11 Eylül 2001 günü Los Angeles'da yaşadıklarım

11 eylül 2001 ile ilgili görsel sonucu

11 Eylül 2001, 06.30, Los Angeles, Venice Boulevard
Hafta içi her gün olduğu gibi, çalar saatim 06.30’da uyandırdı beni.
TV’yi açtım, abc’de canlı yayında haber programı vardı. Amerikan tarzı açık mutfakta yulaf ezmemi hazırlarken, biran gözüm tv’ye takıldı. Sunucu çok heyecanlı bir sesle, bağırarak konuşuyor, ekranda görülen ve her yanından dumanlar tüten bir gökdelen hakkında yorum yapıyordu. Yulaf ezmesi kabını alıp tv karşısına oturdum. Olağanüstü bir şeyler oluyordu. Görüntü NY’daki Dünya Ticaret merkezine aitti ve alt yazı ‘America under atac!’ biçimindeydi. Kanallar arasında hızla zap yaptım. NBC, CBS, Fox ve California’nın yerel kanallarında hep aynı görüntüler vardı. İkiz Kulelere uçakla saldırı yapılmıştı. Sabah mahmurluğunu atmış, meselenin vahametini anlamıştım. Amerika ana yurdunda vurulmuştu. Bunun savaş nedeni olduğunu anlayacak kadar dünya meselelerini izlediğimden, saldırıyı takip edebilecek gelişmelerden ister istemez paniğe kapılmıştım. ‘Şayet, Rusya ya da Çin bu saldırıyı yapmışlarsa’ diye düşündüm, ‘bu ABD için nükleer bir savaş nedeni sayılacaktır’.
Evet, dünya nükleer bir küresel savaşa son 30 yıldır hiç bu denli yakın olmamıştı.
11 eylül 2001 ile ilgili görsel sonucu11 eylül 2001 ile ilgili görsel sonucu

Oturduğum apartmandan çıkarken endişe içinde eşime ve bahtıma söyleniyordum ‘hey Allahım, şu işe bak! Ayşin de Türkiye’ye dönecek tam zamanı buldu doğrusu, pes vallahi!’. UCLA’de okurken, bir yandan da üniversitenin kitap satış mağazasında çalışan eşim, bazı işlerini halletmek için İstanbul’a gideli 2 gün olmuştu. Zavallının zavallısı İngilizcemle böylesi kritik bir süreçte tek başıma kalakalmıştım Amerika denen ummanda.
08.30, Poly Languages İnstitute, Wilshire Boulevard
Şehir merkezine, Downtown’a yaklaştıkça, yollarda polisin, çok abartılı olmasa da güvenlik önlemleri aldığı görülüyordu. 2 otobüs kullanarak okuduğum dil okuluna, Poly Languages İnstitute’e vardığımda ‘bugün herhalde okulu tatil ederler’ diye düşünüyordum. Hayır, yanılmıştım. Hocalar, her zaman olduğu üzere, kapısında isimlerinin yazılı olduğu dersliklerde bizleri bekliyorlardı.
Poly Language İnstitute G. Kore menşeyli 1 eğitimcinin kurduğu ve daha çok da Asya, Ortadoğu ve  Türkiye’den öğrencilerin rağbet ettikleri bir dil okuluydu. Okul müdürü Jack, sınıfları tek tek gezip ‘her şey kontrol altında. Güvenlik güçleri işlerini yapıyor; biz de işimizi yapacağız, yani eğitime devam edeceğiz’ mealinde çok kısa açıklamalar yaptı.
Teneffüste gruplaşan öğrenciler günün olayını tartışıyorlardı. Amerikalılar ve Asyalılar sakinken, başta ben olmak üzere aşırı heyecanlı Türkler yorumun da belini kırıyor, dakika başı gün ışığı görmemiş komplo teorileri üretiyorduk.
En favori söylenti de, kaçırılan bir başka uçağın LA’e yaklaştığı ve Holywood’a çarpmak üzere tepemizde dolaştığı merkezindeydi. Fırsat buldukça gökyüzüne bakmak ve olası bir ‘kamikaze’ uçağını göremeyince de rahatlamak hepimizde istemsiz bir davranışa dönüşmüştü.
14.30, Venice Boulevard
Eve döner dönmez başta eşiminki olmak üzere, Türkiye’den neredeyse bildiğim bütün sabit numaraları aramama karşın hiçbirisini düşürmeyi başaramamıştım. Cepten yaptığım aramalarda da sonuç aynıydı. ABD’nin dünyanın geri kalanıyla ilişkisi tamamıyla kopmuştu. Mutfakta öğle yemeğimi hazırlarken kanallar arasında dolaşıyordum. Olayın bilançosu yavaş yavaş belli oluyordu. 2 uçak İkiz Kulelere çarparak onları çökertmişti. Üçüncü bir uçağın da Pentagon’a çarptığı haberleri alt yazı olarak  geçiyordu. Bu arada, ABD hava sahasının 2. bir duyuruya kadar kapatıldığı kamuoyuyla paylaşıldı. Yaşananların vahameti an geçtikçe katmerleniyor, Bush yönetimi saldırıya çok ağır cevap vereceğinin ipuçlarını veriyordu.
11 Eylül, akşam, Venice Boulevard
Başta eşim ve annem olmak üzere, Türkiye’deki yakınlarımla nihayet görüşebilmiştim. Üst üste yaptığım çok sayıda telefon görüşmesinden sonra, saldırıların en az ABD kadar Türkiye’de de bir şok dalgası yarattığını ortaya çıkıyordu. İnternette yaptığım sörf, bu kanaatimi fazlasıyla destekleyecek bir veri bombardımanına tutmuştu beni. Eşim de, hava sahası açılır açılmaz döneceğine vurgu yaparak beni rahatlatmaya çalışmıştı. Onun verdiği bu teminat, vesveseli bir tabiata sahip olmam yüzünden, içimi zerrece rahatlatmamıştı. Bir gözüm sabahın ilk saatlerine kadar tv kanallarında yaptığım sörfte olmak üzere, ödevlerimi isteksizce yaparken, saldırıların İslâmi extremistlere yıkıldığının giderek netlik kazanmakta olduğunu görüyordum. 11 Eylül, insanlığın o trajik günü, İslâm ile terörün tarihte en çok birlikte anıldığı karabasan benzeri bir heyula gibi geçivermişti medeniyetimizin ufuklarından.
12 Eylül, 04.48, Venice Boulevard
 Türkiye tam bir nükleer savaşın ortasındaydı. Çin ve Rusya’nın attığı kıtalararası balistik füzelerle ABD, İngiltere ve Fransızların gönderdiklerinin bazıları ülkemizin semalarını kullanıyorlardı. Bunlar, kâh birbirlerini sıyırıyor ve kilitlendikleri hedeflerine doğru yaptıkları yolculuklarına devam ediyorlar ve kâh atmosferin kilometrelerce yukarısında yek diğerine çarparak, cehennemi alev topları oluşturuyorlardı. Çok değil, 12 saat içinde ABD, Avrupa, Rusya ve Çin nükleer felâketlerini yaşamaya başlamış, toplamda 1 milyara yakın insan hayatını kaybetmişti. Milyarlarcası da ciddi manada yaralanmıştı. Türkiye de, bu nükleer felâketten fazlasıyla nasibini almıştı. Başta İstanbul olmak üzere, birçok büyük kentimiz vurulmuş, milyonlarca insanımız ölmüş ya da yaralanmıştı.
Başta çocuklarım olmak üzere, sevdiklerime ulaşmak için Los Angeles’ten İstanbul’a doğru yaptığım umarsız yolculuk sırasında; nükleer patlamayla yanmış, kavrulmuş kanlı etleri ve derileri gövdelerinden sarkan, ‘su, suuu, nolur su, Allah rızası için bir yudum su!’ diye inleyen çok sayıda yaralıdan başka bir şey göremiyordum yollarda. ‘İşte, bu da onlardan, bu da Müslüman, bu da terörist, yakalayın, vurun, öldürün!’ diye arkama takılan ve beni öldürmeye kalkan Amerikalıların varlığı, bu katastrofik, bu cehennemi, bu Dantevari manzarayı tamamlayan bir diğer dramatik unsurdu. İşte tam o sırada, büyük bir tıslama duyuldu. Gökyüzünde, Pasifik Okyanusu tarafından beliren bir füze bana ve beni linç etmeye çalışan fanatik Amerikalılara doğru süratle yaklaşmaktaydı. Hepimiz, büyülenmişçesine ve adeta nefeslerimizi tutarak tepemizdeki bu nesneye kilitlenmiştik.
Füze yaklaştı, yaklaştı, yaklaştı…ve nihayet tam üstümüzde patlayıverdi. Binlerce güneş parlaklığında bir aydınlık ufkumuzu, bizi, dünyamızı yırtıvermişti. Beni kovalayan tepeden tırnağa silahlı Amerikalılarla birlikte atomlarımıza, hatta atom altı unsurlarımıza kadar parçalanıvermiştik.
Ümit, çare, yarın, sevgi, sohbet…hepsi bitmişti işte. İnsanlık kendini, dünyayı ve medeniyeti birkaç saatte bitirivermişti.
Tam bu sırada, ‘hayııır, olamaz, çocuklar, çocuklarım, nerdesiniz, nerdesiniiiz?!’ diye bağırarak ter içinde doğruluverdim yatağımda. Yaşadıklarım, kâbus görmeme neden olmuştu. Lavaboya gidip yüzümü yıkadım. Yatağıma döndüğümde saat sabahın 04.48’iydi.
12 Eylül – 20 Eylül, Los Angeles
11 Eylül saldırılarının etkisi Amerikan toplumunun her kesiminde derin bir biçimde kendisini hissettiriyordu. Kıtanın Doğu Sahilinde ve ama özellikle de MidWest denen tutucu OrtaBatı’da genelde yabancı ve özelde de Müslüman düşmanlığı giderek tırmanıyordu. Ülke çapında her gün yüzlerce yabancı tacize uğruyordu. Bunların en dramatiği de, hiç şüphesiz bir Sih’in, başına bağladığı geleneksel Sih sanığı yüzünden Müslüman sanılarak Evanjelistlerce öldürülmesi olmuştu. Kuşku, ön yargı, korku, tedirginlik ülkenin her yanındaki insani ilişkileri belirleyen temel motifler haline gelmişti.
Los Angeles ABD’nin en medeni, en liberal kentlerinden birisiydi. Müslüman düşmanlığının en az hissedildiği yer belki de burasıydı. Ancak yine de, burada da hava oldukça ağırdı. Bu yüzden de, 11 Eylül’den sonraki birkaç günde, birçok Müslüman, özellikle de Araplar, mecbur kalmadıkça evden çıkmamayı tercih etmişti.
Poly Languages İnstitute’e kayıtlı birkaç Arap öğrenci de bu sırada okulu terk etmişti.
İşte bütün bu şartlar altında, 11 Eylül’le birlikte Los Angeles’te tek başıma ve çok kıt bir İngilizce ile geçirdiğim ilk 10 gün, kelimenin gerçek anlamıyla hayatımdan birkaç yıl götürmüştür desem, o sırada yaşadığım sıkıntıları, stresi, gerilimi abartmış sayılmam doğrusu.
21 Eylül 2001, Los Angeles
Eşim nihayet İstanbul’dan dönmüş, ben de rahat bir nefes almıştım. Ben rahat bir nefes almıştım ama, insanlığın, özellikle de İslâm Aleminin; ABD ve müttefiklerinin 11 Eylül’ün rövanşı niyetine yapacakları 'Holy Crusade' kıvamındaki operasyonlar yüzünden yaşayacakları o inanılmaz zulümler henüz başlamamıştı.

İkiz Kuleleri yıkan saldırı ve akabinde ABD'nin başını çektiği Koalisyon'un İslâm Coğrafyasında yürüttüğü 'Holy Crusade'in sonuçlarını yaşadığımız 10 yıl sonrasında soruyor insanlığın ortak vicdanı ve aklı: '11 Eylül saldırılarını gerçekten kim yaptı ve neden yaptı?

İnsanlık tarihinin en büyük muammasına ışık tutacak mahiyetteki bu soruların cevabını takip eden yazımda mercek altına almaya çalışacağım.
Gelecek yazı: 11 Eylül 2001 saldırıları gerçekten el Kaide tarafından mı yapıldı?

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder