi ustalıkla kullanan, muzip biriydi rahmetli; bana sorular sormaya bayılırdı. O günleri çok berrak hatırlıyorum, zîra, sağmalcılar ve civarını yıkıp geçen çok büyük bir kolera salgınının pik yaptığı sıralardı ve amcamın evi de o salgının merkez üssüne çok yakındı. Korka korka gitmiş, eve döndüğümüzde de bütün elbiselerimizi sirkeli suya yatırmış, elimizi, ayakkabılarımız falan da sirkeli suyla yıkamıştık. Çok mahir bir ayakkabı ustasıydı Kemal amcam, makinayla değil elle dikerdi deri ayakkabıların saya dediğimiz üst kısımlarını; ustalığı yüzünden de, Vakko, Beymen, Kemal Tanca gibi en Premium markalara çalışırdı. Kulağıma eğildi o gün ve fısıldadı: ‘te be süle çucukcağızım, ‘bizde bize biz derler, sizde bize ne derler?’’ Doğru cevabı, ayakkabıların deriden sayalarını elle diken eski ayakkabıcı ustalarının kullandıkları büyük iğnelere BİZ denilmesi yüzünden, ‘bizde de bize biz derler’ olan bulmacayı evirip çevirerek günümüze adapte ediyor ve sözlerimi bir bulmacayla noktalıyorum: ‘bizde probleme sırtını dönersen, problemin kaybolacağına inanılır, sizde, problemlere nasıl davranılır!’
RO: Bulmacan hakkında düşüneceğim Ziyaver
Hocam; Kozmik Muhabbet başlıklı yeni
sohbet programımızın ilkiyle karşınızdaydık. Gelecek hafta yepyeni konular ve
müzik parçalarıyla birlikte olmak dileğimizle, sağlıkla ve muhabbetle kalın
değerli dinleyenler
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder