Annibale Carracci (1560 - 1609); 'DOMINE, QUOVADIS?' (1601 - 1602), National Gallery, Londra.
Edebiyat: Buradan Nereye?
ó
QUOVADIS O EXISTENTIA?!?(*)
‘Cennetim’ dediği Biblioteca Nacional Argentina’nın TÖZü addedilen La Reina Del Plata’nın KÖR KÜTÜPHANECİ’sine; Jacques Roubeau, Raymond Queneau, Italo Calvino, Georges Perec ve diğer OuLiPo (L’ouvroir de Littérature Potentielle) tâifesine; dinsiz keşiş, mantığın dervişi, felsefenin yal(a)vacı, Cambridge’in sfenksi, anti-filozof lakaplı Viyana Kahini’ne; ‘yazdıklarımla örtüşmeyen hakikate çok yazık!’ diye(bile)n Uçurum Gözlü, Bıyıkları Barikat Prusyalı ÜBERMENSCH’e; 'İçine o kadar çok bilmece - bulmaca ve zekâ oyunu koydum ki, profesörler yüzyıllarca ne demek istediğimi tartışacaklar, insanın ölümsüzlüğü garantilemesinin tek yolu da budur.' iddiasının kaynağı olan eserinin yayınlandığı 2 Şubat 1922'den bu yana okuruna kan kusturan Dublin'in tek gözlüsüne, benliğimin / müktesebatımın mazruf ve zarfının inşasına vâki katkıları yüzünden, müteşekkirim.[1]
1* prologue: exıstentıa’dan LITTERATURA’ya, oradan nereye?
Transandantal bir kamera Evren'e dışarıdan bakmaktadır. Aynı zamanda SENARİST de olan YÖNETMEN asistanına 'ok' işareti yapar, akabinde o bildik komutlar ve onlara verilen cevaplarla 'aşkın set' olarak tanımlanabilecek film platosunda ardı ardına yankılanır: 'kamera!', 'kamera hazır', 'ses', 'ses kayıt hazır', '1. sahne, 1. plân, ilk çekim', (klaket tok bir sesle kapanır:) 'tlakkk!', 'motor', 'action!'. İzleyici, Antalya / falezlerde, Akdeniz'i ve Bey Dağlarını kucaklayan görkemli bir manzaraya karşı deniz seviyesinden onlarca metre yukarıda kurdukları müzakere masasında hummalı bir tartışmaya dalan üç erkeğin yukarıdan kaydedilen görüntülerine ve onlara eşlik eden Mazlum Kiper'in o derinlikli ve çok katmanlı seslendirmesine muhatap olur:
''quovadis o exıstentıa (nereye ey varlık)' soru cümlesi (dil felsefesi, hermenötik ve edebiyat kritiği bağlamlarında) ‘QUOVADIS O HUMANITAS (nereye ey insanlık)’ sorgulamasının genel halidir. Benzer şekilde ‘QUOVADIS O ARS (nereye ey sanat)’ sorusu bir önceki soru cümlesinin özel bir halidir. Ve nihayet ‘QUOVADIS O LITTERATURA (nereye ey edebiyat)’ sorgulaması da ondan öncekinin kapsama alanı içerisindedir. ‘QUOVADIS O LITTERATURA’ denildiğinde mercek altına alınan problematiğin aslında ‘quovadis o exıstentıa’ olmaklığı işte bundandır. Ontik & ontolojik boyuttan epistemik & epistemolojik bağlama geçiş ve oradan da yeniden ontik & ontolojik kozmosa varış (bir çeşit bengi dönüş / ewige wiederkunft) bu kavramların referans verdikleri anlam uzaylarının iç içe olmasından ve birbirlerine gönderme yapmasındandır[2]. Bir diğer deyişle bahse konu antitelerin arasında ‘Çin Seddi’ değil, olsa olsa bir ‘The Thin Red Line (İnce Kırmızı Hat) vardır.[3]
Muhatabının an
itibarıyla içinde devindiği anlatının protagonist teması olmaklığı bakımından tekrarlamakta fayda var: ‘Edebiyat: Buradan Nereye?’ sorusu işte bu
yüzden [başlıktaki denklemin (çift taraflı göndermenin) de ‘îmâ ettiği
üzere] demektir ‘NEREYE BURADAN, EY VARLIK!?!’
2* Varoluş,
simülasyon ve sinema[4]
Bahse konu o transandantal film platosunun gözlerden ırak, sakin bir köşesindeki reji odasında, montaj masasındayız; bir sonraki sekansın sahneleri birbiri peşi sıra ekranda sökün etmekte: her biri (Güneş Sistemimiz gibi) en az 200 milyar yıldız sistemi içeren (biri de Samanyolu Galaksimiz olan) minimum 500 milyar gökadanın oluşturduğu (belki sonsuz, belki değil, ama her durumda muazzam büyük) Evren’in tamamını panoramik olarak gösterir kamera ilk önce; ardından adım adım 'zoom in' yapılır. Ekranda bütünden parçaya, sonra parçanın parçasına ve sonra onun da parçasına doğru fraktal bir mimariyle ilerleyen görüntüleri izleriz. Derken, hızla yaklaşan bir nesnenin en sonunda görüş alanımızı ve onun sabitelerinden olan ufkumuzu arsızca istila etmesini andırırcasına
karanlık uzaydaki o mavi nokta) Dünya dolduruverir ekranı / perdeyi. Zoom süreci devam eder; Kuzey Yarım Küresi, Doğu Akdeniz Çanağı ve Likya – Pamfilya – Kilikya hattını görmemiz işte bu sürecin finaline doğru gerçekleşir. Nihayet tâife-i şuarâ’nın[5] ve onların ruh ikizi sayılabilecek patolojik seviyede duyarlı personanın ‘‘algıladığın fizikî halimden fazlasıyım’ diye fısıldıyor sanki buralar!’ diyerek huşû içinde şerefine kadeh kaldırdıkları ve sunaklarına armağanlar bıraktıkları Athaliah’daki o falezde, deniz seviyesinin kabaca 25 metre yukarısındaki (kan kırmızısı renkleri ve insanın içini bayıltan kokularıyla algı kapılarını zorlayan çiçeklerinin Dasein’ı neşelendirdiği) bir çardağın altına yerleştirilmiş masanın etrafında oturan ilk plândaki o üç erkeğe yeniden odaklanır kamera.
Dostlarının saygı duyduğu, fanlarının ise Natural Born Moderator addedip doğal liderliğini benimsedikleri, ondan pek de haz etmeyenlerinse mesafeli davrandıkları, hatta ‘Dominant Dayı’ diyerek istiskal etmeye çalıştıkları, kırklarında gösteren, yalvaç edalı ve fit görünümlü MrZ[6]; bir açıdan otuzlarında görülen, bir başka perspektiften bakıldığındaysa ‘altmışlarında galiba’ dedirten, kendisini ‘avam ana karasının unsurlarıyla havas kozmosunun komponentlerinin otantik bir melezi’ olarak konumlandıran, bu satırların yazarının da dahil olduğu tanıyanlarının bazılarına göre ise ‘bahis konusu zıt kutupların hibritleşmesiyle oluşan bir antitenin ancak pastiche’i (hatta karikatürü) sayılabilecek bir profil veren’ Alemfüruz Saçışık Bahtiyarruhzade (ASB)[7] ve Vulkan ırkının temsilcisi Mr. Spock ile onu mürşidi bilen Dr. Shaldon Cooper’ın soğuk, metalik, duygusuz ve keskin mantığının Aralık 2025’deki bedenlenmiş hali ve felsefe ile logos’un kripto yalvaçlarından Müellif-i Tractatus Logico-Philosophicus’un güncellenmiş versiyonu denilebilecek (buz yeşili gözlerine bakmakta zorlanacağız, taş çatlasın yirmilerinin ikinci yarısını sürdüğüne hükmedebileceğiniz karizmatik) Givelight Cheerfullsoul (GC)[8] idi bunlar.
3* Biz neredeyiz ve olan ne bize?
‘Bir soru, başka
bir deyişle, her türden sanat
disiplini ile felsefe, bilim, metafizik ve teolojinin müşterek bir meselesi var gündemimizde’ dedi MrZ,
gözlerini kısıp kütlesinin olanca ağırlığıyla masaya yüklenerek ve devam etti:
‘bu da ister istemez bir problem alanıyla yüzleştiriyor bizi.’ Aynı anda sordu ASB
ve GC: ‘Neden bahsediyorsun?’ ‘Buradan Nereye?’ diyerek
yanıtladı MrZ. ‘Biraz açar mısın’, deyip arkasına doğru kaykıldı ASB;
başını, ‘tasdik ediyorum’a yorulabilecek bir jestle aşağı yukarı hareket ettiren
ve ‘bence de sorunu detaylandırmanda fayda var’, diyen GC müdahil oldu
sürece. ‘Meseleyi edebiyat alanıyla sınırlayarak devam ediyorum öyleyse. Parçası
olduğumuz dehr’de’, diye açıklamaya başladı MrZ ve sürdürdü diskurunu,
(tam da bu sırada GC ‘dehr kavramlaştırmasına katılmıyorum’ diye
düşündü, ama bunu seslendirmedi ve MrZ’nin argümantasyonuna odaklandı) ‘‘olan
– olmakta olan – olacak olanın diyalektik akışında, bunca şeyden sonra ve bütün
bunların ardından edebiyat mümkün mü, mümkünse faydalı mı, faydalı ise etik mi?’
bu işte dostlar o mezkûr soru.’ ‘Çokça dillendirilir ‘bir şey diğer her
şeyle ilişkilidir’ argümanı, çelişkili - muğlak - bilmecemsi - bulmacamtrak - totolojik mahiyetli her iddia gibi bunu da safsata
addedip atanlardanım çöpe’ diyerek bağlamdan kopuk gibi görünen bir bildirimde
bulundu GC. Müzâkerenin diğer iki bileşeni ‘ne alâkası var şimdi bunun
konumuzla?!?’ der gibi bakıştılar bir an.
Küresel
iklim değişikliği yüzünden, bilinen tarih boyunca hükmü altında olduğu Akdeniz
İklim rejiminin yanı sıra son yıllarda bazı subtropikal klimatolojik
karakterleri de kuşanır oldu Levant havzası. Karayiplere özgü endemik bir kuş
türü olan Mellisuga helenae’nin Attalia faunasının parçası olmasını buna bağlıyor
uzmanlar. İşte o türün bir ferdinin, bir dişi arı sinek kuşunun[9],
gölgesine sığındıkları çardaktaki keskin rayihalı kırmızı çiçeklerin nektarını
emmesi, eş zamanlı olarak da dakikada 4,500 kereden fazla çırptığı kanatlarının
çaldığı egzotik ve kinetik ezginin âdeta havada asılı kalıvermesi; (MrZ’nin
dillendirdiği, GC’nin ise katılmadığını zihninden geçirdiği) o argümanın
amir hükmü gereği midir, bilinmez, müzâkere eden üç erkeğin gözbebeklerinin sözleşmişçesine
birbirine kilitlenmesini ve bazı felsefi ekollere göre ‘aktığı hissedildiği
için geçmişten geleceğe doğru ivmelendiği düşünülen’, diğer bazılarına göre ise
‘dünü yaşanılan AN üzerinden yarına bağlayan, başka bir deyişle, anıları
şimdinin pratiklerinde yeniden kurarak beklentileri şekillendiren dinamik ve lineer
bir süreklilik olduğu düşünüldüğü için aktığı hissedilen’, yâni, her şekliyle
sürekli hareket halinde olduğunda ittifak edilen bir antite olan zamanın donmasını,
mekânın hatları eriyen bir uzaya, hacmin ise boyutsuz bir fenomene dönüşmesini (‘tetiklemişti’
denebilir mi emin değilim, şöylesi daha uygun sanki:) öncelemişti[10].
Dişi arı
sinek kuşunun süper
hızlı kanat çırpmasının bir fotoğraf enstantanesi gibi donmasını ve söylediği
ezginin notalarının maddi nesnelere dönüşüp havada asılı kalmasını SEBEP,
bu metafizik olaya muhatap olan üç arkadaşın sohbetlerini kesip birbirlerinin
gözbebeklerine odaklanmalarını ve tam bu sırada gerçekleşen AK(A)MAYAN ZAMAN
antitesinin uzay-zaman sürekliliğinde neden olduğu anomaliyi (diğer
bir deyişle kozmik distorsiyon menşeili bir başka fizikötesi fenomeni) SONUÇ
olarak etiketlemek ampirizmden beslenen katı bir pozitivist yaklaşımdır
(buna dair yapılabilecek daha ileri okumaların yeri bu metnin hudutlarının
ötesindedir). Neyse ne, biz şimdi gelin yine o üçlünün çevirdiği muhabbete
odaklanalım, zîra tartıştıkları ‘edebiyat: buradan nereye?!’ sorusunun
cevabı bizi de ilgilendiriyor, hem de yakından.
Dişi Arı sinek kuşunun konserine ara vermesini fırsat bilen MrZ, donan zamanı
yeniden kinetize etmek adına ‘‘kuşun eyledikleri ve bunların öncelediği (yoksa
tetiklediği mi demeliydim?) anomaliler dağıttı odağımı, kırdı repliğimi[11], baştan
alıyorum bu yüzden… her biri kendi içinde sonsuz elaman barındıran edebiyat,
grafik - plastik sanatlar, mimari, müzik, sahne sanatları, dijital sanatlar,
mantık, tüm branşlarıyla matematik, tüm alt bileşenleriyle beşeri – sosyal –
doğal bilimler, içerdiği bütün kırılımlarıyla felsefe, metafizik, teoloji,
mitoloji gibi sonsuz sayıda anlatı kozmosu olduğunu vurguluyor ve bunun
ışığında ‘böylesi bir çağda mümkün mü, makbul mu, makul mu edebiyat?’
sorusunun, ‘bütün olan – bitenden, yaşanılan onca şeyden sonra altını
çizdiğim sayısız anlatı imkânının manası, mantığı ve ahlâki değeri ne?’
sorgulamasının özel bir hali olduğuna, meselenin önemine binaen, bir kez daha
atıf yapıyorum’ diyerek sohbeti derinleştirdi ve ‘gir artık topa!’
dercesine bir nazar attı ASB’ye.
4* Bir anlatı hem havasa ve hem de avama seslenebilir mi?
MrZ’nin muz ortasıyla havada süzülen ‘Edebiyat: Buradan Nereye?’ problematiğini göğsünde yumuşatarak tartışma masasının dirseklerini dayadığı ve gövdesini yasladığı kısmına indiren ASB, (duçar olduğu alerjik rinit yüzünden sinüslerinden genzine akan mukusu, benzeri durumlarda hep yaptığı üzere, âdeta at gibi kişneyerek, temizledikten sonra, teatral bir ifadeyle) başladığı tiradına. Onun havasa ve avama özgü form ve muhtevayı mezcetmesini farklı değerlendiren müzakerenin diğer tarafları[12] ‘bu mevzuda nasıl bir sentez yapacak acaba?’ merakı içinde kulak kesilmişler, ASB’nin melez yaklaşımının ‘Edebiyat: Buradan Nereye?’ sorunsalı özelinde nasıl çalışacağını anlamaya odaklanmışlardı[13].
‘Mesajlarımın, entelektüel seviyesi çok farklı olan insanlar tarafından anlaşılmasını varoluşumun asal aksına yerleştirdiğim malûmunuzdur. Öte yandan, karmaşık konuları, derin teorileri ortalama zekâsı ve ortalama kültürü olanların anlayabileceği basitlikte anlatabilmenin zorluğu da aşikârdır. Bunu sağlamak adına, anlatıda ‘antagonist versus protagonist tansiyonu’ gibi hem edebi kurgunun hem de dramaturji teknolojisinin komponenti olan çözümlere baş vurmanın işe yaradığını pratiklerimden biliyorum. Avam kalabalıkların havas içeriklere odaklanmasını destekleyen bir başka etmen de kaliteli anlatıları, en dekadansından olmak kaydıyla, mavra sınıfından temalarla, mesajlarla harmanlamaktır’, bir müddettir solosuna ara veren dişi arı sinek kuşu tam bu noktada şakıdı tekrar. Üç kafadar, ‘kuşun konseri ve tetiklediği paranormal alâmetler başlıyor mu yeniden?’ dercesine çardağa çevirdiler bakışlarını. Kuş sustu, zaman o bildik (kronolojik, psikolojik, termodinamik ve kozmik) akışını sürdürdü, uzay-zaman sürekliliğine dair bir anomali yaşanmadı, devam etti ASB.
‘Tractatus Logico-Philosophicus’u, Varlık ve Zaman’ı, 'Varlık ve Hiçlik'i ya da 'Tinin Fenomenolojisi'ni şerh etmek kadar, futbol geyiği çevirmeye ve çift okeye dönmeyi hayatının merkezine yerleştiren, en son kaybettiği parti yüzünden ödemek zorunda kaldığı kahve hesabının rövanşını alabilmeyi kutsal kâsesi, kızıl elması ve varoluş amacı bilen, bunun için âdeta adaklar adayan okey müptelâsının oyun masasında dillendirdiği banal retoriğe muhatap olmaya da önem vermem işte bu sentez gayretimin, bu senkretik metodolojimin, bu integral ve holistik perspektifimin semeresidir’.
Es verdi bir an ve devam etti ardından, ‘imdi, bu anlayıştan hareketle yaklaşacağım mercek altına aldığımız sorunsala ve onu, işaret ettiğim üzere hem havas’ın ve hem de avamın kendisinden bir şeyler bulabileceği şekilde formatlayacağım. George Edward Moore, Dış Alemin İspatı başlıklı metninde, Descartes'ın müktesebatında dillendirdiği varlıkbilimsel ve bilgibilimsel görüşleri alır mercek altına, bunu koyuyorum masaya, bu bir; inşâ ettiği Kartezyen Düşünce ile modern felsefenin, yâni klasik sonrası bilimin mucidi olan COGİTO müellifini takip eden, 1650’den postmodern era’nın başladığı 1950’lere kadar olan üç asırlık süreçte, şüpheci, olasılıkçı ve olumsalcı perspektiflerden varoluşa ve onun bilgisine yaklaşan felsefi ekollerin ontoloji – epistemoloji diyaloğuna ve düalitesine dair dillendirdikleri argümanları ve onlara Moore’un verdiği cevabı da koyuyorum masaya, bu iki; Heidegger'in 'Varlık ve Zaman'da ve Sartre'ın 'Varlık ve Hiçlik'de dillendirdiği ontik & ontolojik iddiaları da, onca yükü kaldırabilmesini kalben dileyerek, koyuyorum yine aynı masaya, bu da oldu üç. Bütün bunlardan beslenerek diyorum ki, ‘verili bir varlığın varoluşunun ontolojik / ontik hakikati, mezkûr varoluşu başarıyla kanıtlayan epistemolojik / epistemik bir ispata bağlı olabilir mi?’ sorusu tartışmaya değer bir sorunsalı argümante etmekte, ki, bu da masaya yığdığım fikri antitelerin dördüncüsü oldu. Tartışmamızın asal eksenini oluşturan 'Edebiyat: Buradan Nereye?' sorgulamasını 'beşinci element' olarak masamıza eklemeyi ihmal etmiyorum. Ve nihayet sabun köpüğü kıvamında, hava cıva mertebesi derinliğinde ve neredeyse ‘hiç’ hacimli ve ‘hiç’ ağırlıklı olduğundan yer kaplamayan ve kütlesizliğiyle de sıfır stres oluşturan paylaşacağım şu dekadans cümleleri de ilk beş unsurun yanına iliştiriveriyorum: ‘‘Aşıksan vur saza, şoförsen bas gaza - Sevene can feda, sevmeyene elveda’, ‘Sen batan bi' güneş, ben yollarda çilekeş – Şoförün bahtı kara muavinin gönlü yara’, ‘Gaz, fren, şanzıman, halim duman - Sev beni, seveyim seni’, ‘Aşk bir otobüstür, binmesini bilmeli – Son durağa gelmeden inmesini bilmeli’, ‘Sollama beni, sollarım seni - Geçme beni ezerim seni.’[14]
Tam bu sıra MrZ ve GC ‘n’oluyoruz, bu muhabbet nerelere evriliyor böyle?!?’ der gibi endişeyle ve sıkıntıyla bakıştılar, onların vücut dili bazlı bu olumsuz geri bildirimlerini fark etmeyen, ya da, fark etse de önemsemeyen ASB, sürdürdü diskurunu, ‘Bu ve benzeri vulger ifadeleri az önce paylaştığım akademik, ilmi, felsefi, edebi argümanlarla tematik bir bütünlük ve söylemsel bir birliktelik zemininde mezcettiğimizde, havasa dair diğer mevzular gibi ‘edebiyat: buradan nereye?’ sorgulamasına da hem avamın ve hem de havasın anlayabileceği tatminkâr cevaplar verebileceğiz diye düşünüyorum.’(15)
İskemlesinde huzursuzca devinen MrZ’nin ‘konunun epeyce uzağındayız sanki’ diyerek söze girmesi ile, GC’nin elleriyle masada ritim tutarken asabi bir tonda ve yüksek bir volümle ‘bu kadar mugâlata, bilim sosu ve felsefe salçasıyla tatlandırılmaya çalışılmış bu denli laf salatası hakikaten tahammülfersa oldu. Tonla laf ettin ASB, ama esasa ilişkin tek kelime çıkmadı ağzından, bu da demek oluyor ki, girizgâh faslındasın halâ! Olacak iş değil doğrusu! Böyle devam edeceksek ben kalkıyorum arkadaşlar, yapacak daha ciddi ve önemli işlerim var, zamanım kıymetli benim’ diyerek masadan kalmaya yeltenmesi üst üste bindi. MrZ, GC’ye adeta ‘otur oturduğun yerde!’ diye tercüme edilebilecek öldürücü bir nazar attı, ardından da çok sert bir tonda ASB’ye ayar verdi, ‘dostum, görüşlerini ifade için 10 dakikan var, hiç uzatmadan ve süslemeden lâkırdını, dillendir bakalım meramını.’ Hile yaparken arkadaşlarına yakalanan kumarbazın pençesine düştüğü çaresizlik ve utancın yanı sıra, bu duygu durumlarını maskelemeye çalışan ‘ama bana haksızlık yapıyorsunuz’ mızıklanmasından beslenen sahte bir mağduriyet psikolojisinin payandaladığı dayılanmanın tesirindeki bir persona nasıl davranır ve konuşursa, işte öyle çaresiz, ezik, kırılgan, saldırgan ve kaba bir tonlamayla devam etti ASB, ‘sabretmediniz, saygı duymadınız ve konuşmamın insicamını paramparça ettiniz. Öyle olsun, geldiğimiz bu noktada klasik diskur matrisime sadık kalacak değilim; avanakla dâhiyi, havasla avamı, cahille münevveri müştereken kucaklayacak bir açıklama beklemeyin benden artık.’
Atmosferdeki su moleküllerine tutunarak havada asılı duran çöl tozları, polenler, mikro plastikler ve karbon türevlerinden müteşekkil olan görülen ve görülmeyen partiküller yüzünden azan saman nezlesinin nişanesi olan o bildik kişnemesiyle genzini yüksek sesle bir kez daha temizledikten sonra sürdürdü konuşmasını Düşünsel Melezlemelerin Efendisi, ‘‘Edebiyat: buradan nereye?’ demiştiniz di mi? Kutsamayın nafile yere edebiyatı, yüceltmeyin boşuna sanatları… edebiyat dediğiniz boş gevezelikler, saçma salak lâkırdılar, ciddi hiçbir faydası olmayan lafazanlıklardan başka ne ki?!?... Sanata gelince, günümüzde bu konuda ilk akla gelenler kavramsal sanat, enstalasyon, video art, performans sanatı, post-internet art, biyo-sanat, ses sanatı, nesne temelli sanat, dijital ve post-dijital sanat branşlarıyla devasa bir külliyat oluşturan ‘çağdaş sanat’ pratikleridir, öyle değil mi? Bana kalırsa bunların ezici çoğunluğu (buna dair nesnel hükmü ilerleyen on yıllarda sanat tarihi verecek elbette, ben an itibarıyla derin sezgimden ve kuvvetli iç görümden hareketle yapıyorum bu tespiti) çöptür ve yeri de çöplüktür! Bir diğer deyişle çağdaş sanat kozmosu denen garabet sanat tarihinin en büyük üç kâğıdı, en ahlâksız yalanı, en azılı günahı, en örgütlü kriminal ağı ve en komplike dolandırıcılığıdır, bu yüzden de contemporary art’a değer atfetmek konuya dair cehaletin, enayiliğin, şapşallığın kötü niyetin ve bir yanıyla da kötücüllüğün dik alâsıdır. Ve yine bundandır ki, çağdaş sanattan ekmek yiyenlerin çok önemli bir kısmı arsız ve hırsız kapitalizmin talan çarklarının ajanıdır, dişlisidir, uşağıdır, iş birlikçisidir, uzak duruyorum onlardan, uzak durun siz de, hem de çok uzak!’
Nefeslendi biraz,
arkadaşlarını süzdü, ardından sürdürdü öfke ve kinin harladığı söylemini, ‘‘Buradan’
denildiğinde ise kastedilen 'şimdi ve burada'dır zannımca ve bunun da bize dair spesifikasyonu 2025Aralığında özelde Türkiye, genelde de Dünya olsa gerektir. Burası, özetle, katastrofik bir yer ve çağımız da neredeyse apokaliptik mahiyette. Bu yüzden de bugünün sağlıklı yorum için zaman
geçmesi şart, bununla birlikte ‘şimdi ve bura(da)'ya dair sezgim, hissim maalesef
oldukça olumsuz. Nereye gideceğimize gelince… Dürüst olmak gerekirse buradan
nereye gittiğimizi hiç kimse bilemez ve kestiremez, ne Nobelli dehalar
yapabilir bunu, ne de en gelişmiş yapay zekâ ajanları.(16) Uzmanların, bilim
insanlarının, akademisyenlerin, kanaat önderlerinin geleceğimize dair argümante
ettikleri optimist tezlerin, olumlu kestirimlerin, pozitif senaryoların da büyük
kısmı atmasyon ve çöp bana kalırsa… bu yüzden de tamamının kıymeti sıfırdır nazarımda. Bu arada, olumsuz
yaklaşımlara da pirim vermiyorum, inanmıyorum, güvenmiyorum. Anlayacağınız
‘uzman’ tayfasının söylediği her şeye derin bir şüpheyle yaklaşmakta fayda
olduğuna inananlardanım. Kimse de güvenmesin ve inanmasın körü körüne onlara.
Nükleer bir global savaşla, bağışıklama sistemimizin bütünüyle yabancı olduğu
dünya dışı bir organizmanın yol açacağı küresel bir pandemiyle, devasa bir asteroit
çarpmasıyla, süper bir Güneş patlamasıyla, süper bir gama ışınımıyla, küresel
iklim değişiminin extrem sonuçlarıyla, bizden çok ileride bir teknolojiye sahip
kötücül dünya dışı varlıkların istilasıyla, yapay zekâ ve akıllı makinelerin
insanlığı yok etmeyi çıkarlarına uygun görmesiyle, küresel fay hatları
üzerindeki süper volkanların eş zamanlı olarak faaliyete geçmesi ve bunların da her biri 9 - 10 şiddetinde çok sayıda depremi tetiklemesiyle,….,devam edeyim mi daha, ha,
edeyim mi?!? İşte, bütün bu sebeplerle yok olabiliriz, ya da olmayabiliriz,
tamamen belirsiz finalimiz. Bütünüyle karanlık ve bilinemez. Öte yandan bu agnostik duruşuma karşın, serdettiğim tezlerden de anlaşılacağı üzere, pesimizm coğrafyasında mukim oluşum, negatif senaryolara, yok olduğumuz finallere daha yüksek
olasılık tanımama yol açmakta. Özetle dostlar, Pollyanna yaklaşımı, Tom Amca tutumu tercih edilmemeli
kesinlikle, ben etmiyorum, siz de aldatmayın temelsiz optimist zırvalıklarla kendinizi ve başkalarını. 'Varoluşun amacı'na gelince; Evrenin ve homo sapiens sapiensin ne yazık ki verili, kendinde bir amacı yok, ona amaç yükleyen bizleriz, evreni ve türümüzü amaçlı kılan, kendisi için şey mertebesine terfi ettiren bizleriz, daha doğrusu bizlerdik.
‘Tanrı bizimledir’ anlamındaki ismine örgütlü bir dine inanmayarak
ihanet eden Köningsbergli Germen cehenneme giden yolları genişletti, ‘tanrı
öldü, onu biz öldürdük, sen ve ben, biz katillerin katilleri, kendimizi nasıl
teselli edeceğiz?!’ diyen Prusyalı çılgın ise manaya ve vicdana dair olan
cılız umutların tabutuna son çiviyi de çaktı. Az önce işaret ettiğim o kişinin,
‘Tanrı bizimledir’ anlamındaki ismiyle 2.5 asır öncesinden bize
istikamet tayin eden o Köningsberglinin dediği gibi: ‘insanın eğri
odunundan doğru hiçbir şey yapılamaz!’ Özetle dostlar; Evrenin, varoluşun
ve insanın hiç bir amacı yok artık ve zerre miskal mertebesinde vicdanı ve izanı
da. İnsan salak, insan bencil, insan kötücül, insan ufuksuz, insanın hırsı
vicdanından çok daha büyük, işte bu yüzden insanın geleceği karanlık, insanın
geleceği yok… buradan hiçbir olumlu yere gitmiyoruz, ne biz, ne dünyamız, ne
sanatımız, ne de edebiyatımız… Sokun bu acı gerçeği o minnak beyinciklerinize,
nokta!’ Öfkesini ateşli konuşmasıyla kusarak yüreğini bir nebze olsa da soğutan ve harcadığı efor yüzünden de kendini yorgun hisseden AB kollarını göğsünde çapraz bağladı, geriye doğru kaykıldı, arka ayakları üzerinde şaha kaldırdığı iskemlesine kazandırdığı akrobatik duruş eşliğinde arkadaşlarını süzdü. ‘Sebebi, senaristimiz Ziyaver'in az önce altını çizdiği o türlü çeşitli, görünen görünmeyen partiküller midir, yoksa tepemizdeki şu kuştan
dökülen telekler mi, bilemedim doğrusu... neyse ne, lâkin buradaki bir şeylerin ASB
gibi beni de irrite ettiği ortada... bu yaştan sonra otoimmün sistemimde bir arıza çıkmaz inşallah', sözleri belli belirsiz bir tınıda dudaklarından dökülen, hemen
ardından da kâğıt mendiline gürültülü bir şekilde sümküren MrZ, ‘umarım
an itibarıyla masamıza ve sohbetimize hakim olan ve bizi ‘vanitas vanitatum,
omnia vanitas’[17]
mottosunu temel düsturları bilen nihilistlerle ‘viva la muerte!’ deyişini
rehber edinen Mussolinici faşistlerin çok sevdikleri bir bağlama, şu elle
tutulur vaziyetteki bedbinlik kipine mahkûm eden ASB’nın yarattığı
toksik tesiri giderecek ve nikbinlik ve bahtiyarlığın güneşini yeniden
ufkumuzda parlatacak şeyler söylersin, evet, ‘edebiyat: buradan nereye?’
sorgulamasının sendeki karşılı nedir Mr. Logician?’ diyerek döndü GC’ye.
5* bütün anlaşmazlıkların nedenidir yanlış kullanımı dilin[18]
Gözlerini ufkun ötesindeki ufka, varoluşa
transandantal olan (bu senaryonun senaristinin ve onun anlatısını filme çeken yönetmen ve ekibinin konuşlandığı bir meta-evrendeki film setinin oluşturduğu) bir varoluşa dikmiş, kendisiyle malzeme – enerji – mesaj
alışverişinin imkânsız olduğu bir 'aşkın uzay-zaman sürekliliğinden sesleniyormuş gibi konuşmaya başlamıştı GC,
‘1.0
Anlatı(lar) kendi üzerine katlanan bir eliptik (0) ile, dışına
açık ve sonsuza uzanan bir hiperbol (1) polarizasyonunun paranteze
aldığı sonsuz ihtimalli (koordinatlı) bir anlatılar uzay-zamanının her
noktasındadır.
2.0
Edebi, mitik, teolojik, politik, ekonomik, fantastik, plastik, felsefi(k),
etik, scientific, noetik her disiplin (0) – (1) entervaline dağılan zikrettiğim o bitimsiz diskur uzay-zaman sürekliliğine içkindir.
2.1
Anlatı türleri (disiplinleri) arasında hiyerarşik bir düzen yoktur ve
OLAMAZ da; bir meta-anlatı kozmosunun [müstakil merkezli (odaklı) ve eşit ağırlıklı] sonsuz sayıdaki komponentlerinden biri olduklarındandır bu.
3.0
Edebi, teolojik ya da onlara eşdeğer (0) – (1) aralığına gömülü
diğer herhangi bir anlatı disiplininden konuşan bir diskur için ‘iyi, ‘güzel’,
‘doğru’, ‘faydalı’ vb. pozitif ya da bunlarla zıt mahiyetli negatif hükümleri
serdetmenin kendisi için bir anlamı yoktur, kendindedir onlar
çünkü. O anlamlar yüklendiğinde, o anlamları yükleyenler içindir o anlamlar,
başkası için değil olduğundan böyledir bu.
4.0 Varoluşun mekaniği arzu ve irademize
nispetle otonomdur, bildiğini okur. Aksini söyleyen anlatılar varoluşa anlam
yükleyen bağlamlardır ki, marifetimizdir ve yoktur ve olamaz haberi bunlardan
varoluşun.
5.0 Edebiyat dahil (0) – (1)
aralığına yayılan sonsuz sayıdaki anlatı türleri varoluşu anlamlı kılmaya
çalışan öznenin içinde devindiği ve onsuz var olamadığı uzay-zaman
sürekliliğinin gizemlerini çözmek için ürettiği anlam ve bağlam yerlemleridir; gizem,
uzay-zamana içkin, çözüm uzay-zamanla dış dışa olduğundan anlam ve bağlam dış
alemde etkisiz elaman işlevi görür, tesir sahası onun esasen bilinçtir.
6.0
Sonsuz anlam ve anlatı disiplinlerinin (uzay-zaman sürekliliği koordinat
takımları, anlam yerlemleri) içinden konuşan sayısız diskur gibi edebiyata,
felsefeye, mantığa, bilime, metafiziğe ve spekülasyona bitişen bu anlatının[19]
da anlaşılması onun yıkılmasıyla olur ancak. Analitik bir diseksiyondur
önerdiğim metot. Yaptığında bunu yapan, anlattığımı anladığını tam olarak anlar
ki, bu durumda o anlatımı bütünüyle yanlış anlamlandırdığını nihayet anlamış
demektir. Bu noktada anlatıyı anlamlandırarak yeniden kuracak özne artık odur. Başka
nedir ki edebiyat (tüketmek, yâni üretmek)?
7.0
Hakkında konuşulabileceğe dair SUSMAMALI.
6* mümkünü makulde aramak
Elleriyle
şakaklarını ovalayan, ardından gözlüklerini çıkararak gözlerini ovuşturan Natural
Born Moderator bakışlarını sağında ve solunda
oturan müzakereciler üzerinde dolaştırdı bir müddet ve neredeyse fiziki müdahaleye dönüşebilecek hararette yürütülen bir fikir düellosunun hakemliğine soyunmanın neden olduğu mental yorgunluğun izlerini taşıyan bir bünyeden nasıl çıktığını anlamlandırmakta zorlanacağınız tok bir sesle başladı
konuşmaya, ‘o kadar farklıydı ki tartıştığımız konuya, ‘Edebiyat: Buradan
Nereye?’ sorunsalına yaklaşımlarınız, muhatabınızın zihninin bulanmamasına,
hatta serebral vaginalise duçar olmamasına şaşarım doğrusu!’ Esen ikindi
yelinin sözlerini taşıdığı MrZ devam etti söylemine, ‘ben ne senin gibi umutsuzluğun, çaresizliğin ve karamsarlığın hükümdar olduğu koyu karanlık bir coğrafyadan konuşacağım sevgili ASB; ne de GC,
değerli dostum, kurduğun o esoterik mimarinin, yarattığın o anlamaya dost
durmayan bağlamın, peydahladığın anlamlandırılmaya direngen o flu ve obskürantif anlatının
şerhi peşinde olacağım. Konuşup durduğumuz o sonsuz anlatı yerlemlerinden
sadece biri olan edebiyat iyisiyle, kötüsüyle ve ama tam da olduğu gibi vermeli
insanlık hallerini, dünya resimlerini ve varoluş olasılıklarını, ne temelsiz
kötümserlik, ne de ihtiyatsız bir iyimserlik moodu olmamalı onun varlık kipi. Beylik
ve her dem taze soru şu: İnsan nedir? NEDİR İNSAN!?! İnsan dik
duran canlıdır, alet kullanandır, oyun oynayandır, üzülen ve sevilendir, ağlayan
ve gülendir, utanandır, utanmayı unutandır, hatırlayandır ve hatırlamak için
unutandır, merhamet duyandır, merhametsiz olandır, haddini bilendir, hadsizin
tekidir, ekonomiktir, politiktir, estetiktir, havastır, banaldır, spekülatiftir, mantıklıdır, duygusaldır, düşünendir, düşündüğüne dair düşünendir, eleştirel ve kuşkucudur,
sorgulamaksızın inanandır ve ilâveten zibilyon tane farklı şekilde daha
nitelenebilecek çok boyutlu ve enigmatik bir antitedir ve bunların tamamıdır insan! Ve
bana kalırsa türümüzü anlamlandırmaya en ehil ve mümeyyiz olan tarif şudur: hikâyeler uydurmayı ve uydurduğu bu anlatıları paylaşmayı seven oyunbaz canlıdır insan. Ki, bu son
tarif de bizi kaçınılmaz olarak ve dosdoğru edebiyata götürür. Naratör /
ANLATAN olmaklığı türümüzün, onu doğal olarak edip kılar, dolaysız olarak ve doğuştan ozan yapar[20];
zorunlu kipimiz, kaçınılmaz varlık modumuzdur uydurmak ve paylaşmak. Olmuş –
tamamlanmış - bitmiş bir antite olarak insandan bahsedilemez, benim az önce yaptığım tanımlamalar da dahil olmak üzere ‘insan şudur’
diye kestirmeden gidenler, genellemeler yapanlar, 'kısa, kesin ve özlü reçeteler' verenler, türümüze sonsuz zamanın bir
anında donmuş son derece yetersiz bir içeriği uygun gören özcü radikallerdir.
Geçmişimizi 5-6 milyon yıl öncesine, hominidlere dayandıran açıklamalara, çok
yetersiz bulduğumdan, katılmıyorum; 13.8 milyar yıl önceki Big Bang’e atıf
yaparak ‘bizler yıldız tozlarının çocuklarıyız’ deyip soyağacımızı
zenginleştirdiklerini düşünenler de dar görüşlüler bence, onların açıklamasını
da reddediyorum. Bana kalırsa insan trilyonlarca yıl var olduktan sonra enerjisini
tüketerek sönen / çöken / donan ölmüş evrenlerin küllerinden doğan bebek evrenlerde
yeniden ve yeniden ve yeniden dünyalanan ve bunu da sonsuz kereler yapan ve
sonsuza değin de yapacak olan bir DASEİNdır. BİTİMSİZ BİR BENGİ
DÖNÜŞÜN ÇOCUKLARIYIZ demek bu, aynı zamanda bu perspektif HOMO DEUS’u rüşeym olarak içeren kuarklar olduğumuzu imâ eder. Buyuz biz bence, bitimsiz bir hikâye,
tükenmeyen bir paylaşım. Biz homo deus olamadan yok olursak bu yıldız
sisteminde, bu galakside, bu evrende, ki yüksek olasılıktır bu, yine büyük
ihtimalle sonsuz evrenlerin birçoğunda homo sapiens sapiens ya da onun mütekabilleri diyebileceğimiz türler çoktan aştı bence
ve bazılarında aşmakta ve bir çoğunda da aşacak kendisini homo deus'a
doğru. Anlatı yaratmak ve varoluşla paylaşmak özümüz ve ayrılmaz bir parçamız,
olduğumuz gibi oluşumuzun vazgeçilemez bir belirleyeni olduğundan sevgili dostlar, edebiyat (diğer sanatlar, bilimler ve felsefe gibi) bu andan ve buradan gitmiyor hiçbir yere ve hiç bir zamana, o hep bizimle olacak, bir yanımız hep edip, hep sanatçı, hep bilimci, hep filozof kalacak, sanatçı gibi, şair gibi davranacağız. Budur insanın pin kodu.’
ASB ve GC'nin 'iyi toparladı ve güzel noktaladı doğrusu' diyen bakışları MrZ'yi mutlu etti, 'zorlandım ama, nihayetinde değdi yüklendiğim onca psikolojik mihnete' diye düşünerek (nedendir bilinmez, belki de bir ses seslendi ona içinden) çevirdi bakışlarını dişi arı sinek kuşuna.
‘Eşit olmayan şeylere eşitsizlikleri nispetinde eşit olmayan muamele eşitlik ilkesiyle çelişmez.' (Bir Mecelle umdesi)
7*** Epilogue:
Kuş başladı yeniden şakımaya, çırptı kanatlarını gene dakikada binlerce kere ve seslendirdiği ezgi bakışları ona kilitlenen üç kafadarı, oturdukları masayı, falezleri, Antalya'yı ve her şeyi kuşattı usulca. MrZ, ASB ve GC o an idrak ettiler ki 'homo sapiens sapiens = DASEİN' denkleminin kökleriydiler ve bu bilinç hali tepeden tırnağa kıvandırdı, mesrur ve kösnül kıldı onları. Derken durdu zaman, dondu kuşun hareketi, maddileşti şakıdığı notalar ve yol açtığı kozmik distorsiyon DASEİNı sonsuza açtı; zamanın kozmik, termodinamik ve psikolojik akışıyla VARLIK olan VAROLUŞun DASEİNı, o DASEİNın sonsuz versiyonunun var olduğu sonsuz evrenlerin gömüldüğü META-EVREN'e yayılan, hepsi bir arada ve yan yana olan 'SONSUZ ÖTESİ SONSUZ' sayıdaki anların tamamını kucakladı. DASEİN anladı, oydu zaman.
Koltuğunda kıpraştı aynı zamanda senarist de olan yönetmen, kalktı yerinden ve görüntü yönetmeniyle kameramanın başında durdukları kameranın ekranından çektikleri sahneye baktı.
Evrenin
bütününden yola çıkıp Samanyolu Galaksisi, Güneş Sitemi, Dünya, Kuzey Yarım
Küresi, Doğu Akdeniz Çanağı, Likya – Pamfilya – Kilikya hattı, Antalya
falezleri ve nihayet falezdeki bir çardağın altına
kurulu bir masa etrafındaki üç erkeğe zoom in yapan bir kameramanın
marifetiyle (çekimiyle) başladı bu anlatı.
Şimdi de sevgili kameramanımız teknik adı dolly-out olan kamera tekniğiyle
zoom out hareketi yapıyor ve bu sefer de bizden sürekli kaçan kayıt
cihazı falezdeki bir çardağın altına kurulu bir masa etrafında koyu mu koyu bir
sohbete dalmış üç erkekten yola çıkarak Antalya falezleri, Likya – Pamfilya
– Kilikya hattı, Doğu Akdeniz Çanağı, Kuzey Yarım Küresi, Dünya, Güneş
Sistemi, Samanyolu Galaksisi, Evrenin bütüne doğru geri geri giden bir
görüntüler silsilesi sunuyor bize[21].
Ve nihayet sahneyi oluşturan ‘dördüncü duvar yıkılıyor’ ve varoluşun,
Evrenin dışındaki sonsuz parlak bir dört boyutlu üçgenin içini bütünüyle
kaplayan devasa bir göz, sanki muzipçe gülümsüyormuşçasına, bakıyor seyirciye,
bize ve her şeye; sinefiller işte o an fark ediyor ki varoluşun
simülasyonu değildir, simülasyonun varoluşudur senaryo ve sinema![22]
referanslar ve açıklayıcı notlar:
(*): Metinde yer alan 5 görselden 'DOMINE QUOVADIS?' başlıklı tablo (resmin altına düştüğüm kısa künye bilgisinde de işaret ettiğim üzere) Annibale Carracci nam homo sapiens sapiens ferdinin imzasını taşımaktadır. Diğer dördünün 'sanatçısı'na dair açtığım bu parantez (teknolojinin beşeri yaratıma olan aktüel katkısına yaptığı vurgu yüzünden) enteresan ve ehemmiyetlidir. Evreni (meta - theoria yaparak) dışarıdan temâşâ eden Ludwig Wittgenstein'ın; Antalya falezlerindeki bir çardak altına kurdukları sofrada, dişi bir arı sinek kuşunun ezgileri ve kanat çırpışlarının eşliğinde yemek yiyerek sohbet eden (hikâyemizin protagonist karakterleri olan) üç erkeğin; Buenos Aires'deki Arjantin Ulusal Kütüphanesi'nin büyük okuma salonunda kitap okuyan Jorge Luis Borges'in ve falezlerdeki o çardağın altında, ama bu sefer onun göz alıcı kırmızı çiçeklerle bezeli halinin gölgesinde kurulmuş mütevazi kahvaltı sofrasının etrafında toplanarak derin bir muhabbet patlatan Rene Descartes, Immanuel Kant, Friedrich Nietzsche, Martin Heidegger, George Perec, Italo Calvino, Jorge Luis Borges, Ludwig Wittgenstein, Albert Einstein, Bertrand Russell, George Edward Moore, Çiçek Abbas, MIB 1 filmindeki Will Smith ve (alt sıranın en sağında konumlanmış olarak resmedilen) hakir müellifinizin unsurları olduğu kompozisyonları (oluşturduğum yönerge doğrultusunda) tasarlayıp illüstre eden ChatGPT'ye; 14 karakterli kompozisyonda Çiçek Abbas dahil birçok kişinin (karakterler birbirlerine benzer şekillerde resmedildiğinden) kim oldukları çok zor anlaşılmasına veya hiç anlaşılmamasına; direktiflerimde, adını verdiğim kişilerin bir masa etrafında resmedilmesini istediğim halde, mezkûr AI ajanı onları yan yana (arka arkaya) duran iki masada oturur şekilde kompoze etmesine rağmen, bu aksaklıklar bana 'bu kadar kusur kadı kızında da olur, çok da şey etmemek lâzım' atasözümüz gereğince tolere edilebilir göründüğünden, (nezaket göstermek adına üreteceği cevabın ChatGPT'ye ek kaynak harcatacağını, bunun da küresel iklim değişiminin olumsuz seyrine olağanüstü küçük miktarda da olsa, katkısı olacağını bilmeme karşın, kendimi tutamıyor ve) teşekkür ediyorum.
[1] Peydahladığım
bu anlatının (parçası olma arzusunu beslediğim etkinlik kozmosuna giden yolları
/ imkânları olay ufkuma dahil eden yönergeleri yüzünden) ‘babası’ diyebileceğim
başta Ferruh Tunç olmak üzere Antalya Edebiyat Günleri Danışma Kuruluna
ve zikrettiğim kollektif aklın ürettiği bahse konu rehber mahiyetli metinleri
tarafıma pas'ederek takip eden satırların doğumunu kolaylaştıran, bu bakımdan
da metnimin ‘ebesi’ ve fasilitatörü olarak gördüğüm Tuncer Çetinkaya'ya müteşekkir
olduğumu eklemeden tamamlarsam ‘minnet ve şükran’ faslını, tamamlanmış
sayılamazdı bu bahis. Ekledim ve olmadı o nâtamam.
[2] Yazınsal
(metinsel, anlatısal) bir bengi dönüş teşebbüsü için: https://ziyaversencan.blogspot.com/2011/08/bozuk-saat-bile-gunde-2-kez-dogru-zaman.html
[3] The Thin Red Line ifadesi Terrence Malick’in 1998’de vizyona giren aynı adlı filmi sayesinde popüler oldu. Kökeni tarihi bir olaya, Kırım Savaşı’nın kırılma anlarından olan, 25 Ekim 1854’te bugünkü Ukrayna sınırları içindeki Balaklava’da gerçekleşen bir muharebeye dayanır. Sayıca çok üstün olan Rus süvarilerine karşı savunma hattı kurmaya çalışan İskoç piyade alayının kumandanı Albay Colin Campbell’ın askerlerini (Büyük Britanya İmparatorluğu muharebe strateji ve taktikleri gereği kare şeklinde tertip etmesi beklenirken) iki sıra hâlinde ve uzun bir hat oluşturacak şekilde dizmesi, savaşı mahalinde izleyen The Times muhabiri William H. Russell tarafından okurlarına (askerlerin kırmızı üniformalarına ve tüfeklerinin namlularına takılı çelikten süngülere göndermeyle): ‘A thin red line tipped with a line of steel ( çelik uçlu ince bir kırmızı hat)’ ifadesiyle aktarılacaktı. ‘İnce kırmızı hat’ ifadesi zaman içerisinde bu özel kullanımın sınırlarını aşmış, katastrofik mahiyetli bir felaket halinde bile cesaretini yitirmeyerek kaos ve yıkıma karşı son bir savunma hattı daha kurma iradesini ve yok oluşla kurtuluş arasındaki o belli belirsiz, kırılgan ama kararlı sınırı koruma inancını kuşanan insani refleksi tarif için başvurulan jenerik bir ifade olmuştur.
[4] Sinema, edebiyat ve diğer sanat disiplinlerinin, unsurlarından olduğumuz varoluş dairesinin simülasyonlarını ürettiğini argümante ettiğimizde, evrenimizin, insandan epeyce zeki bir türün bizimkinin çok ötesinde olan bilimsel ve teknolojik birikimleri sayesinde yarattıkları bir simülasyon olabileceği tezini de davet etmişiz demektir müzakere uzay-zamanına. Nitekim son 50 yılda John Archibald Wheeler, Nick Bostrom, David Chalmers, Michio Kaku, Brian Greene, Paul Davies, Max Tegmark, Seth Lloyd, Ray Kurzweil, Elon Musk, Konrad Zuse ve Edward Fredkin gibi bazı çok önemli kozmolog, kuramsal fizikçi, filozof, buluşçu ve iş insanı, varoluşun yazılım / simülasyon olduğu hipotezini (açık ya da örtük) savunmuş ya da bunu îmâ etmişlerdir. Bahse konu şahısların önemlice bir bölümü, bir simülasyon içinde olmasak bile, kuantum bilişim ve yapay zekâ sahalarındaki üstel gelişmelerin katkısıyla türümüz homo sapiens sapiens’in çok yakında, parçası olduğumuz Evren kadar karmaşık bir antiteyi simüle edebileceği varsayımına prim vermekteler.
[5] Oruç Aruoba, ile isimli güncesinde (Metis kitap, Mayıs 1999), Nietzsche arşivinde KGW VII 1, S. 18 (N V9 a. Tautenburger Aufzeichnungen für Lou von Salome. Juli - August 1882 I [45]) künye bilgisiyle kayda alınmış bir paragrafı (Almancası ve Türkçe çevirisiyle birlikte) kullanır epigraf olarak; yukarıda işaret ettiğim koydum onu aşağıya. Ardından söyleyeceklerimi önceleyen aşağıdaki bahse konu Nietzsche alıntısı, üslûbumun (kavramlarla alt metinlerin bir metne yedirilmesi anlamındaki) mekaniğinin (sözümün zarfının, mesajımın sentaksının, anlatımın gramerinin) niçin olduğu gibi olduğuna ışık tutan faktörlerden birine işaret ettiği ve düştüğüm bu dipnotun içeriğini derinleştirdiği için (Aruoba'nın paylaşımındaki imlâ ve metin mimarisi olduğu gibi korunarak) yer buldu burada kendisine:
Üslup
En başta zorunlu olan yaşamdır: üslup yaşamalıdır. Üslup, her seferinde, senin kendinle ilgili bildirimde bulunmak istediğin çok belirgin bir kişi bakımından, sana, uygun olmalıdır.
Yazmaya kalkışmadan önce, şunu tam olarak bilmelidir: 'Bunu söylüyor olsaydım, şöyle konuşurdum.' Yazmak yalnızca bir benzetileme olmalıdır.
'Tâife-i
şuarâ' isim tamlamasını kullandığım noktada giriştiğim stilim hakkındaki bu açımlama gayretini, bahse konu tamlama üzerinden ilerleyerek (manaya / semantiğe dair bir gerekçe vasıtasıyla da) olgunlaştıracağım şimdi. Tâife-i şuarâ yerine şairler tayfası ya da ozanlar diyebilirdim, nitekim anlatının ilerleyen bölümlerinde dedim de. Fikir, duygu
durumu, insanlık hali, dünya vaziyeti gibi VAROLUŞ KÜRESİ’nin olay – olgu –
süreç kategorisindeki her çeşit antitesini kuşatarak her veçhesiyle tasvir eden
kavramların eş anlamlılarını veya farklı dillerdeki izdüşümlerini ve dahi onların
güncel, eski ve hatta en eski / arkaik versiyonlarını aynı metinde, bir metni aynı
bölümünde ve bazı hallerde de aynı cümlede birlikte kullanırım ve bunu da
taammüden yaparım, taksirle değil. Bu tasarrufumdan muradım muhterem kārîm (itimat ediniz lütfen hakir müellifinize) kafa
karışıklığım veya üslûbuma özen göstermemem ya da entelektüel teşhircilik veyahut
da münevver istimnâsı yapma arzum değildir. Gönderme yaptığım amacım, an
itibarıyla planetimizde yaşayan yaklaşık 8.3 milyar kadın ve erkek insan
kardeşimizin parçası olduğu türümüz homo sapiens sapiens’in daha zeki olmasına
katkı ver(ebil)mektir; Kozmos’da kuark derekesinde, ummanda katre mesâbesinde,
deryada karınca sidiği kertesinde olabilse bile. Popüler bir bilgidir: zeki
insanların bu niteliği beyinlerinin daha fazla nöron içerdiği için daha ağır
olmasından değil, nöronları arasında daha fazla snaptik bağlantı kurulabildiğindendir.
Denklem şu özetle: daha çok snaptik bağlantı = daha yüksek IQ (argodaki
‘ne ka ekmek, o ka köfte!’ tekerlemesinin nöroloji ve bilişsel bilimlerdeki
mütekabili). Varoluşun bir tezahürüne (göstergebilim bağlamında gösterilene)
işaret eden (referans veren, gönderme yapan) çok sayıdaki kavramdan (semiyolojik
olay ufku içinden devam ediyorum: gösterenden) ne kadar fazlası kullanılırsa
bildirimlerde (ifadelerde, mesajlarda) hem bunu dillendirenin hem de mesaja,
bildirime muhatap olanların beynindeki snaptik bağlantılar o oranda artacaktır.
Ne mana ifade ettiğini bunun ve ne denli ehemmiyetli olduğunu dillendirdim az
önce. Budur üslûbumun bir diğer niçini. Aşağıdaki linkten erişeceğiniz kapsamlı metnin
(9 numaralı dipnotu gibi) birçok bölümünde bu konu tafsîlâtlı olarak açımlanmaya
gayret edilmiştir, meraklısına şâyan-ı tavsiyedir: https://ziyaversencan.blogspot.com/2025/01/cizgi-roman-bildiginiz-gibi-degil.html
[6] Ah cânâ,
ah güzel efendim, bazı şeyler ebediyete değin muhafaza etmeli esrarını, öyle
değil mi?
[9] Kuşun dişiliğine
yaptığım vurgu ‘insanmış, kuşmuş fark etmez, her türün dişisi çok konuşur,
gürültü kirliliğine yol açarak dikkat dağıtır, verim düşürür, süreç içinde
muhatabında işitme kaybına neden olur, ömür törpüler!’ gibi vulgar bir eril
söylem üretme amacıyla değil; ornitoloji disiplininin bahse konu canlının biyolojik
özelliklerine dair tespitleri anlatıya boyut kazandıracağı için yer buldu
burada kendisine.
[10] Referans
verdiğim her iki felsefe anlayışının savunucuları ‘Kipli Zaman’ denilen ve
geçmiş – şimdi – gelecek diyalektiğiyle şekillenen lineer akış temelli konvansiyonel
zaman anlayışı içinden konuşmaktadır. En önemli teorisyenlerinden biri John
McTaggart Ellis McTaggart olan, Albert Einstein ve Bertrand
Russell gibi önemli düşünce insanlarının da benimsedikleri ‘Zamansız
Zaman Teorisi’, ‘Kipsiz Zaman Teorisi’, ‘Zamanın B-Teorisi’ gibi isimlerle
adlandırılan kuram ise zamanın aktığını reddetmekte, geçmiş – şimdi –
gelecek dediğimiz kiplerin / mood’ların / hallerin aynı anda, yan yana, birlikte
var olduklarını savunmaktadır. Mercek altına aldığım bu mevzunun bir de ‘Endurantizm
versus Perdurantizm’ boyutu var. Metafizik, kuramsal fizik, kozmoloji, ontoloji,
mantık, soyut (uygulamasız) matematik gibi çeşitli disiplinleri ilgilendiren veçheleri
yüzünden oldukça karmaşık bir bahis olan bu dikotomi müstakil bir metni / müzakereyi
gerektirmektedir.
[11]
Uzay-zaman sürekliliği bir sahne, varlıklar aktör, eyledikleri ve söyledikleri act ve replik ise şayet, sahnelenen piyesin (senaryonun, anlatının, hikâyenin) yazarı ve yönetmeni hakkında ne denilebilir? Bu soruya, Avusturya – Macaristan İmparatorluğu’nun (Rothschild hanedanının Avusturya kolundan sonra) en
zengin ikinci ailesinin, Yahudilikten Katolikliğe geçerek bütünüyle asimile olan fertlerinden olan eksantrik bir dahi ve eşcinsel bir [Aralık
2025’de hayatını (müktesebatını) theoria ediyor ve retrospektif okuma temelli
spekülatif bir medikal iddiada bulunduğumun farkında olarak diyorum ki:]
asperger sendromlunun, patolojik bir ahlâki takıntı ile gönüllü olarak ölmeye (şehit
olmaya?) koştuğu cephede, 1914 – 1918 döneminde, başının üzerinden mermiler,
şarapneller ve kimyasal silah içeren bombalar vızır vızır uçuşurken yazmaya başladığı ve akabinde İtalya'da bir esir kampında geçirdiği 1918 - 1919 döneminde tamamladığı, ilk baskısı (önce hocası, dostu ve hâmîsi, ilerleyen yıllarda ise meslektaşı ve 'bir dargın - bir barışık oldukları sevgilisi' pozisyonundaki Bertrand Russell'ın yazmayı kabul ettiği önsöz sayesinde basmaya ikna olan yayımcısı tarafından) 1921’de Logisch-Philosophische Abhandlung (Mantıksal-Felsefi İnceleme) adıyla Almanca olarak yapılan, 1922'deki ilk İngilizce
çevirisinin ismi ise yazarın doktora tezi hocalarından George Edward Moore’un,
Baruch Spinoza’nın Tractatus Theologico-Politicus’una bir
ihtiram duruşu olarak önerdiği Tractatus Logico-Philosophicus
olan tüm zamanların en etkili felsefe ve mantık metinlerinden birinin 7.
ve nihai bölümü (pasajı, cümlesi, argümanı, hipotezi, 'Sure’si?!) anlamlı bir
cevap gibi duruyor sanki: ‘Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss
man schweigen – Hakkında konuşulamayacağa dair susmalı.’
[12] MrZ, ASB’nin hibrit
kuramlaştırma tutumuna ‘somut durumların somut tahlili’ bağlamında
pozisyonel ve durumsal yaklaşırken, GC bu anlatı tekniğini kategorik
olarak ve peşinen sağlıksız, hatta sakil bulan taraftaydı.
[13] Okunulan
satırlar bakımından omnipotence, omniscience ve omnipresence sayılabilecek
bu metnin müellifi de ASB’nin verili problematiğe dair söylemi hakkında
(şu cümleyi yazdığı an itibarı ile) isabetli bir kestirimde bulunabileceğinden doğrusu şüphe
duymakta. Bakalım nerelere uzanacak, yazanını ve okuyanını hangi menzile
taşıyacak bu anlatı…
[14] Senaryosunu
Yavuz Turgul’un yazdığı, yönetmenliğini Sinan Çetin’in yaptığı Çiçek
Abbas’ın (1982) en ikonik sahnelerinin birinde Şener Şen’in oynadığı
minibüs şoförü Şakir Serengil ile İlyas Salman’ın canlandırdığı karakter
olan Şakir'in sürücüsü olduğu minibüsün muavini Çiçek Abbas’ın kahvede gerçekleştirdikleri atışmada
dillendirdikleri diyalogun bir kısmıydı italikle aktardığım bölüm. Ezici çoğunluğunun yerli izleyici olduğunu düşündüğüm 12,000 kişinin oylarıyla IMDb notu (bana göre filmin hak ettiğinin epeyce üstünde bir değere işaret eden) 8.0/10
olan ve vizyona girmesinden bu yana geçen 43 yılda hakkında epeyce metin
okuduğum mezkûr filme karşı hep mesafeli durdum, onu göklere çıkaran sinema
yazarlarına daima şüpheyle yaklaştım. Toplumun periferisindeki karakterleri
şefkatli bir ironiyle ve olabildiğince gerçekçi bir gözle işlemeye çalışmak
gibi kıymetli bir noktadan yola çıktığını düşündüğüm yönetmen, çekim sürecinde
senaristinin sokağın vulger jargonunu kutsamasına teslim olmuş, bunun
neticesinde de banalliği ve dekadanslığı estetize ederek cazip kılmak gibi
affedilmez bir hataya düşmüş bana kalırsa. Toplumun dekadans olarak nitelenebilecek yanlarının edebiyat
eserleri, filmler, diziler ve reklâmlar vasıtasıyla estetize edilmesinin olumsuz sosyokültürel
ve sosyopolitik çıktılarını ele alan kapsamlı bir taslak yazmıştım yıllar önce.
Onu, üzerinde biraz daha çalışarak en kısa zamanda paylaşmayı plânlıyorum.
[15] Linkteki yazı, özellikle de onun 4 numaralı dipnotu 'diye düşünüyorum' bağlamındaki belirsiz ifadelerin ortaya çıkışının kök nedenine dair anlamlı bir referans 'olabilir diye düşünüyorum': https://ziyaversencan.blogspot.com/2011/08/bozuk-saat-bile-gunde-2-kez-dogru-zaman.html
(16) 'Geçmişi (tarihi) bilirseniz şayet, geleceği isabetli şekilde öngörenlerden ve hatta kuranlardan olursunuz' şeklinde özetlenebilecek önerme yabana atılmaması gereken bir hipotezdir, hakikatle mutabakat yüzdesi bakış açınıza, ideolojik bagajınıza, kültürel kabullerinize, sosyolojik normlarınıza ve politik duruşunuza göre değişkenlik göstermekle birlikte, rehber edindiğinizde size avantajlar sağlayabilecek bir iddia olmasındandır bu. Bu noktada 'tarihin konusu kıldığı geçmiş olayları doğru bir şekilde, yâni, soğukkanlı, tarafsız (nesnel) ve bilimsel bir bakış açısıyla nasıl değerlendirebiliriz?' sorusu oturmakta tartışmanın merkezine. Bahse konu olayların üzerinden 'makul bir süre'nin geçmesi gerektiği hususu, zikredilen nesnelliğin ön koşulu olsa gerektir. 'Makul süre nedir?' ekseninde yürütülen müzakerede akademya henüz bir konsensüs sağlayamamışsa da, bunun bir jenerasyonun ortaya çıkmasına yetecek 20 - 25 yıllık bir döneme tekabül ettiği ağır basan görüş olarak çıkmaktadır öne. Buna dair enteresan ve önemli olduğunu düşündüğüm bir tarihi anekdot paylaşacağım. Dönemin ABD Başkanı Nixon'ın 1972 Şubat'ında gerçekleştirdiği Çin ziyaretinin bir detayı ABD kurmayları ve onların yönlendirdiği Batılı uluslararası haber tekelleri tarafından çarpıtılarak gezegenin kamuoyuna mal edilmiş, bu durum bir şehir efsanesinin, modern bir mitin doğmasına ve bu mitin uluslararası ilişkiler literatürünün en popüler doğru sanılan yanlışlarından biri olarak onlarca yıl boyunca speküle edilmesine, tedavülde kalmasına yol açmıştı. Olayın içeriği ana hatlarıyla ve kuş bakışı görüldüğü kadarıyla şöyleydi: Altmışların sonu ile yetmişlerin başındaki uluslararası güç dengesine, jeopolitik konjonktüre ve bunların domine ettiği NATO versus Sosyalist Sistem dikotomisinde şekillenen ittifaklar politikasına dair güncel bir okuma yapan ABD hariciyesinin ve akademyasının başını Henry Kissenger'ın çektiği realist kanadı, (Washington'ın, yaşadığımız aktüel uğrakta hayata geçirmeye çalıştığı 'Rusya'yı yanına çek, Çin'i yalnızlaştırarak kuşat!' stratejisinin kostümlü provası sayılabilecek bir politikayı) Sosyalist Sistemin iki başat unsuru olan SSCB ve ÇHC'i arasındaki çelişkileri derinleştirip 'Çin'i yanına al, Sovyetler Birliği'ni izole ederek kuşat!' plânını yürürlüğe sokmuştu. Uluslararası literatüre Pin pong Diplomacy - Masa Tenisi Diplomasisi olarak geçen bu plânın tarihsel evrelerini detaylandırmayacak, konumuzu ilgilendiren bahsettiğim o anekdot üzerinden ilerleyeceğim. Nixon söz konusu ziyaretinde Başkan Mao ve Başbakan Çu Enlay ile görüşmüş, bunlar Dünya basınının bir numaralı gündemi olmuş ve detayları, o güne değin Batının ötekileştirdiği, kötülediği hatta demonize ettiği Çin'e dair yapılan çok sayıda olumlu haber ve yorumla birlikte manşetlerden verilmişti. Aktarılan o meşhur anekdota göre Nixon Mao'ya 'devriminiz 1789 Fransız Devrimi kadar önemli ve etkiliydi' şeklinde özetleyebileceğimiz bir Çin Devrimi güzellemesi yapınca Mao 'it's too early to say - konuşmak için çok erken' cevabını vermişti. Bahse konu anekdot bu haliyle, 10 Haziran 2011'de Financial Times'ta yayınlanan ayrıntılı makalesinde Richard McGregor, Nixon ve ekibinin Çin ziyaretinde heyette olan ve en mahrem görüşmelerde çevirmenlik yapan ABD hariciyesi mütercim memurlarından Charles W. Freeman Jr.'ın tanıklığına yer verene kadar doğru kabul edilmişti. Freeman'a göre çevirmenliğini yaptığı görüşmede geçen o ifade 'too early to tell' şeklindeydi ve Nixon'ın Mao ile değil Çu Enlay ile yaptığı görüşmede dillendirilmişti. Nixon, tercümanın işaret ettiği o görüşmede Çin Devrimini 1789 Büyük Fransız Devrimi ile değil, 'başarılarınız son Fransız öğrenci ve işçi ayaklanmasına ilham kaynağı oldu' mealinde bir yorumda bulunarak Paris merkezli olarak Fransa'da patlayan, ardından da gezegenin tamamını etkileyen Mayıs 1968 isyanıyla irtibatlandırmıştı. Çu Enlay'ın 'konuşmak için henüz çok erken' manasındaki o ikonik cümleyi sarf etmesi işte bu diyalojik akışta gerçekleşmişti. ABD Dışişleri kurmaylarının gerçekleştirdiği, uluslararası kapitalist - emperyalist sistemin o tarihsel kesitte 'Özgür Dünyanın lideri ve jandarması' olarak konumlandırdığı Washington'ın kontrolündeki haber kartellerinin de maharetle yaydıkları bu manipülatif informasyon ile insanlığa dikte edilen (dayatılan) şuydu: Çin binlerce yıla sârî geçmişi olan çok büyük ve köklü bir medeniyet, haliyle başta onun onun yöneticileri olmak üzere her sahadaki kanaat önderleri de bilge kişilerdir. Bu da onların uzun vadeli düşünmelerini, tarihsel olay, olgu ve süreçleri rasyonel değerlendirmesini, sosyopolitik ve sosyokültürel kırılma anlarında yaptıkları soğukkanlı analizler temelinde doğru aksiyonlar almasını sağlıyor. Başkan Mao'nun 1949 - 1972 sürecinde yaşanan Çin Devrimini, üzerinden henüz onu nesnel olarak değerlendirilmesine yetecek zaman geçmediği için, 1789 Fransız Devrimi ile karşılaştırmaktan kaçınması bu uzun erimli, geniş ufuklu bilgece yaklaşımın bir tezahürüdür. 5,000 yıllık Çin medeniyeti ve kültürünün özetini, tözünü, cevherini bünyesinde toplayan Başkan Mao ve ÇKP kurmaylarıyla yapacağımız işbirliği sayesinde SSCB ve müttefiklerinin yayılmacı, müdahaleci ve çatışmacı tutumları dizginlenecek, avuçlarımızdan kayıp gitmekte olan Dünya barışı adına daha olumlu konuşabilir hale geleceğiz. ABD merkezli NATO ittifakı ve bağlaşıklarının Şubat 1972'ye değin şeytanlaştırdıkları ÇHC'ne Masa Tenisi Diplomasisi ile birlikte aziz muamelesi yapmaya başlaması, altını çizdiğim nedenler yüzünden, samimiyetten yoksundu; SSCB'nin küresel etkisini kırmaya yönelik enstrümantalist bir yaklaşımdı. 'Küresel Şerif'in reel sosyalizmin kompartımanları arasına Çin Seddi kurmayı amaçlayan bu Grand Strategy'si işe yaramış, ÇHC Atlantik İttifakı'na yaklaşırken, SSCB ile arası gün geçtikçe daha da açılmıştı. Ol kıssadan hisse (ve meselenin ehemmiyetine binaen tekraren): Tarihsel bir olay hakkında nesnel bir yorum yapabilmek için üzerinden (paylaştığım manipülatif anekdotta iddia edildiği üzere) asırlar geçmesine gerek yok anlayacağınız, böylesi hakikatle mutabık bir analiz için 20 - 25 yıl geçmesi kâfidir. Öte yandan bu durum geleceğe dair kestirimlerde bulunurken geçmişi 20 - 25 yıldan daha az olan tarihsel olaylardan ders çıkarmayacağımız anlamına da gelmemektedir hiç kuşkusuz.
(17) 'Boşların boşu, her şey boş!' anlamındaki Latince deyişin kökeni Eski Ahit’teki Vaiz
(Ecclesiastes) kitabıdır. Batı medeniyetinin Barok çağının (bilhassa da Hollanda Baroğunun) önemli metafizik
temalarından olan bu ifade resim sahasında vanitas denen türün kaynağı
olmuştur. Kuru kafa, çürümüş meyveler, sönmüş mum, kum saati, hayvan leşleri, yıpranmış
kitaplar, eprimiş kumaşlar gibi çok sayıda fanilik imgesi bu türe ait
tabloların değişmez menüsünü, demirbaş unsurlarını oluşturur.
Üslup
En başta zorunlu olan yaşamdır: üslup yaşamalıdır. Üslup, her seferinde, senin kendinle ilgili bildirimde bulunmak istediğin çok belirgin bir kişi bakımından, sana, uygun olmalıdır.
Yazmaya kalkışmadan önce, şunu tam olarak bilmelidir: 'Bunu söylüyor olsaydım, şöyle konuşurdum.' Yazmak yalnızca bir benzetileme olmalıdır.
'Tâife-i şuarâ' isim tamlamasını kullandığım noktada giriştiğim stilim hakkındaki bu açımlama gayretini, bahse konu tamlama üzerinden ilerleyerek (manaya / semantiğe dair bir gerekçe vasıtasıyla da) olgunlaştıracağım şimdi. Tâife-i şuarâ yerine şairler tayfası ya da ozanlar diyebilirdim, nitekim anlatının ilerleyen bölümlerinde dedim de. Fikir, duygu durumu, insanlık hali, dünya vaziyeti gibi VAROLUŞ KÜRESİ’nin olay – olgu – süreç kategorisindeki her çeşit antitesini kuşatarak her veçhesiyle tasvir eden kavramların eş anlamlılarını veya farklı dillerdeki izdüşümlerini ve dahi onların güncel, eski ve hatta en eski / arkaik versiyonlarını aynı metinde, bir metni aynı bölümünde ve bazı hallerde de aynı cümlede birlikte kullanırım ve bunu da taammüden yaparım, taksirle değil. Bu tasarrufumdan muradım muhterem kārîm (itimat ediniz lütfen hakir müellifinize) kafa karışıklığım veya üslûbuma özen göstermemem ya da entelektüel teşhircilik veyahut da münevver istimnâsı yapma arzum değildir. Gönderme yaptığım amacım, an itibarıyla planetimizde yaşayan yaklaşık 8.3 milyar kadın ve erkek insan kardeşimizin parçası olduğu türümüz homo sapiens sapiens’in daha zeki olmasına katkı ver(ebil)mektir; Kozmos’da kuark derekesinde, ummanda katre mesâbesinde, deryada karınca sidiği kertesinde olabilse bile. Popüler bir bilgidir: zeki insanların bu niteliği beyinlerinin daha fazla nöron içerdiği için daha ağır olmasından değil, nöronları arasında daha fazla snaptik bağlantı kurulabildiğindendir. Denklem şu özetle: daha çok snaptik bağlantı = daha yüksek IQ (argodaki ‘ne ka ekmek, o ka köfte!’ tekerlemesinin nöroloji ve bilişsel bilimlerdeki mütekabili). Varoluşun bir tezahürüne (göstergebilim bağlamında gösterilene) işaret eden (referans veren, gönderme yapan) çok sayıdaki kavramdan (semiyolojik olay ufku içinden devam ediyorum: gösterenden) ne kadar fazlası kullanılırsa bildirimlerde (ifadelerde, mesajlarda) hem bunu dillendirenin hem de mesaja, bildirime muhatap olanların beynindeki snaptik bağlantılar o oranda artacaktır. Ne mana ifade ettiğini bunun ve ne denli ehemmiyetli olduğunu dillendirdim az önce. Budur üslûbumun bir diğer niçini. Aşağıdaki linkten erişeceğiniz kapsamlı metnin (9 numaralı dipnotu gibi) birçok bölümünde bu konu tafsîlâtlı olarak açımlanmaya gayret edilmiştir, meraklısına şâyan-ı tavsiyedir: https://ziyaversencan.blogspot.com/2025/01/cizgi-roman-bildiginiz-gibi-degil.html
[6] Ah cânâ,
ah güzel efendim, bazı şeyler ebediyete değin muhafaza etmeli esrarını, öyle
değil mi?
[9] Kuşun dişiliğine
yaptığım vurgu ‘insanmış, kuşmuş fark etmez, her türün dişisi çok konuşur,
gürültü kirliliğine yol açarak dikkat dağıtır, verim düşürür, süreç içinde
muhatabında işitme kaybına neden olur, ömür törpüler!’ gibi vulgar bir eril
söylem üretme amacıyla değil; ornitoloji disiplininin bahse konu canlının biyolojik
özelliklerine dair tespitleri anlatıya boyut kazandıracağı için yer buldu
burada kendisine.
[10] Referans
verdiğim her iki felsefe anlayışının savunucuları ‘Kipli Zaman’ denilen ve
geçmiş – şimdi – gelecek diyalektiğiyle şekillenen lineer akış temelli konvansiyonel
zaman anlayışı içinden konuşmaktadır. En önemli teorisyenlerinden biri John
McTaggart Ellis McTaggart olan, Albert Einstein ve Bertrand
Russell gibi önemli düşünce insanlarının da benimsedikleri ‘Zamansız
Zaman Teorisi’, ‘Kipsiz Zaman Teorisi’, ‘Zamanın B-Teorisi’ gibi isimlerle
adlandırılan kuram ise zamanın aktığını reddetmekte, geçmiş – şimdi –
gelecek dediğimiz kiplerin / mood’ların / hallerin aynı anda, yan yana, birlikte
var olduklarını savunmaktadır. Mercek altına aldığım bu mevzunun bir de ‘Endurantizm
versus Perdurantizm’ boyutu var. Metafizik, kuramsal fizik, kozmoloji, ontoloji,
mantık, soyut (uygulamasız) matematik gibi çeşitli disiplinleri ilgilendiren veçheleri
yüzünden oldukça karmaşık bir bahis olan bu dikotomi müstakil bir metni / müzakereyi
gerektirmektedir.
[11] Uzay-zaman sürekliliği bir sahne, varlıklar aktör, eyledikleri ve söyledikleri act ve replik ise şayet, sahnelenen piyesin (senaryonun, anlatının, hikâyenin) yazarı ve yönetmeni hakkında ne denilebilir? Bu soruya, Avusturya – Macaristan İmparatorluğu’nun (Rothschild hanedanının Avusturya kolundan sonra) en zengin ikinci ailesinin, Yahudilikten Katolikliğe geçerek bütünüyle asimile olan fertlerinden olan eksantrik bir dahi ve eşcinsel bir [Aralık 2025’de hayatını (müktesebatını) theoria ediyor ve retrospektif okuma temelli spekülatif bir medikal iddiada bulunduğumun farkında olarak diyorum ki:] asperger sendromlunun, patolojik bir ahlâki takıntı ile gönüllü olarak ölmeye (şehit olmaya?) koştuğu cephede, 1914 – 1918 döneminde, başının üzerinden mermiler, şarapneller ve kimyasal silah içeren bombalar vızır vızır uçuşurken yazmaya başladığı ve akabinde İtalya'da bir esir kampında geçirdiği 1918 - 1919 döneminde tamamladığı, ilk baskısı (önce hocası, dostu ve hâmîsi, ilerleyen yıllarda ise meslektaşı ve 'bir dargın - bir barışık oldukları sevgilisi' pozisyonundaki Bertrand Russell'ın yazmayı kabul ettiği önsöz sayesinde basmaya ikna olan yayımcısı tarafından) 1921’de Logisch-Philosophische Abhandlung (Mantıksal-Felsefi İnceleme) adıyla Almanca olarak yapılan, 1922'deki ilk İngilizce çevirisinin ismi ise yazarın doktora tezi hocalarından George Edward Moore’un, Baruch Spinoza’nın Tractatus Theologico-Politicus’una bir ihtiram duruşu olarak önerdiği Tractatus Logico-Philosophicus olan tüm zamanların en etkili felsefe ve mantık metinlerinden birinin 7. ve nihai bölümü (pasajı, cümlesi, argümanı, hipotezi, 'Sure’si?!) anlamlı bir cevap gibi duruyor sanki: ‘Wovon man nicht sprechen kann, darüber muss man schweigen – Hakkında konuşulamayacağa dair susmalı.’
[12] MrZ, ASB’nin hibrit
kuramlaştırma tutumuna ‘somut durumların somut tahlili’ bağlamında
pozisyonel ve durumsal yaklaşırken, GC bu anlatı tekniğini kategorik
olarak ve peşinen sağlıksız, hatta sakil bulan taraftaydı.
[13] Okunulan
satırlar bakımından omnipotence, omniscience ve omnipresence sayılabilecek
bu metnin müellifi de ASB’nin verili problematiğe dair söylemi hakkında
(şu cümleyi yazdığı an itibarı ile) isabetli bir kestirimde bulunabileceğinden doğrusu şüphe
duymakta. Bakalım nerelere uzanacak, yazanını ve okuyanını hangi menzile
taşıyacak bu anlatı…
[14] Senaryosunu
Yavuz Turgul’un yazdığı, yönetmenliğini Sinan Çetin’in yaptığı Çiçek
Abbas’ın (1982) en ikonik sahnelerinin birinde Şener Şen’in oynadığı
minibüs şoförü Şakir Serengil ile İlyas Salman’ın canlandırdığı karakter
olan Şakir'in sürücüsü olduğu minibüsün muavini Çiçek Abbas’ın kahvede gerçekleştirdikleri atışmada
dillendirdikleri diyalogun bir kısmıydı italikle aktardığım bölüm. Ezici çoğunluğunun yerli izleyici olduğunu düşündüğüm 12,000 kişinin oylarıyla IMDb notu (bana göre filmin hak ettiğinin epeyce üstünde bir değere işaret eden) 8.0/10
olan ve vizyona girmesinden bu yana geçen 43 yılda hakkında epeyce metin
okuduğum mezkûr filme karşı hep mesafeli durdum, onu göklere çıkaran sinema
yazarlarına daima şüpheyle yaklaştım. Toplumun periferisindeki karakterleri
şefkatli bir ironiyle ve olabildiğince gerçekçi bir gözle işlemeye çalışmak
gibi kıymetli bir noktadan yola çıktığını düşündüğüm yönetmen, çekim sürecinde
senaristinin sokağın vulger jargonunu kutsamasına teslim olmuş, bunun
neticesinde de banalliği ve dekadanslığı estetize ederek cazip kılmak gibi
affedilmez bir hataya düşmüş bana kalırsa. Toplumun dekadans olarak nitelenebilecek yanlarının edebiyat
eserleri, filmler, diziler ve reklâmlar vasıtasıyla estetize edilmesinin olumsuz sosyokültürel
ve sosyopolitik çıktılarını ele alan kapsamlı bir taslak yazmıştım yıllar önce.
Onu, üzerinde biraz daha çalışarak en kısa zamanda paylaşmayı plânlıyorum.
[15] Linkteki yazı, özellikle de onun 4 numaralı dipnotu 'diye düşünüyorum' bağlamındaki belirsiz ifadelerin ortaya çıkışının kök nedenine dair anlamlı bir referans 'olabilir diye düşünüyorum': https://ziyaversencan.blogspot.com/2011/08/bozuk-saat-bile-gunde-2-kez-dogru-zaman.html
(16) 'Geçmişi (tarihi) bilirseniz şayet, geleceği isabetli şekilde öngörenlerden ve hatta kuranlardan olursunuz' şeklinde özetlenebilecek önerme yabana atılmaması gereken bir hipotezdir, hakikatle mutabakat yüzdesi bakış açınıza, ideolojik bagajınıza, kültürel kabullerinize, sosyolojik normlarınıza ve politik duruşunuza göre değişkenlik göstermekle birlikte, rehber edindiğinizde size avantajlar sağlayabilecek bir iddia olmasındandır bu. Bu noktada 'tarihin konusu kıldığı geçmiş olayları doğru bir şekilde, yâni, soğukkanlı, tarafsız (nesnel) ve bilimsel bir bakış açısıyla nasıl değerlendirebiliriz?' sorusu oturmakta tartışmanın merkezine. Bahse konu olayların üzerinden 'makul bir süre'nin geçmesi gerektiği hususu, zikredilen nesnelliğin ön koşulu olsa gerektir. 'Makul süre nedir?' ekseninde yürütülen müzakerede akademya henüz bir konsensüs sağlayamamışsa da, bunun bir jenerasyonun ortaya çıkmasına yetecek 20 - 25 yıllık bir döneme tekabül ettiği ağır basan görüş olarak çıkmaktadır öne. Buna dair enteresan ve önemli olduğunu düşündüğüm bir tarihi anekdot paylaşacağım. Dönemin ABD Başkanı Nixon'ın 1972 Şubat'ında gerçekleştirdiği Çin ziyaretinin bir detayı ABD kurmayları ve onların yönlendirdiği Batılı uluslararası haber tekelleri tarafından çarpıtılarak gezegenin kamuoyuna mal edilmiş, bu durum bir şehir efsanesinin, modern bir mitin doğmasına ve bu mitin uluslararası ilişkiler literatürünün en popüler doğru sanılan yanlışlarından biri olarak onlarca yıl boyunca speküle edilmesine, tedavülde kalmasına yol açmıştı. Olayın içeriği ana hatlarıyla ve kuş bakışı görüldüğü kadarıyla şöyleydi: Altmışların sonu ile yetmişlerin başındaki uluslararası güç dengesine, jeopolitik konjonktüre ve bunların domine ettiği NATO versus Sosyalist Sistem dikotomisinde şekillenen ittifaklar politikasına dair güncel bir okuma yapan ABD hariciyesinin ve akademyasının başını Henry Kissenger'ın çektiği realist kanadı, (Washington'ın, yaşadığımız aktüel uğrakta hayata geçirmeye çalıştığı 'Rusya'yı yanına çek, Çin'i yalnızlaştırarak kuşat!' stratejisinin kostümlü provası sayılabilecek bir politikayı) Sosyalist Sistemin iki başat unsuru olan SSCB ve ÇHC'i arasındaki çelişkileri derinleştirip 'Çin'i yanına al, Sovyetler Birliği'ni izole ederek kuşat!' plânını yürürlüğe sokmuştu. Uluslararası literatüre Pin pong Diplomacy - Masa Tenisi Diplomasisi olarak geçen bu plânın tarihsel evrelerini detaylandırmayacak, konumuzu ilgilendiren bahsettiğim o anekdot üzerinden ilerleyeceğim. Nixon söz konusu ziyaretinde Başkan Mao ve Başbakan Çu Enlay ile görüşmüş, bunlar Dünya basınının bir numaralı gündemi olmuş ve detayları, o güne değin Batının ötekileştirdiği, kötülediği hatta demonize ettiği Çin'e dair yapılan çok sayıda olumlu haber ve yorumla birlikte manşetlerden verilmişti. Aktarılan o meşhur anekdota göre Nixon Mao'ya 'devriminiz 1789 Fransız Devrimi kadar önemli ve etkiliydi' şeklinde özetleyebileceğimiz bir Çin Devrimi güzellemesi yapınca Mao 'it's too early to say - konuşmak için çok erken' cevabını vermişti. Bahse konu anekdot bu haliyle, 10 Haziran 2011'de Financial Times'ta yayınlanan ayrıntılı makalesinde Richard McGregor, Nixon ve ekibinin Çin ziyaretinde heyette olan ve en mahrem görüşmelerde çevirmenlik yapan ABD hariciyesi mütercim memurlarından Charles W. Freeman Jr.'ın tanıklığına yer verene kadar doğru kabul edilmişti. Freeman'a göre çevirmenliğini yaptığı görüşmede geçen o ifade 'too early to tell' şeklindeydi ve Nixon'ın Mao ile değil Çu Enlay ile yaptığı görüşmede dillendirilmişti. Nixon, tercümanın işaret ettiği o görüşmede Çin Devrimini 1789 Büyük Fransız Devrimi ile değil, 'başarılarınız son Fransız öğrenci ve işçi ayaklanmasına ilham kaynağı oldu' mealinde bir yorumda bulunarak Paris merkezli olarak Fransa'da patlayan, ardından da gezegenin tamamını etkileyen Mayıs 1968 isyanıyla irtibatlandırmıştı. Çu Enlay'ın 'konuşmak için henüz çok erken' manasındaki o ikonik cümleyi sarf etmesi işte bu diyalojik akışta gerçekleşmişti. ABD Dışişleri kurmaylarının gerçekleştirdiği, uluslararası kapitalist - emperyalist sistemin o tarihsel kesitte 'Özgür Dünyanın lideri ve jandarması' olarak konumlandırdığı Washington'ın kontrolündeki haber kartellerinin de maharetle yaydıkları bu manipülatif informasyon ile insanlığa dikte edilen (dayatılan) şuydu: Çin binlerce yıla sârî geçmişi olan çok büyük ve köklü bir medeniyet, haliyle başta onun onun yöneticileri olmak üzere her sahadaki kanaat önderleri de bilge kişilerdir. Bu da onların uzun vadeli düşünmelerini, tarihsel olay, olgu ve süreçleri rasyonel değerlendirmesini, sosyopolitik ve sosyokültürel kırılma anlarında yaptıkları soğukkanlı analizler temelinde doğru aksiyonlar almasını sağlıyor. Başkan Mao'nun 1949 - 1972 sürecinde yaşanan Çin Devrimini, üzerinden henüz onu nesnel olarak değerlendirilmesine yetecek zaman geçmediği için, 1789 Fransız Devrimi ile karşılaştırmaktan kaçınması bu uzun erimli, geniş ufuklu bilgece yaklaşımın bir tezahürüdür. 5,000 yıllık Çin medeniyeti ve kültürünün özetini, tözünü, cevherini bünyesinde toplayan Başkan Mao ve ÇKP kurmaylarıyla yapacağımız işbirliği sayesinde SSCB ve müttefiklerinin yayılmacı, müdahaleci ve çatışmacı tutumları dizginlenecek, avuçlarımızdan kayıp gitmekte olan Dünya barışı adına daha olumlu konuşabilir hale geleceğiz. ABD merkezli NATO ittifakı ve bağlaşıklarının Şubat 1972'ye değin şeytanlaştırdıkları ÇHC'ne Masa Tenisi Diplomasisi ile birlikte aziz muamelesi yapmaya başlaması, altını çizdiğim nedenler yüzünden, samimiyetten yoksundu; SSCB'nin küresel etkisini kırmaya yönelik enstrümantalist bir yaklaşımdı. 'Küresel Şerif'in reel sosyalizmin kompartımanları arasına Çin Seddi kurmayı amaçlayan bu Grand Strategy'si işe yaramış, ÇHC Atlantik İttifakı'na yaklaşırken, SSCB ile arası gün geçtikçe daha da açılmıştı. Ol kıssadan hisse (ve meselenin ehemmiyetine binaen tekraren): Tarihsel bir olay hakkında nesnel bir yorum yapabilmek için üzerinden (paylaştığım manipülatif anekdotta iddia edildiği üzere) asırlar geçmesine gerek yok anlayacağınız, böylesi hakikatle mutabık bir analiz için 20 - 25 yıl geçmesi kâfidir. Öte yandan bu durum geleceğe dair kestirimlerde bulunurken geçmişi 20 - 25 yıldan daha az olan tarihsel olaylardan ders çıkarmayacağımız anlamına da gelmemektedir hiç kuşkusuz.
(17) 'Boşların boşu, her şey boş!' anlamındaki Latince deyişin kökeni Eski Ahit’teki Vaiz (Ecclesiastes) kitabıdır. Batı medeniyetinin Barok çağının (bilhassa da Hollanda Baroğunun) önemli metafizik temalarından olan bu ifade resim sahasında vanitas denen türün kaynağı olmuştur. Kuru kafa, çürümüş meyveler, sönmüş mum, kum saati, hayvan leşleri, yıpranmış kitaplar, eprimiş kumaşlar gibi çok sayıda fanilik imgesi bu türe ait tabloların değişmez menüsünü, demirbaş unsurlarını oluşturur.
[18] ‘Doğru
mu sence bu cümlenin mimarisi? Sentaksı zorlamamış mı semantiğini?’ diye
sorar dikkatini kuşanan okur, ''doğru' mesajın anlamını flu kılıyor gibi, ‘muğlak’
olurdu sanki daha doğru…’ yanıtı gelir yazardan ve terk eder bağlamı
‘canın cehenneme o vakit!’ diye söylenen okur. O zamandan beri
kurcalamaktadır zihnini yazarın ''bu an’ mı okurun beni cehenneme yolculadığı ‘o vakit’?!’
[19] ‘Bu anlatı’ ifadesiyle kastedilenin ‘5*
bütün anlaşmazlıkların nedenidir yanlış kullanımı dilin’ bölümü mü, yoksa parçası olduğu metnin tamamı mı olduğu
dikkatli ve oyunbaz okurun hemen cevaplayabileceği evsafta bir bilmece olsa
gerektir.
[20] 5
numaralı dipnotta ‘Tâife-i şuarâ yerine şairler tayfası ya da ozanlar diyebilirdim, nitekim anlatının ilerleyen bölümlerinde dedim de.' cümlesini kullanmıştım. Bahse konu dipnotta atıf yaptığım dillendirmeyi ‘...doğuştan ozan yapar' ifadesini kullanarak realize ettiğim yerden geldik bu dipnota.
[21]
SPOİLER UYARISI: MIB 1 filmini izlemek isteyip de henüz bunu
gerçekleştirememiş olanlar bu notun devamını okumasın, verdiğim linke de
tıklamasın. Barry Sonnenfeld’in yönettiği, Steven Spielberg’in yönetici-yapımcı
pozisyonunu işgal ettiği, Spielberg’in şirketi Amblin Entertainment’ın da önemli
roller üstlendiği; Tommy Lee Jones, Will Smith ve Linda Fiorentino’nun
protagonist karakterleri canlandırdığı Siyah Giyen Adamlar / Man in
Black (MIB, 1997) filminin antolojilik (ve hatta efsanevi denilebilecek,
tam da Spielberg’e yakışan kıvamda ve kafada) bir finali vardır. 90 saniyelik
bu unutulmaz sahnede şunları görür izleyici: Ajan J (Will Smith) filmde MIB
teşkilatının merkezi olarak gösterilen Manhattan / New York'taki Brooklyn-Battery
Tüneli havalandırma binasını karşısındaki gazete otomatında gazetelerin birinci
sayfalarına göz gezdirmektedir. Ajanımızın odaklandığı haber, bütün gazetelerde
değişik yorumlar ve farklı başlıklarla kendisine yer bulan ve MIB’deki eski
ortağı Ajan K’in (Tommy Lee Jones) 35 yıl sonra eve dönüşüyle ilgili olarak
yapılan manipülatif ’haberler’dir. Bunları gülümseyerek okuyan Ajan J, yeni
ortağı Ajan L’nin (Linda Fiorontino) seslenmesi üzerine, bütün gazetelerden
birer tane alarak yeni ekürisinin copilot koltuğuna oturduğu araca biner. MIB
ajanları için özel olarak tasarlanan otomobilin harekete geçmesiyle birlikte
kamera dolly-out hareketine başlayarak zoom out denilen tekniği
uygular: zemin hizasında gördüğümüz MIB merkezini hemen ardından üstten
görürüz, derken kamera Manhattan, NY, Kuzey Amerika, Dünya, Güneş Sistemi,
Samanyolu Galaksisi ve Galaksiler kümesini gösterecek şekilde geriye kaçar. Akabinde,
bütün o galaksileri (evrenleri), dünya dışı çok garip bir canlının oynadığı
bilyelerden birinin içine yerleşmiş olarak gösterir kamera izleyiciye. Söz
konusu ET zemindeki her biri galaksiler (evrenler) içeren bilyeleri toplar ve
onları kese şeklini alan ‘eli’nin içine atarak oyun alanını terk eder ve PERDE!
Bilim kurguya, fantastik kurguya ve popüler bilime meraklı izleyici filme dair
künye bilgileri perdede aşağıdan yukarıya akmaya başladığında ‘her biri
evrenler içeren çok sayıda bilyeyle oynayan akıl almaz boyutlardaki bir
varlığın da parçası olduğu sayısız ekosistem, sayısız galaksi ve sayısız evren
olabilir gerçekten de’ diye düşünmeye başlamıştır bile. Bu sahne çoklu
evrenlere ve evren içinde evren metaforunu kullanan temalara kurmaca
yerleminden yaklaşan örneklerin hem en popülerlerinden ve hem de en başarılılarından
biridir. Söz konusu finali için bknz. 
Unutmadan ekleyeyim, okunulan metnin zoom in ve zoom
out teknikleriyle kurgulanan bölümleri, MIB 1 filminin yukarıdaki finalinden
mülhemdir.
[22] ‘…ve sinefiller işte o an fark ediyor ki varoluşun
simülasyonu değildir, simülasyonun varoluşudur sinema!’ cümlesi
şöyle de okunabilir: ‘…ve edebiyatseverler işte o an fark ediyor ki
varoluşun simülasyonu değildir, simülasyonun varoluşudur edebiyat!’
bir ek: homo sapiens sapiens - homo sapiens farkına dair...
ikinci ek: altamira, lascaux ve chauvet mağaralarında ve engin steplerdeki kayalarda gördüklerimiz sanat değil, sıradan gündelik yaşam...
bir ek daha: kambrien patlaması sadece biyolojik çeşitlilikte değil, aynı zamanda edebi, plastik, estetik çeşitlilikte de gerçekleşebilir....
[18] ‘Doğru
mu sence bu cümlenin mimarisi? Sentaksı zorlamamış mı semantiğini?’ diye
sorar dikkatini kuşanan okur, ''doğru' mesajın anlamını flu kılıyor gibi, ‘muğlak’
olurdu sanki daha doğru…’ yanıtı gelir yazardan ve terk eder bağlamı
‘canın cehenneme o vakit!’ diye söylenen okur. O zamandan beri
kurcalamaktadır zihnini yazarın ''bu an’ mı okurun beni cehenneme yolculadığı ‘o vakit’?!’
[19] ‘Bu anlatı’ ifadesiyle kastedilenin ‘5*
bütün anlaşmazlıkların nedenidir yanlış kullanımı dilin’ bölümü mü, yoksa parçası olduğu metnin tamamı mı olduğu
dikkatli ve oyunbaz okurun hemen cevaplayabileceği evsafta bir bilmece olsa
gerektir.
[20] 5
numaralı dipnotta ‘Tâife-i şuarâ yerine şairler tayfası ya da ozanlar diyebilirdim, nitekim anlatının ilerleyen bölümlerinde dedim de.' cümlesini kullanmıştım. Bahse konu dipnotta atıf yaptığım dillendirmeyi ‘...doğuştan ozan yapar' ifadesini kullanarak realize ettiğim yerden geldik bu dipnota.
[21]
SPOİLER UYARISI: MIB 1 filmini izlemek isteyip de henüz bunu
gerçekleştirememiş olanlar bu notun devamını okumasın, verdiğim linke de
tıklamasın. Barry Sonnenfeld’in yönettiği, Steven Spielberg’in yönetici-yapımcı
pozisyonunu işgal ettiği, Spielberg’in şirketi Amblin Entertainment’ın da önemli
roller üstlendiği; Tommy Lee Jones, Will Smith ve Linda Fiorentino’nun
protagonist karakterleri canlandırdığı Siyah Giyen Adamlar / Man in
Black (MIB, 1997) filminin antolojilik (ve hatta efsanevi denilebilecek,
tam da Spielberg’e yakışan kıvamda ve kafada) bir finali vardır. 90 saniyelik
bu unutulmaz sahnede şunları görür izleyici: Ajan J (Will Smith) filmde MIB
teşkilatının merkezi olarak gösterilen Manhattan / New York'taki Brooklyn-Battery
Tüneli havalandırma binasını karşısındaki gazete otomatında gazetelerin birinci
sayfalarına göz gezdirmektedir. Ajanımızın odaklandığı haber, bütün gazetelerde
değişik yorumlar ve farklı başlıklarla kendisine yer bulan ve MIB’deki eski
ortağı Ajan K’in (Tommy Lee Jones) 35 yıl sonra eve dönüşüyle ilgili olarak
yapılan manipülatif ’haberler’dir. Bunları gülümseyerek okuyan Ajan J, yeni
ortağı Ajan L’nin (Linda Fiorontino) seslenmesi üzerine, bütün gazetelerden
birer tane alarak yeni ekürisinin copilot koltuğuna oturduğu araca biner. MIB
ajanları için özel olarak tasarlanan otomobilin harekete geçmesiyle birlikte
kamera dolly-out hareketine başlayarak zoom out denilen tekniği
uygular: zemin hizasında gördüğümüz MIB merkezini hemen ardından üstten
görürüz, derken kamera Manhattan, NY, Kuzey Amerika, Dünya, Güneş Sistemi,
Samanyolu Galaksisi ve Galaksiler kümesini gösterecek şekilde geriye kaçar. Akabinde,
bütün o galaksileri (evrenleri), dünya dışı çok garip bir canlının oynadığı
bilyelerden birinin içine yerleşmiş olarak gösterir kamera izleyiciye. Söz
konusu ET zemindeki her biri galaksiler (evrenler) içeren bilyeleri toplar ve
onları kese şeklini alan ‘eli’nin içine atarak oyun alanını terk eder ve PERDE!
Bilim kurguya, fantastik kurguya ve popüler bilime meraklı izleyici filme dair
künye bilgileri perdede aşağıdan yukarıya akmaya başladığında ‘her biri
evrenler içeren çok sayıda bilyeyle oynayan akıl almaz boyutlardaki bir
varlığın da parçası olduğu sayısız ekosistem, sayısız galaksi ve sayısız evren
olabilir gerçekten de’ diye düşünmeye başlamıştır bile. Bu sahne çoklu
evrenlere ve evren içinde evren metaforunu kullanan temalara kurmaca
yerleminden yaklaşan örneklerin hem en popülerlerinden ve hem de en başarılılarından
biridir. Söz konusu finali için bknz.
Unutmadan ekleyeyim, okunulan metnin zoom in ve zoom
out teknikleriyle kurgulanan bölümleri, MIB 1 filminin yukarıdaki finalinden
mülhemdir.
[22] ‘…ve sinefiller işte o an fark ediyor ki varoluşun
simülasyonu değildir, simülasyonun varoluşudur sinema!’ cümlesi
şöyle de okunabilir: ‘…ve edebiyatseverler işte o an fark ediyor ki
varoluşun simülasyonu değildir, simülasyonun varoluşudur edebiyat!’
bir ek: homo sapiens sapiens - homo sapiens farkına dair...
ikinci ek: altamira, lascaux ve chauvet mağaralarında ve engin steplerdeki kayalarda gördüklerimiz sanat değil, sıradan gündelik yaşam...
bir ek daha: kambrien patlaması sadece biyolojik çeşitlilikte değil, aynı zamanda edebi, plastik, estetik çeşitlilikte de gerçekleşebilir....
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder