GS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
GS etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

Rıdvan Dilmen Galatasaray için hatır şikesi yaptı mı?



1 - Şike davası Fenerbahçe camiasını Aziz Yıldırım etrafında kenetledi
















3 Temmuz 2011'de başlayan şike soruşturması süreci henüz kanuni olarak sonuçlanmadı. Öte yandan, gerek Fenerbahçe Spor Kulübü'ne ve gerekse de Başkanı Aziz Yıldırım'a yönelik olan iddiaların, kamuoyunun gündeminden büyük ölçüde düştüğü de yadsınamaz bir gerçektir. Kamuoyunun gündemine mezkûr tarihte oturuveren ve takip eden yaklaşık 3 yılda da, diğer hiçbir meselesinin tartışılmadığı kadar tartışılan futbolda şike antitesi, Fenerbahçe camiasının birbirine çok güçlü bir şekilde kilitlenmesi sayesinde, bahse konu kulübümüze sanılandan daha az zarar verdi. 

'Pazar Mezatı & Ziyaver Şencan, iftiharla Takdim Eder!'; ya da, 'Cumartesi, Beyoğlu'ndaki nadir kitap müzayedesine ve kitabiyat performansına katılmaya ne dersiniz?'





Her cumartesi, 15.00 - 20.00 saatleri arasında Beyoğlu, GS, Hazzopulo Pasajı, Danışman Geçidi, No 1 - B'deki Pazar Mezatı şirketinin salonunda geleneksel kitap, efemera ve obje müzayedesi yapılmaktadır.

Etkinliğin, artık oturmuş ve klasikleşmiş olan, formatı - programı şöyledir:

Galatasaray'ın 5 Mart 2012 gecesi deplasmanda 4 - 0 kazandığı Sıvasspor maçında şike mi var?

İşte gündeme düştüğü andan itibaren adeta bomba tesiri yapan ve Sıvasspor başkanı Mecnun Odyakmaz'a ait olan o 'manidar' fotoğraf

Futbolumuzdaki şike tartışmaları dinmek bilmediği gibi, Türkiye gündeminde işgal ettiği ağırlıklı yeri de korumaya devam ediyor.

Başta FB olmak üzere, ülkemizin bazı güzide kulüplerinin adının karıştırıldığı şike davası sürerken; 5 Mart 2012 Pazartesi gecesinin ilerleyen saatlerinde ajanslara düşen bir fotoğraf, yayınlandığı andan itibaren sosyal medyayı sarsmaya ve mezkûr şike davasına yeni bir boyut kazandırma istidadı taşıdığını haykırmaya başladı.

Söz konusu fotoğrafın; sahip olduğu manidar görsel imalar ve futbol kriminolojisine yaptığı örtük ve vahim göndermeler yüzünden, kamuoyuna mal olduğu andan itibaren, Türkiye gündeminde adeta bomba etkisi yapmış olmasında, doğrusu, çok da yadırganacak bir vaziyet teşhis etmeyenlerdenim. öte yandan, bu fotoğraftan sonra, şike davasının kapsam ve sınırlarının (hem de çok büyük ölçüde) genişlemesini beklemek, sanırım isabetli bir tahminde bulunmak sayılacaktır.

Aziz Yıldırım'ı asmayalım da besleyelim mi?




1.0 - Bu metne ilkin 'Aziz Yıldırım nasıl adım adım ‘Saint Yıldırım’ oldu, ya da, 'Tractatus Logico Kalkedon Saga' için bir girizgâh denemesi' başlığını koymuştum. Öte yandan, Yıldırım hakkında 3 Temmuz 2011'den beri yazılanlar ve konuşulanlar öylesine ağırdır ki, insan kendisini ister istemez 'acaba ne zaman 'Aziz Yıldırım'ı asmayalım da besleyelim mi?' sorusu da dillendirilecek diye düşünmekten alıkoyamıyor. İşte bu keyfiyet yüzünden değişti okuduğunuz satırların başlığı.




1.1– 54 yaşındayım ve 'yolum'un ne kadarını kat ettiğim hakkında haliyle zerrece fikrim yok. Lâkin, şu kadarından da  eminim ki, 48 yıldır GS’lıyım. İş bu metnin bakiyesinin, benim yaklaşık yarım asra iblağ olan mezkûr taraftarlığımın nokta-ı nazarından okunacağının ümidi içerisindeyim. 


1.2 – FB başkanı Aziz Yıldırım’ın merkezi figürü olduğu vakî davanın, sadece Türkiye’nin değil, dünya adli literatürünün de en enteresan fenomenlerinden birisi olmaya namzet olduğunu düşünenlerdenim.

Koyu bir GS'lı olarak rica ediyorum, Aziz Yıldırım'ı lütfen ziyarete gidiniz sayın Ünal Aysal



Sayın Ünal Aysal,
6 yaşımdan beri, yani 47 yıldır, sarı kırmızılı renklere ve ‘re re re, ra ra ra, GS GS cim bom bom!’ şiarına can-ı gönülden bağlı olan fanatik GS’lı bir futbolseverim.
Aşağıdaki satırlarımın bu bilginin ışığında okunmasını rica ediyorum.
Sayın Başkanım,
2 Kasım bildiğiniz gibi Aziz Yıldırım’ın doğum yıl dönümüdür.

Fanatik bir GS'lı haykırıyor: Ey büyük başkan Aziz Yıldırım, hakkını helâl et, hakkında gıybet yaptım, beni affet!

Şunu peşinen söylemeliyim ki, ben koyu bir GS'lıyım.
Bu anahtar niteliğindeki açıklamamdan sonra, lâfımın bakiyesini gönül rahatlığıyla dile getirebileceğime inanıyorum.
Herşeyden önce, şikeden tiksindiğimi ve bunu her kim yaparsa yapsın, şiddetle cezalandırılması gerektiğini dilendirerek devam ediyorum lâkırdıma.
Ve meselâ GS şike yapmışsa, 47 yıldır taraftarı olduğum takımımın da en ağır biçimde cezalandırılması gerekliliğini canı yürekten teslim etmekteyim.
Bu konuda çok samimiyim, çok netim, çok objektifim ve çok da müsterihim.
Anlayacağınız, temiz bir toplum, temiz bir ülke, temiz bir spor, temiz bir futbol isteyenlerin arasına ve hizasına yazılmasını isterim adımın.
Bu bakımdan da, aşağıdaki iddialarımın, yukarıda sıralamadığım argümanlarımın ışığında okunup değerlendirileceğini ümit etmekteyim.

TFF, UEFA'nın telkinleri ve 'şayet dediğimi yapmazsan milli takımların da dahil olmak üzere Türk takımlarına 8 yıla kadar hak mahrumiyeti cezası verebilirim' tehditleri üzerine, FB'yi Şampiyonlar Liginden men etti.
Bahse konu süreçte, Lig TV'nin de, bu merkezde bir karar çıkması için aktif katkı verdiği, gelişmeleri yakından izleyen bazı çevrelerce ileri sürülmektedir.
FB'nin yerine Şampiyonlar Ligine UEFA'nın açıklama ve talebi doğrultusunda, Trabzonspor gitti.
Öte yandan, inancım odur ki, TFF, FB'nin şampiyonluğunu elinden almadan onu Şampiyonlar Liginden men etmesi çifte standarttır.
Şayet TFF, FB'nin şike yaptığına dair kanaate sahipse onu neden küme düşürmüyor?
Yok, TFF bu merkezde bir kanaate sahip değilse, o zaman da neden UEFA'nın şantajına ve tehdidine boyun eğiyor.
Bu konuda birçok kişi gibi ben de,TFF'nin bu süreci hiç ama hiç iyi yönetemediğine inananlardanım.
Bütün bu olanlardan sonra, TFF'nin yaptığı hataların altında kalan, bana göre, sadece futbol endüstrisi değildir. TFF'nin şike soruşturması sürecini yönetememesinin, toplumsal barışı zedeleyecek kuvvetli etkilerinin olabileceğinden korkanlardanım.
Öte yandan, Aziz Yıldırım, bu olaylar patlayana değin kendisine çok da hayırhah yaklaştığım birisi değildi.
Onu despot, aşırı hırslı, mütehakkim, hedefine erişmek için her yolu deneyebilecek birisi olarak görür ve bu yüzden de 'benden uzak, şeytana yakın!' anlayışıyla değerlendirirdim yapıp ettiklerini.
Ancak, 3 Temmuz 2011'den beri yaşananlardan sonra bende çok kuvvetli bir kuşku peydah oluverdi.
Kendimi, operasyon adım adım ilerledikçe 'bütün bu olup bitenler temiz spor - temiz futbol endüstrisi yaratmak için değil, Aziz Yıldırım'ı etkisizleştirmek, giderek de yok etmek amacıyla yapılmaktadır' diyen cenahın dediklerine daha çok kulak verir halde bulmaya başladım.
TFF'nin UEFA'ya başka, iç kamuoyumuza başka tavır sergilediği bir dizi eyleminden sonra ise, yukarıdaki komplo teorisini dillendirenlerin dillendirdikleri eleştiri ve kuşkularla, bu olaya verdiğim tepki arasındaki mesafenin giderek daha fazla kapandığını gördüm.

TFF'nin aldığı son kararın bendeki izlerini böylece ifade ettikten sonra, bazı köşeli ve hatta provakatif iddialarımı paylaşmanın zamanının geldiğine inanıyorum.

Koyu, hatta kimi FB'li arkadaşlarıma göre de fanatik addedilebilecek bir gs'lı olarak diyorum ki:

Yapıp ettiklerini, iş görme tarzını tasvip etmediğimi belirttiğim Aziz yıldırım, Allah aşkına, hedefe erişmek için her yolu mübah gören yegâne iş adamı mıdır bu memlekette?!?

Dolayısıyla, Aziz Yıldırım'ı günah keçisi yapmaktan, ona şike sürecinin 'Veli Göçer'i muamelesi çekmekten vaz geçmeliyiz. Tek başına Veli Göçer'i 10 yıldan fazla cezaevinde alıkoyduk da ne oldu?!
Yaptığı kalitesiz binalar çok sayıda insana mezar olduğu için sadece ve yalnızca Veli Göçer'i 12 yıl cezaevinde tutmamızın; meslektaşlarının, bunu takiben yaptıkları bütün binlarda deprem şartnamesine uygun davranmalarını sağladığını savunabilecek bir makul insan var mıdır acaba?

Hepimiz biliyoruz ki, şark toplumlarına özgü bir yaklaşımla, sadece günah keçilerini cezalandırarak çözemiyoruz problemlerimizi ne yazık ki!

Günah keçisi kılınan bir Veli Göçer'in, ama sadece ve yalnızca onun, hapse atılması, bu memleketteki bütün binaların depreme dayanıklı olarak yapılmasını sağlayamayacağı gibi; kirli futbolumuzu da bir tek Aziz Yıldırım'ın üzerinde tepinerek ve onu hapiste çürüterek temizleyemeyeceğimiz gün gibi aşikârdır.

Öte taraftan, şu hassasiyetimi ve ruh halimi teslim etmeyi bir borç bilirim: FB'yi yenmeden alınabilecek bir şampiyonluğun benim için hiç bir kıymeti yoktur!

FB'yi, 1911'de, 11'e karşı 7 kişi oynamamıza karşın yendiğimiz gibi, yeniden 7 - 0 yendiğimiz bir ligde alınacak 11.lik, fb'siz bir ligde kazanacağımız bir şampiyonluktan daha değerlidir benim gözümde.
Bu lâkırdımla anlamlı, uyumlu ve organik bir bütün oluşturacağına inandığım ve 21 Temmuz 2011'de yazdığım yazımın bir kısmını buraya eklemenin doğru olacağına inanıyorum.
İşte, okumakta olduğunuz satırların tamamlayıcı parçası olan 21 Temmuz 2011 tarihli söz konusu su o yazımın giriş kısmı:

'BirGS'lı, üstelik de fanatik bir taraftar olarak 2 kelâm edeceğim ezeli rakibimizin, FB'nin yaşarken efsaneleşen karizmatik başkanı hakkında.
Önce şunu söyleyeyim: öyle böyle değil, tam 47 yıldır GS'lıyım.
Yani, anlayacağınız, dünkü takımdaş değilim.
Bu zaman zarfında takımım çok sportif başarıya imza attı, beni ve camiamızı çok ama pek çok sevindirdi.
Lâkin meselenin bir başka veçhesi, madalyonun bir başka yüzü daha var.
O da şudur:
Aziz Yıldırım'ın Türkiye sporu ve sporcuları için yaptıklarının, dillendirdiğim 47 yıl zarfında  görev yapan GS başkanlarının ve yönetimlerinin tamamının yaptığı icraatların, hizmetlerin toplamından daha önemli, daha faydalı, daha kalıcı, daha hayati olduğuna can-ı yürekten inanmaktayım.
Fikirlerime katılmayan dostlar, özellikle de iflah olmaz FB ve Aziz Yıldırım düşmanları, bu iddiamdan, dile getirdiğim bu argümandan dolayı n'olur kusura bakmasınlar.
Ancak dillendirdiğim mesele benim baktığım yerden böyle görülmekte, bu şekilde algılanmaktadır.
Peki, Aziz Başkan'ın yaptığı hatalar, yanlışlar yok mu?
Vardır tabii, olmaz olur mu!?
Ama, kimin hatası yok ki zaten?!
Hele de Aziz Yıldırım gibi çok icraatçi ve de çok iddialı birisi söz konusu olduğunda, yapılan bazı hatalar da bayağı göze batan cinsten olabiliyor doğrusu.
İşte ben, lâkırdımın burasında, bu toplumun bir vatandaşı olarak diyorum ki:
Sevapların günahlarından, doğruların yanlışlarından, artıların eksilerinden kat be kat fazladır Aziz Başkan.
Şimdi sen, kritik ve çok zorlu bir yolda ilerliyorsun. Yaşadığımız coğrafyada, parçası olduğumuz kültürde, bu gibi kritik dönemlerindeki kişinin, önce kendi nefsi, ardından da etrafındakilerle hesaplaşması adettendir.
İşte bu anlayış çerçevesinde diyorum ki sana Aziz Başkan; şayet geçmişse, hakkımı sana helâl ediyorum, helâl ediyorum, helâl ediyorum!
Sen de n'olur hakkında yaptığım gıybetten, yargısız infazdan ve ölçüsüz, mesnetsiz konuşmalarımdan dolayı sırtımda, boynumda, vicdanımda ve şuurumda binlerce mega tonluk bir haç gibi taşıdığım o beşeri hakkını helâl et bana ey büyük başkan!
Bu yazıyı FB'nin resmi sitesindeki Aziz Başkan'ın mektubunu okuyunca yazdım.
Yazmasam çektiği azaptan dolayı korkarım vicdanım infilak edecekti.
Anlayacağınız, okumakta olduğunuz satırları yazmamak benim için makul bir devam yolu olamazdı.
Şayet yukarıdaki satırları paylaşmasaydım; duramazdım yerimde, rahat olamazdım kendimle, nefes alamazdım gönlümce.
Vicdanım, izânım, insafım, ahlâkım, adabım, haddim, hududum el vermezdi buna.
Fanatik bir GS'lı olarak, Aziz Yıldırım'a olan borcumu bu yazıyı yazarak ödediğime inanıyorum.
Anlayacağınız, yazdım, hesaplaştım, hesaplaştım, öz eleştiri yaptım ve rahatladım.'

Beni, içiçe geçmiş bu iki yazıyı yazmaya adeta mecbur eden Aziz Yıldırım'ın söz konusu o mektubu için tıklayabileceğiniz link:

Vicdanlı ve insaflı bir insan evlâdı olmaya gayret eden fanatik bir GS'lının, FB'nin ve Aziz Yıldırm'ın başına gelenler karşısında dillendirmeyi zorunlu gördüğü fevâlâde şahsi duruşudur

Öncelikle şunu söylemeliyim:
Ben koyu bir GS'lıyım.
Bu anahtar niteliğindeki açıklamadan sonra, şunları da eklemek durumundayım: şikeden tiksiniyorum ve kim yaparsa yapsın cezalandırılsın düşüncesindeyim.
Şayet GS yapmışsa, 47 yıldır taraftarı olduğum takımım da en ağır biçimde cezalandırılmalıdır.
Bu konuda çok netim, çok objektifim, çok müsterihim.
Anlayacağınız, temiz bir toplum, temiz bir ülke, temiz bir spor, temiz bir futbol isteyenlerin arasına yazılmasını isterim adımın.
Aşağıdaki yazının yukarıda sıralamadığım argümanlarn ışığında okunup değerlendirilmesini tercih ederim.

TFF, UEFA'nın telkinleri ve 'şayet dediğimi yapmazsan milli takımların da dahil olmak üzere Türk takımlarına 8 yıla kadar hak mahrumiyeti cezası verebelirim' tehditleri üzerine, FB'yi Şampiyonlar Liginden men etti.
Bu süreçte Lig TV'nin de, bu merkezde bir karar çıkması için aktif katkı verdiği, gelişmeleri yakından izleyenlerce savunulmaktadır.
FB'nin yerine Şampiyonlar Ligine UEFA'nın açıklamasına göre, Trabzonspor gidecek.
TFF, FB'nin şampiyonluğunu elinden almadan onu Şampiyonlar Liginden men etmesi çifte standarttır.
Şayet TFF, FB'nin şike yaptığına dair kanaate sahipse onu neden küme düşürmüyor?
Yok, TFF bu merkezde bir kanaate sahip değilse, o zaman da neden UEFA'nın şantajına ve tehdidine boyun eğiyor.
TFF bu süreci hiç ama hiç iyi yönetemedi.
Bütün bu olanlardan sonra, TFF'nin yaptığı hataların altında kalan sadece futbol endüstrisi değildir. TFF'nin şike soruşturması sürecini yönetememesinin, toplumsal barışı zedeleyecek kuvvetli etkilerinin olabileceğinden korkanlardanım.
Aziz Yıldırım bu olaylar patlayana değin çok da hayırhah yaklaştığım birisi değildi.
Onu despot, aşırı hırslı, mütehakkim, hedefine erişmek için her yolu deneyebilecek birisi olarak görürür ve bu yüzden de benden uzak, şeytana yakın!' anlayışıyla değerlendiriridim yapıp ettiklerini.
Ancak, 3 Temmuz 2011'den beri yaşananlardan sonra bende çok kuvvetli bir kuşku peydah oluverdi.
Kendimi, operasyon adım adım ilerledikçe 'bütün bu olup bitenler temiz spor - temiz futbol endüstrisi yaratmak için değil, Aziz Yıldırım'ı etkisizleştirmek, giderek de yok etmek amacıyla yapılmaktadır' diyen cenahın dediklerine daha çok kulak vermeye başlar buldum.
TFF'nin UEFA'ya başka, iç kamuoyumuza başka tavır sergilediği dünkü eyleminden sonra ise, yukarıdaki komplo teorisini dillendirenlerin serdettikleri eleştiri ve kuşkularla, bu olaya verdiğim tepki arasındaki mesafenin giderek kapandığını gördüm.
Koyu, hatta kimi FB'li arkadaşlarıma göre de fanatik addedilebilecek bir gs'lı olarak diyorum ki:

FB'yi yenmeden alınabilecek bir şampiyonluğun benim için kıymeti yoktur!
FB'yi 7 - 0 yenmenin benim gözümdeki kıymeti şampiyonlukla eşdeğerdir!
FB, bu ligin şike yapan yegâne takımı değildir!
Hele de, Aziz yıldırım, hedefe erişmek için her yolu mübah gören yegâne iş adamı hiç değildir!

Bu lâkırdımla anlamlı, mütecanis bir bütün oluşturacağınainandığım ve 21 Temmuz 2011'de yazdığım bir metni de buraya ekliyorum muhterem dostlarım.
İşte yukarıdaki düşüncelerimin tamamlayıcısı parçası olan söz konusu o yazım:



bir gs'lı, üstelik de fanatik bir taraftar olarak 2 kelâm edeceğim ezeli rakibimizin, fb'nin yaşarken efsaneleşen karizmatik başkanı hakkında.
önce şunu söyleyeyim: öyle böyle değil, tam 47 yıldır gs'lıyım.
yani, anlayacağınız, dünkü takımdaş değilim.
bu zaman zarfında takımım çok başarılara imza attı, beni ve camiamızı çok ama pek çok sevindirdi.
lâkin meselenin bir başka veçhesi, madalyonun bir başka yüzü daha var.
o da şudur:
aziz yıldırım'ın türkiye sporu ve sporcuları için yaptıklarının, dillendirdiğim 47 yıl zarfında  görev yapan gs başkanlarının ve yönetimlerinin tamamının yaptığı icraatların, hizmetlerin toplamından daha önemli, daha faydalı, daha kalıcı, daha hayati olduğuna can-ı yürekten inanmaktayım.
fikirlerime katılmayan dostlar, özellikle de iflah olmaz fb ve aziz yıldırım düşmanları bu iddiamdan, dile getirdiğim bu argümandan dolayı n'olur kusura bakmasınlar.
ancak dillendirdiğim mesele benim baktığım yerden böyle görülmekte, bu şekilde algılanmaktadır.
peki, aziz başkan'ın yaptığı hatalar, yanlışlar yok mu?
vardır tabii.
kimin yok ki?!
işte ben lâkırdımın burasında, bu toplumun bir vatandaşı olarak diyorum ki:
sevapların günahlarından, doğruların yanlışlarından, artıların eksilerinden kat be kat fazladır aziz başkan.
şayet geçmişse, hakkımı sana helâl ediyorum, helâl ediyorum, helâl ediyorum!
sen de n'olur hakkında yaptığım gıybetten, yargısız infazdan ve ölçüsüz, mesnetsiz konuşmalarımdan dolayı sırtımda, boynumda, vicdanımda ve şuurumda binlerce mega tonluk bir haç gibi taşıdığım o beşeri hakkını helâl et bana ey büyük başkan!
bu yazıyı fb'nin resmi sitesindeki aziz başkan'ın mektubunu okuyunca yazdım.
yazmasam çektiği azaptan dolayı korkarım vicdanım infilak edecekti.
anlayacağınız okumakta olduğunuz satırları yazmasam duramazdım.
duramazdım, rahat olamazdım, nefes alamazdım.
zira ben vicdanlı birisiyim.
işte beni yukardaki satırları yazmaya icbar eden o mezkûr mektup:
Ben Aziz Yıldırım, Fenerbahçe Spor Kulübü Başkanı. 1952 yılında Diyarbakır Ergani’de doğdum. Bu ülkenin insanıyım. İnşaat mühendisiyim. Bugüne dek kendi ülkem ve milletim için çalıştım ve gözlerimi de vatanımda yumacağım.

Spor sevdalısı, ama daha da fazla Fenerbahçe sevdalısıyım. Betondan da, futboldan da anlamam ondandır. Ama voleyboldan da anlarım, yelkenden de anlarım, basketboldan da anlarım, masa tenisinden de anlarım, yüzmeden de anlarım, kürekten de anlarım, atletizmden de bokstan da anlarım.

2000’e yakın sporcu evladım vardır benim. Hepsi birbirinden değerlidir, çünkü onlar Fenerbahçe forması giyerler. Onlar Fenerbahçe formasını çıkarır milli formayı giyer; ülkemin insanlarının yurtdışında göğsünü kabartır, gözlerini yaşartır mutluluk gözyaşı döktürürler.

Ben evlatlarımın hepsini ismen tanırım, nereden geldiklerini, nasıl sporcular olduklarını bilirim. Ben hepsinin akıttıkları helal terin, kazandıkları her başarının kefiliyim, hamisiyim. Çünkü ben Fenerbahçe Spor Kulübü’nün Başkanıyım. 1990’dan bu yana kulübüme hizmet ettim. 1998’de "bir oy" farkla seçimi kazanıp başkan oldum. Herkesten de "bir farkım" oldu hep, çünkü ben Fenerbahçe’yi herkesten çok, canımdan, hayatımdan, kendimden çok sevdim.

Fenerbahçe’ye hayatımı adadım. Eşimi, çocuklarımı, işimi bıraktım gece demeden gündüz demeden Fenerbahçe’nin yolunda yürüdüm. Bu yolda hep doğru bildiklerimi yaptım. Kimsenin karşısında eğilmedim, bükülmedim. Çok eğilenler, çok sürünerek, yanımdan geçip gitmeye çalışanlar oldu ama zamanla hepsi ya ezildiler ya yok olup gittiler.

Sevenim de çok oldu sevmeyenim de. Beni kendilerine benzetemeyenler beni eğip bükemeyenler nefret etti benden. Kimsenin adamı olmadım,  sadece Fenerbahçe’nin Başkanı, Fenerbahçe’nin adamı oldum. Asırlık bir çınara liderlik ettiğimi, Ulu Önder Atatürk’ün kulübüne başkanlık yaptığımı hiç aklımdan çıkarmadım. Onun gösterdiği yolda sporu sevdim, öğrettim, uyguladım. Hiç yanlış yola sapmadım, sapmak isteyene beni yanlış yola çekmek isteyene de hiç müsade etmedim.

Çalıştım, hep çalıştım. Amatör sporların Türkiye’nin geleceği gençler için ne kadar önemli olduğunu gördüm. Bu alanda liderlik ettim amatör şubelere devletten daha fazla yatırım yaptım. Popülizm yapıp tüm kaynakları futbola ayırmadım. Ülkemi, ülkemin uluslararası müsabakalarda, boksta, yelkende, atletizmde dalgalanacak şanlı bayrağını düşündüm.

Tesisler yaptım. Yeni sporcular yetişsin, "Bu ülkeden sporcu çıkmaz" diyenler Türk gencinin başarısını görsünler diye. Genç çocuklar önce Fenerbahçeli olsunlar, sonra ülkelerine milletlerine faydalı fertler olsunlar diye her yanda tesisler yaptım. Gençleri hep heveslendirdim, cesaretlendirdim. Minik takımdaki sporcularımın bile isimlerini öğrendim, antrenmanlarına gittim onlara moral verdim. Fenerbahçelilik nedir, nasıl Fenerbahçeli olunur, o çubuklu forma nasıl kutsaldır, öğrensinler diye mücadele ettim.

Çok mücadele ettim; sağlığımı verdim. Sağlığımdan ödün verdim ama Fenerbahçe sevdamdan ödün vermedim. Ameliyat masasından kalkıp takımımın başında deplasmana gittim. Beni gören taraftar stadyumları salonları doldurdu. Önce, onlar da bana kızdılar. Tribünde küfür ettirmedim, kavgaya, kargaşaya izin vermedim. Ama sonra onlar da anladılar her şeyin daha büyük bir Fenerbahçe yaratmak için olduğunu. Büyük Fenerbahçe taraftarı benim yaptıklarımı görüyor, biliyor. Onların bilmesi, onların görmesi kafi. Onların sevgisi bundan sonra bana yeter.

Beni eğip bükemeyenler, beni kendilerine benzetemeyenler meyve veren ağacı taşlayanlar baktılar ki taşladıkça ağaç inadına daha da büyüyor yakmaya karar verdiler ağacı. Kurguladıkları bir senaryo ile bugün beni hayatımın en büyük sevdası Fenerbahçe’den kopardılar. Yaktılar ağacı, yanan ağacın yerine yenisinin dikilemeyeceğini bilmeyenler. Ama ben de tükendim. Bu süreç beni çok yordu. Ruhum, bedenim iflas etti, artık daha fazla taşı da ateşi de taşıyamaz hale geldim. Bu süreci atlattığımda hayatımın geri kalan bölümünde Fenerbahçe artık sadece yüreğimde bir sevda olarak kalacak. Şimdi sadece bu yaşamakta olduğumuz süreçte yine kulübüme hizmet etmeye devam edeceğim. Bu geçiş sürecinin ardından da artık gururla taşıdığım ve namusumla, onurumla yerine getirmek adına gecemi gündüzüme kattığım şerefli görevim son bulacak. Ama içimdeki Fenerbahçe sevdası asla bitmeyecek.

Fenerbahçe sevdam cehennem donana kadar sürecek. Dar ağacında olsam da son sözüm hep Fenerbahçe olacak…


Tüm bu duygu ve düşüncelerin içerisindeyken, 14 vatan evladının hain saldırılar sonucu şehit olduğunu öğrenmem sıkıntımı ve üzüntümü daha da artırdı. Kaybettiğimiz, Mehmetçiklerimize Allah’tan rahmet, kederli ailelerine ve ulusumuza da en derin duygularımla başsağlığı dileklerimi iletmek isterim.


Saygılarımla,

Aziz Yıldırım