Hep diyorum, ülkemizde gündemi, sıcak gelişmeleri en yakında takip eden ve siyasi iktidara en eleştirel yaklaşan çevrelerin başında, belki de en başında, mizah dergileri gelmekte.
Olan biteni zerre miskal mertebesinde anlayabilmek adına, mütemadiyen yüksek sesle düşünüyor, benzer duyarlılıkları paylaştığını sandıklarıma, bu blog benzeri, işaret fişekleri yolluyorum. Cümle debelenmem 'Bir hakîkat kalmasın âlemde Allah’ım nihân' içindir; 'bütün bunlar niye?' içindir. 'Ah bin yâ bin fesaye!' için ezcümle bir de...
mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
mizah etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Allah kimseyi mizahçıların eline düşürmesin
Hep diyorum, ülkemizde gündemi, sıcak gelişmeleri en yakında takip eden ve siyasi iktidara en eleştirel yaklaşan çevrelerin başında, belki de en başında, mizah dergileri gelmekte.
LeVan ismiyle bir Van depremi özel sayısı çıkaran ve bütün gelirini Van depremzedelerine bağışlayan Leman'a bravo!
Leman Dergisi, örnek bir sosyal sorumluluk refleksi gösterdi.
Dergi, 2 Aralık 2011 tarihli son sayısını bütünüyle Van depremine, özellikle de depremden sonra yaşananlara hasretti. Derginin ismi de çok yaratıcı doğrusu: LeVan.
LeVan’ın satış hasılatının Van depremzedelerine bağışlanması, Leman camiasının, yazımın ilk cümlesinde söz konusu ettiğim sosyal sorumluluk refleksinin tezahürüdür.
Mizah dergileri Türkiye'nin 'ana muhalefet odağı' mıdır? - 3
Penguen’in son sayısının kapağını aldım yazımın başına.
Görüldüğü üzere, Van depreminden sonra yaşanan çok tatsız bir olayı eleştirmiş derginin sanatçıları.
Bu tür karikatürlere bakıp ‘Mizah dergisi işte, ne olacak!’ deyip geçemeyiz. Hele de bu dergi, Türkiye’de yayınlanıyorsa, onun içeriği üzerinden, en çok da editoryal metni ya da baş yazısı mahiyetindeki kapak karikatürü dolayımıyla, ülkemizdeki gelişmeleri okumak, izlemek, değerlendirmek çok ilginç bir
NASA, www.ziyaversencan.blogspot.com ve Birleşmiş Milletler işbirliğiyle insanoğlu bir ilke imza atıyor; www.ziyaversencan.blogspot.com potansiyel üyelerine misli görülmemiş bir promosyon kampanyası sunuyor. www.ziyaversencan.blogspot.com , 12 - 30 Ağustos arsasında üye olan okurlarına Ay’da, hem de Ay’ın Karanlık Yüzü’nde arsa kazanma şansı veriyor!
Yaşadığımız olumlu ya da olumsuz halleri tarif etmeye çok ehliyetli olan kuşatıcı atasözlerimiz vardır.
Bunlardan; yayın hayatına 26 temmuz 2011’de sokarak okuruyla buluşturduğum bloğum www.ziyaversencan.blogspot.com ‘un an itibarıyla okurlarınca sahiplenilme durumunun bende oluşturduğu ruh halini ve mood’u yansıtan bir tanesini paylaşıyorum:
‘Marifet iltifata tâbîdir, müşterisiz meta zayidir’
Evet, gerçekten de bu söz tam da içinde bulunduğum duruma ve onun şekillendirdiği psikolojik hale işaret etmek için dillendirilmiştir sanki.
Lâfı dolandırmadan, eveleyip gevelemeden, dosdoğru ve delikanlıca söylüyorum:
www.ziyaversencan.blogspot.com 'un izlenme kondisyonu şu an için beklentilerimin oldukça gerisinde seyretmektedir.
Hayat görüşümü özetleyen ve blogumun manşetini işgal eden ‘kâinatta olup biteni bir toz zerreciği kadar, yâni zerre miskal mertebesinde bile anlayabildiğimde mutlu oluyorum. bu yüzden de erişebildiğim her ses, her tepki, her nefes, her mesaj, her frekans benim için hayati öneme sahiptir. yüksek sesle ve mütemadiyen düşünmem, benimle benzer kaygıları ve arayışları paylaştığına inandıklarıma adeta mukaddes bir vazifeyi eyler gibi durmamacasına işaret fişekleri göndermem bundandır.’
ifadesinin doğal uzantısı olan ‘Kâinat’ı oluşturan sonsuz çeşitlilikteki bütün olgular, varlıklar, süreçler blogumda kendilerine yer bulacaklardır’ anlayışı bu yayındaki yol haritamdır.
Şu an itibarıyla çok farklı alanlara dair olan toplam 90 yazılık içeriğiyle blogumun, henüz daha yolun çok başında olmasına karşın, tam da yukarıdaki argümanları doğrulayan bir yapıya ve mahiyete sahip olduğuna inanıyorum.
Öte yandan, blog’umun teknik bakımdan emekleme evresinde olduğunu, bu doğrultuda onun üzerinde çok çalışmam gerektiğini de görüyorum.
Önümüzdeki süreçte adım adım düzeltebileceğime inandığım bu görsel ve teknik temelli sıkıntıya karşın, yukarıda da atıf yaptığım üzere, çok farklı alanlara dair olan ve çok katlı okumalar yapmaya müsait metinleriyle blogum, verili durumuyla bile daha fazla kucaklanılmalıydı ve sahiplenilmeliydi diye düşünüyorum.
Üstelik ‘izleyiciler’ başlığı altındaki ‘bu siteye katılın’ ifadesini tıklamak suretiyle bloguma üye olan ve onu böylece doğrudan izleyenlerin sayısı, facebook ve twitter‘da verdiğim linkler üzerinden okuyanlarla karşılaştırıldığında, tam anlamıyla devede kulak düzeyinde kalmaktadır.
Bu duruma daha fazla seyirci kalamazdım değerli dostlarım.
Acil olarak bir şeyler yapmalı, etkili bir aksiyon almalı ve www.ziyaversencan.blogspot.com ‘un üye sayısını zıplatmalıydım.
‘Ne yapayım?’ diye araştırırken ‘promosyon yap’ dedim kendi kendime. Öyle ya, devir promosyon devriydi.
Fikir güzeldi, ama ne vaat edecektim potansiyel blog üyelerime?
İşte şimdi de bunun tasası sarmıştı beni.
Yaşadığım bu sıkıntı ile ‘Kul sıkışmayınca Hızır yetişmez’ atasözü birebir örtüşüyordu.
Sıkışmıştım ve parlak fikrin, fırsatın (ya da Hızır’ın) ne zaman, nasıl ve hangi kılıkta karşıma çıkacağı hiç belli değildi. Bu yüzden de sürekli müteyakkız olmaya, o kutlu anı yaşadığımda ne yapmam ve nasıl davranmam gerektiğine dair fikirler geliştirmeye başladım.
Derken, geçen Pazar Pera Cumhuriyeti’ndeki kitap müzayedemden dönerken çıkıverdi Hızır karşıma.
D&R’ın eski mağazasının yanındaki Ali Muhiddin Hacı Bekir dükkânının önünde ‘bu kantar doğru tartar bu kantar doğru tartar bu’ tekerlemesini sabahtan akşama kadar tekrarlayıp insanları tartarak geçimini sağlayan muhitin önemli simalarından Abdürrezak’ın önünden geçerken ‘gel Ziyaver Şencan’ diye seslendi bu yarım akıllı gözüken Abdal kılıklı ‘gel de bi tartayım seni’. Sokakta kilo tarttırmayalı belki 25 yıl olmuştu. Basküle çıktığımda ‘senin ismini bilmem normal, zira bu caddede seni herkes tanır. Lâkin, sen benimkini nereden biliyorsun, bunu çözemedim Abdürrezak’ deyiverdim. ‘Seni tanımam da normal, zira bu caddede seni tanıması gerekenlerin tamamı zaten seni tanımaktalar’ deyip göz kırptı muzipçe Abdürrezak. Sonra adeta fısıldarcasına ‘derdinin çözümü, dermanı Ay’ın Karanlık Yüzü’nde arsa dağıtmaktır. Bakırköy Zuhuratbaba’da, senin ofisine iki adımlık mesafede ve sahafların olduğu köprünün hemen çıkışında türkü çığırarak hayatını kazanmaya çalışan o âmâ ozan var ya, işte ona git. Gerekeni yapacaktır’.
Yüklüce bir bahşiş verip hızla Bakırköy’e döndüm. Abdürrezzak’ın tarif ettiği âmâ ozan yerinde yoktu. Dibine çömeldiği ağacın hemen yanındaki simitçiye onu sorduğumda ‘biraz önce ayrıldı, beni Ziyaver diye biri sorarsa bu notu ona ver’ diye de tembihledi diye yanıtladı. Notu koparırcasına elinden alıp ofisime doğru koşturmaya başladığımda hava kararmak üzereydi.
Ofisimin olduğu apartmana geldiğimde, tek satırlık notu ezberlemiştim adeta: ‘karşı kapı komşun Servet Hanım’ın kızı Feza’ya uğra. Dermanın onda’.
Soluğu Servet Hanımın kapısında aldığımı tahmin etmiş olmalısınız.
Feza, 27 yaşında olmasına karşın 4-5 yaşlarındaki bir çocuğun zekâsına ancak sahip olabilen dünya tatlısı bir spastik kızcağız. Dul anneciğiyle birlikte ofisimin hemen karşısında oturdukları dairenin kapısını çaldığımda Allah biliyor ya ‘yahu bu kız doğru düzgün iki kelimeyi bir araya getiremez. Bana nasıl yardımcı olacak, anlayamadım doğrusu. Herhalde Servet Hanım devreye girecek’ diye düşünmedim desem yalan olur. Ben tam bunları zihnimde evirip çevirirken, kapı açılıverdi ve Feza bütün sempatikliğiyle geniş geniş gülümseyerek ‘merhaba Ziyaver abi’ deyiverdi.
Normalde çok pasif, içine dönük ve çekinden olan kızın bu girişkenliği, o gün yaşadıklarımdan sonra bana hiç de garip görünmemişti. Spastik kızcağız meselenin tam da kalbine işaret ederek adeta damardan devam etti : ‘Rahmetli ananemin eltisinin torunu NASA’da personel servisi yapıyor. Rahmetli babamın kayınçosunun küçük torunu ise Birleşmiş Milletler’de temizlik yapan bir şirketin öğleden sonra vardiyasında çalışıyor. Toplumdaki mütevazi konumlarına bakıp sakın aldanmayasın. İkisi de küresel ağırlığı olan kişiler olup şu anda NASA’nın Direktör’ü ve Birleşmiş Milletler Genel Sekreteriyle görüşme halindeler. Konuştukları konunun, www.ziyaversencan.blogspot.com ‘unun yeni üyeleri arasında yapacağın çekilişte kazananlara armağan edilmek üzere vaat edeceğin Ay’ın Karanlık Yüzü’ndeki her biri yüzer dönümlük 10 parsel arsayla ilgili son hukuki pürüzleri halletmek olduğunu da bilmeni isterim.
Ziyaver abi, sen promosyon kampanyanı an itibarıyla gönül rahatlığıyla başlatabilir, duyurularını derhal yapabilirsin. Öyle inanıyorum ki 72 saat içinde bu konuya dair bütün pürüzler hallolmuş ve mesele tamamen problemlerden ârî hale gelmiş olacak. Hepsi bu, artık rahatlayabilirsin abi’.
Feza sözünü tamamlar tamamlamaz, birkaç dakikadır karşımda duran o cıvıl cıvıl, aklı başında, öz güveni yüksek, cerbezeli kız kayboluvermiş; her zaman olduğu gibi ağzının kenarından salyası akan, gözleri patlak patlak bakan, gözbebekleri ayakuçlarına kilitlenmiş ve sanki bir an önce gözlerden ırak bir yerde kaybolmak istermişçesine sol omzunun üzerinden fasılalarla arkasına bakan o bildik spastik kızcağız yeniden belirivermişti.
Belli belirsiz bir teşekkür lâfı mırıldanıp, 1 metre ötedeki ofisimin kapısını açmaya yönelmiştim ki annesi Servet hanım ıslak ellerini silerek mutfaktan çıkageldi. ‘Feza sen içeri git evlâdım, TRTçocuk’da sevdiğin çizgi film başladı. Ziyaver bey, kusura bakmayın, zili duymamışım. Umarım Feza canınızı sıkacak bi şey yapmamıştır. Nasıl yardımcı olabilirim?’ Sudan bir bahane uydurup teşekkür etmiş, sonra da atmıştım kendimi ofisten içeri.
‘Olanlardan sonra bugün artık hiçbir şey beni şaşırtamaz’ diye düşünürken, Feza’nın 3 dakika içinde geçirdiği inanılmaz dönüşüm yüzünden adeta şok halinde oturmuştum bilgisayarın başına.
Kendime gelince de şu anda okumakta olduğunuz bu yazıyı yazmaya koyuldum.
Evet, gördüğünüz gibi söz konusu kampanyama dair bağlantılarım korkunç kuvvetli ve müthiş iş bitirici.
Bu yüzden de, büyük bir özgüven içinde ve sonsuz bir gönül rahatlığıyla insanlık tarihinin görüp görebileceği bu en büyük, en önemli, en muhteşem, en gösterişli, en karizmatik, en inanılmaz, en çarpıcı, en vurucu, en spektaküler promosyon kampanyasını başlatıyorum.
İşte o kampanya:
12 Ağustos – 30 ağustos tarihleri arasında www.ziyaversencan.blogspot.com ‘a üye olan okurlarım arasında Cape Canaveral 3. Noteri Mr. John Dee’nin huzurunda yapılacak çekilişte kazanan 10 talihliye Ay’ın Karanlık Yüzü’ndeki ‘Melodi Okyanusu’na ’sıfır’, yâni lebi-ocean, olmak kaydıyla 100’er dönümlük arsa armağan edeceğim.
Katılımın anormal yoğun olacağını öngördüğümden, her okurumun yalnızca bir tek isimle üyelik başvurusunda bulunması gerekmektedir. Birden fazla isim altında çekilişime katılan üyelerimden tespit edebildiklerimin üyelik başvuruları, fair play kaidelerine yakışmayan söz konusu tutumlarından dolayı ne yazık ki dikkate almayacağım.
zirâ, benim için, sitem için fair play ilkesi herşeyden önce gelir.
Blogum için küçük, ama insanlık için çok büyük olan bu adımın başta http://www.ziyaversencan.blogspot.com/ 'a, Google’a, dijital dünyaya, insanlığa ve tabii ki Kâinat’a hayırlı olmasını dilerim:-)
afrika'da açlıktan ve sistemin vicdansızlığından, abd ve ab'de ise oburluktan ve obeziteden ölüyoruz. batı uygarlığı çürüyor, medeniyet sos veriyor; özetle insanoğlu intihar ediyor! *
yok yok, ben artık iyice ikna oldum arkadaşlar, bu gidişler hayırlı gidişler değil.
hiç ama hiç değil!
baksanıza son zamanlarda başımıza gelenlere...
ilkinden daha derin, daha yıkıcı ve daha can acıtıcı olacağı konuşulan küresel ekonomik krizin ikinci dibinin artık kapımızda olduğu konusunda neredeyse bütün uzmanlar mutabıklar.
abd ve ab'de insanlar çok yemekten, obeziteden ölürken, afrika'da açlıktan ölen insan sayısında şu aralar patlama var.
hele de çocuklar, ah o zavallı korumasız çocuklar, nasılda sinekler misali patır patır düşüveriyorlar anacıklarının kucaklarına!


yangın yerine dönen genişletilmiş büyük orta doğu coğrafyasının dünyayı içine yuvarlayabileceği katastrofik, kaotik gelecek senaryoların havada uçuşması da cabası!
üstüne üstlük, küresel bir nükleer savaş her zamankinden daha çok dillendirilmekte.
ülkemizin bir türlü çözemediği kürt sorununun barışçı çözümüne giden yolun halâ çok uzun olduğu ise aşikâr.
devam eden siyasi davaların toplumumuzda yarattığı derin bölünme ve kamplaşma durumu ortadan kalkmış değil.

şike davası da türkiye'yi sanılandan çok daha fazla etkiledi ve kamplaştırdı.
şimdi bütün bunlar yetmezmiş gibi, bir de bunun üstüne bu katlanılamaz, bu şeytâni, bu menhus, bu demonic facia vuku buldu!
e, pes vallahi!

şimdi siz oradan, bu yazıyı okuduğunuz rahat köşelerinizden istediğiz kadar bana kostaklanıp 'tırsmayınız, tırstırmayınız, tıstırtmayınız, tıstırttırtmayınız arkadaşım!' deyin, boş..
valla, ne yaparsın yapınız, ne söylerseniz söyleyiniz, bu, içinde bulunduğum panik atak tablosunu zerre miskal değiştirmeyecektir, bunu da böyle bilesiniz!
hadi yukarıdaki olayları ‘bunlar dünyanın olağan halleri’ diye normalize edip rahatınızı,



konforunuzu, duruşunuzu değiştirmediniz.
peki, aşağıda aktaracağım olay sizce normal midir?
bunun gerçekleştiği bir dünya, siz ne derseniz deyin, benim için bundan böyle güvenle yaşanılabilir bir mekân olmaktan tamamıyla çıkmıştır.
boşuna uğraşmayın, imkânı yok yatışamam, rahatlayamam, sakinleşemem!
neden mi tırstım, niye mi sizi de tırsmaya davet ediyorum, niçin mi panik ataklarımın zirvesindeyim?
ya, Allahaşkına söyler misiniz bana, küresel anlamda olan biten onca felâketin üstüne, bir de dün ajanslara düşen rusya menşeyli o dehşet verici haberi de öğrendikten sonra nasıl tırsmamamı, nasıl sakin olmamı beklersiniz ki benden?!?
kuşkusuz bu satırların okurlarının ezici çoğunluğu (kısm-ı azamisi, yani bolşetsvo'su) haberdardır bundan.
lakin ben, mevzuya 'fransız kalmış' azınlık (toplumun kısm-ı asgarisi, yani menşestvo) için özetleyeyim beni alarme eden o son olayı.


birkaç gün önce rusya'da doğan bir bebek 'dakka 1, gol 1' hesabı doktor daha kıçını şaplaklama operasyonunu tamamlayamadan, 'lan lavuk, çek elini oramdan, sen beni hötöröf mü yapacaksın?' deyivermiş. anında hücceten gidiveren doktorun elinden düşürdüğü bu demionic yaratık, usta bir amatör kaleci olan babasının son anda yaptığı bir plonjonla yere çarpmasına ramak kalmışken kurtarılmış.
baba, yaşadıklarının şokunu henüz atlatamamışken, doğumhaneyi hemşirenin çığlığı kaplayıvermesin mi?
ne mi olmuş, ne mi olmuş?
daha soruyor musunuz, şeytan bedenlendi işte, artık her bri b.k beklenir bu ahir zamanlardan.



herif, daha birkaç saatlik olan yeni doğanı kast ediyorum, babasının kucağındayken ani bir hareketle kendisine şaşkınlıklar içinde bakan hemşirenin göğüslerine saldırmış ve çapkın bir edayla gözlerini süzerek 'bebek, söle bakim, mesain kaçta bitiyor senin?' deyivermiş. tabii hemşire de o an şakkadanak bayılarak, biraz önce korkudan beyin kanaması, kalp krizi ve akciğer yetmezliği geçirerek zemine yayılan zavallı doktorun üstüne yığılıvermiş.
ve hemen ardından da, bu veledin bu sefer de kendisine korku, endişe ve panikle bakan babasına yumurtladığı herzelere lütfen bir bakar mısınız: 'ya hocam, senin hatların da beni hiç andırmıyor be! şişt annecik, beni kimden peydahladın ha, benim cici yosmacığım!'.
Tabii anne de baba fenalıklar geçirerek yayılıvermişler yere, sere serpe zemine yapışmış olan doktor ve hemşirenin yanına.
lafın burasında ayrıntıları daha fazla uzatmanın manalı olmadığını düşünüyorum. ajanslara düşen haberlerden yaptığım bu kadarcık alıntı bile vaziyetimizin ne denli vahim, durumumuzun ne kadar korkunç ve de istikbalimizin ne ölçüde alarme edici olduğu hakkında yeterli kanaat oluşturmaktadır umarım sizlerde de.


evet, ben tam manasıyla aydınladım ve de manzarayı (dilini eşşek arısı sokasıca amerikanofillerin deyişiyle), yani 'büyük resmi' gördüm arkadaşlar.
o da şudur: biliniz ki kıyamete çok az kalmıştır, bütün bu olanları başka türlü tevilinin ve tefsirin imkanı da yoktur, ihtimali de!
şimdi bana 'peki ziyaver şencan, anlaşıldı tırsak arkadaş, emeline nail oldun, bizleri de aynen kendin gibi vesveselerin kopkoyu, kapkara gayya kuyularına terkediverdin. öyleyse oldu olacak bu saatten sonra ne yapmamız gerektiğini de söyleyiver bakalım bize.' diyen o güzel seslerinizi buradan, klavyemin başından duyabiliyorum.
duyuyorum ve sizlere, siz cânım kârilerime bu ahir zamanda son bir kıyak daha yapıveriyorum efendim.
işte kıyamet arifesindeki biz zavallı fâniler için yazdığım ‘öte alem yolculuğuna hazırlık 101'in özeti:
‘inanan işi gücü bıraksın ve her neye inanıyorsa gece gündüz ona yakarsın. belki bu suretle inandığı cenneti elde eder.
inanmayan da işi gücü bırakıp sokağa çıksın. canı neyi çekiyorsa alsın onu. nasıl olsa cehenneme gidecek, bari gözü arkada kalmasın’

böyle bir ortamda güvenlik kuvvetlerine çok iş düşecektir tabii ki.
ancak, benim öngördüğüm kıyamet arifesindeki dünya mad max serisindeki dünyaya benzeyeceğinden, ‘iyiler’in kendilerini ‘kötüler’in kötülüklerinden korumaları için güvenebilecekleri, yaslanabilecekleri doğru düzgün ve profesyonelce hizmet veren güvenlik güçlerinin de olmayacağını öngörmek mümkündür.
bu durumda, iyiler kendilerini kötülerin kötülüklerinden sadece kendi gayretleriyle koruyabileceklerdir.
nasıl, içiniz mi karardı?
tamam, görüşlerime katılmayabilirsiniz.
ama bu durumda da bana ‘haksızsın’ demeniz gerekmez mi?
bunu, bu yazının altına yorumlarınızı yazarak yapabilirsiniz kıyametin ayak seslerini duyurduğu şu ahir zamanda, öyle değil mi?

*bu yazının ilk versiyonu 7 mayıs 2009'da http://www.tahinpekmez.org/ sitesinde, daha sonra da 27 temmuz 2011’de http://www.ziyaversencan.blogspot.com/ ‘da yayınlanmıştır. Bu versiyon, ilk edisyonun 5 ağustos 2011’de de güncellenerek yeniden yazılmasıyla ortaya çıkmıştır.
hiç ama hiç değil!
baksanıza son zamanlarda başımıza gelenlere...
ilkinden daha derin, daha yıkıcı ve daha can acıtıcı olacağı konuşulan küresel ekonomik krizin ikinci dibinin artık kapımızda olduğu konusunda neredeyse bütün uzmanlar mutabıklar.
abd ve ab'de insanlar çok yemekten, obeziteden ölürken, afrika'da açlıktan ölen insan sayısında şu aralar patlama var.
hele de çocuklar, ah o zavallı korumasız çocuklar, nasılda sinekler misali patır patır düşüveriyorlar anacıklarının kucaklarına!
yangın yerine dönen genişletilmiş büyük orta doğu coğrafyasının dünyayı içine yuvarlayabileceği katastrofik, kaotik gelecek senaryoların havada uçuşması da cabası!
üstüne üstlük, küresel bir nükleer savaş her zamankinden daha çok dillendirilmekte.
ülkemizin bir türlü çözemediği kürt sorununun barışçı çözümüne giden yolun halâ çok uzun olduğu ise aşikâr.
devam eden siyasi davaların toplumumuzda yarattığı derin bölünme ve kamplaşma durumu ortadan kalkmış değil.
şike davası da türkiye'yi sanılandan çok daha fazla etkiledi ve kamplaştırdı.
şimdi bütün bunlar yetmezmiş gibi, bir de bunun üstüne bu katlanılamaz, bu şeytâni, bu menhus, bu demonic facia vuku buldu!
e, pes vallahi!
şimdi siz oradan, bu yazıyı okuduğunuz rahat köşelerinizden istediğiz kadar bana kostaklanıp 'tırsmayınız, tırstırmayınız, tıstırtmayınız, tıstırttırtmayınız arkadaşım!' deyin, boş..
valla, ne yaparsın yapınız, ne söylerseniz söyleyiniz, bu, içinde bulunduğum panik atak tablosunu zerre miskal değiştirmeyecektir, bunu da böyle bilesiniz!
hadi yukarıdaki olayları ‘bunlar dünyanın olağan halleri’ diye normalize edip rahatınızı,
konforunuzu, duruşunuzu değiştirmediniz.
peki, aşağıda aktaracağım olay sizce normal midir?
bunun gerçekleştiği bir dünya, siz ne derseniz deyin, benim için bundan böyle güvenle yaşanılabilir bir mekân olmaktan tamamıyla çıkmıştır.
boşuna uğraşmayın, imkânı yok yatışamam, rahatlayamam, sakinleşemem!
neden mi tırstım, niye mi sizi de tırsmaya davet ediyorum, niçin mi panik ataklarımın zirvesindeyim?
ya, Allahaşkına söyler misiniz bana, küresel anlamda olan biten onca felâketin üstüne, bir de dün ajanslara düşen rusya menşeyli o dehşet verici haberi de öğrendikten sonra nasıl tırsmamamı, nasıl sakin olmamı beklersiniz ki benden?!?
kuşkusuz bu satırların okurlarının ezici çoğunluğu (kısm-ı azamisi, yani bolşetsvo'su) haberdardır bundan.
lakin ben, mevzuya 'fransız kalmış' azınlık (toplumun kısm-ı asgarisi, yani menşestvo) için özetleyeyim beni alarme eden o son olayı.
birkaç gün önce rusya'da doğan bir bebek 'dakka 1, gol 1' hesabı doktor daha kıçını şaplaklama operasyonunu tamamlayamadan, 'lan lavuk, çek elini oramdan, sen beni hötöröf mü yapacaksın?' deyivermiş. anında hücceten gidiveren doktorun elinden düşürdüğü bu demionic yaratık, usta bir amatör kaleci olan babasının son anda yaptığı bir plonjonla yere çarpmasına ramak kalmışken kurtarılmış.
baba, yaşadıklarının şokunu henüz atlatamamışken, doğumhaneyi hemşirenin çığlığı kaplayıvermesin mi?
ne mi olmuş, ne mi olmuş?
daha soruyor musunuz, şeytan bedenlendi işte, artık her bri b.k beklenir bu ahir zamanlardan.
herif, daha birkaç saatlik olan yeni doğanı kast ediyorum, babasının kucağındayken ani bir hareketle kendisine şaşkınlıklar içinde bakan hemşirenin göğüslerine saldırmış ve çapkın bir edayla gözlerini süzerek 'bebek, söle bakim, mesain kaçta bitiyor senin?' deyivermiş. tabii hemşire de o an şakkadanak bayılarak, biraz önce korkudan beyin kanaması, kalp krizi ve akciğer yetmezliği geçirerek zemine yayılan zavallı doktorun üstüne yığılıvermiş.
ve hemen ardından da, bu veledin bu sefer de kendisine korku, endişe ve panikle bakan babasına yumurtladığı herzelere lütfen bir bakar mısınız: 'ya hocam, senin hatların da beni hiç andırmıyor be! şişt annecik, beni kimden peydahladın ha, benim cici yosmacığım!'.
Tabii anne de baba fenalıklar geçirerek yayılıvermişler yere, sere serpe zemine yapışmış olan doktor ve hemşirenin yanına.
lafın burasında ayrıntıları daha fazla uzatmanın manalı olmadığını düşünüyorum. ajanslara düşen haberlerden yaptığım bu kadarcık alıntı bile vaziyetimizin ne denli vahim, durumumuzun ne kadar korkunç ve de istikbalimizin ne ölçüde alarme edici olduğu hakkında yeterli kanaat oluşturmaktadır umarım sizlerde de.
evet, ben tam manasıyla aydınladım ve de manzarayı (dilini eşşek arısı sokasıca amerikanofillerin deyişiyle), yani 'büyük resmi' gördüm arkadaşlar.
o da şudur: biliniz ki kıyamete çok az kalmıştır, bütün bu olanları başka türlü tevilinin ve tefsirin imkanı da yoktur, ihtimali de!
şimdi bana 'peki ziyaver şencan, anlaşıldı tırsak arkadaş, emeline nail oldun, bizleri de aynen kendin gibi vesveselerin kopkoyu, kapkara gayya kuyularına terkediverdin. öyleyse oldu olacak bu saatten sonra ne yapmamız gerektiğini de söyleyiver bakalım bize.' diyen o güzel seslerinizi buradan, klavyemin başından duyabiliyorum.
duyuyorum ve sizlere, siz cânım kârilerime bu ahir zamanda son bir kıyak daha yapıveriyorum efendim.
işte kıyamet arifesindeki biz zavallı fâniler için yazdığım ‘öte alem yolculuğuna hazırlık 101'in özeti:
‘inanan işi gücü bıraksın ve her neye inanıyorsa gece gündüz ona yakarsın. belki bu suretle inandığı cenneti elde eder.
inanmayan da işi gücü bırakıp sokağa çıksın. canı neyi çekiyorsa alsın onu. nasıl olsa cehenneme gidecek, bari gözü arkada kalmasın’
böyle bir ortamda güvenlik kuvvetlerine çok iş düşecektir tabii ki.
ancak, benim öngördüğüm kıyamet arifesindeki dünya mad max serisindeki dünyaya benzeyeceğinden, ‘iyiler’in kendilerini ‘kötüler’in kötülüklerinden korumaları için güvenebilecekleri, yaslanabilecekleri doğru düzgün ve profesyonelce hizmet veren güvenlik güçlerinin de olmayacağını öngörmek mümkündür.
bu durumda, iyiler kendilerini kötülerin kötülüklerinden sadece kendi gayretleriyle koruyabileceklerdir.
nasıl, içiniz mi karardı?
tamam, görüşlerime katılmayabilirsiniz.
ama bu durumda da bana ‘haksızsın’ demeniz gerekmez mi?
bunu, bu yazının altına yorumlarınızı yazarak yapabilirsiniz kıyametin ayak seslerini duyurduğu şu ahir zamanda, öyle değil mi?
*bu yazının ilk versiyonu 7 mayıs 2009'da http://www.tahinpekmez.org/ sitesinde, daha sonra da 27 temmuz 2011’de http://www.ziyaversencan.blogspot.com/ ‘da yayınlanmıştır. Bu versiyon, ilk edisyonun 5 ağustos 2011’de de güncellenerek yeniden yazılmasıyla ortaya çıkmıştır.
bir son dakika haberi için yayınımıza ara veriyoruz!
değerli izleyenler, bildiğiniz gibi türkiye aylardır ülkenin her yerinde, özellikle de son günlerde 7 tepe üniversitesi arazisinde bulunan silah ve mühimmatları tartışıyordu.


genelkurmay başkanı yaptığı basın toplantısında tsk'nın envanterinin tamam olduğunu, bu yüzden de söz konusu silah ve mühimatların kendilerine ait olmadığını açıklamıştı. bugün emniyet yaptığı benzer bir açıklamayla kendi envanterlerinin de tam olduğunu, silahların kendilerine ait olmadığını bildirdi.
bu gelişmeler karşısında şüphelenen bir yurttaşımız hepimizi meşgul eden bu bilmecenin çözülmesini sağladı.
kimliği emniyet terörle mücadele şubesinde saklı olan bu şahsın internet muhabbet ortamlarında 'zahir' kod adıyla provakatif yazılar yazan orta yaşlarda problemli bir erkek olduğu haber merkezime ulaşan bilgiler arasında.



gelin bu bilmecenin cevabını, emniyetteki 'acar' muhabirlerimizin sergiledikleri esaslı bir gazetecilik refleksiyle zanlının terörle mücadele şubesindeki sorgusunun '2 arası bir deresi'nde ondan almayı başardıkları beyanatlarından öğrenelim:
'ben anlaşılması zor birisiyim. insanlar beni, ben de onları anlayamayız umumiyetle. bu durum, insanların beni anlaşılmaz bulmaları epeydir canımı sıkıyordu. hem de çok. problemi kökünden çözmek için beni anlamayanları usul usul itlaf etmeye karar verdim. bunun için ihtiyacım olan silah ve mühimmatlara erişmek hiç de zor olmadı. silah ve mühimmat temini sürecim sırasında 36 anti-tank mayın, 349 el bombası, 7.5 km fitil, 3369 adet fünye, 207 adet lav silahı, 7 bazuka, 3 uçaksavar bataryası, 1 tank, 2 zırhlı taşıyıcı, 1071 adet kaleş, 3002 adet 9 mm ve 419 adet 7.65 mm tabanca, 25 adet mitralyöz ve çeşitli çap ve markada 1,907,016 adet mermi, 663 işaret fişeği, 1990 adet aydınlatma fişeği temin ettim ve bunları evimin, ofisimin uygun yerlerine zula ettim.


silah ve mühimmatın temini aşamasını itlaf edilecek eşhasın listelenmesi merhalesi takip etti. en yakınlarımdan, aile efradından başladım listeye: beni çeşitli nedenlerle istiskal eden kardeşlerim, yeğenlerim ve kuzenlerim, kadrimi kıymetimi bilmeyen ve beni arayıp sormayan eski mesai arkadaşlarım, kendilerine yaklaşmak için attığım adımları her seferinde müstehzi edalarla karşılayarak beni madara ve maskara eden bi çok güzel hatun, beni işten çıkaran eski işverenlerim, borcumu ödemem için sıkıştıran alacaklılarım, çizgi roman okumama takan ve işi gücü vıdı vıdı ile canıma sıçmak olan eşim, kendisine her birşeyler söyleme teşebbüsüme karşı yüzünü benden çevirip 'gene lodos hava', ya da 'kızım, akşama kereviz mi yapsak acaba?' diyen emekli kbb cerrahı 80'lik kaynanam, tahinpekmez'de klavye oynatanların kısm-ı azamisi.....derken, 7,090,839 kişilik hiç de kısa sayılamayacak bir itlaf listesi çıkıvermişti ortaya.


olsundu, tohumlarına para saymamıştım ya, üstelik mühimmatım da yeterli gözüküyordu, onlarda beni anlamak, doğru anlamak için kıçlarını kaldırıp acık gayret sarfetselerdi...falan filan gibi nedenler de kalkışacağım kapsamlı eylemin meşruiyet zeminini oluşturuyordu. ancak son zamanlarda bu memleketin her yerinden (ilker başbuğ paşamın affına sığınarak ve ona 'aman paşam, lütfen üzerinize alınmayınız, lafım haşa huzurdan asla size değildir' diyerek kullanıcam o kelimeyi) fışkırıveren silahlar beni anormal derecede kıllandırıvermişti. bu zamazingolar hem tsk ve hemi de polisin değilseler, peki o vakit kimindiler?
birden 'aydınlanıverdim', sanki tanrının eli alnıma değmiş, alnımın tam çatında bir üçüncü göz oluşturarak nirvana'ya vasıl olmama yol açmıştı. yıldırım hızıyla yatağın altına, oğlanın artık kullanmadığımız lazımlığına, külotlarımı koyduğum etajerlere, odunluğa, naftalinlenip kaldırılan kışlıkların ceplerine falan baktım ve gerçeği o an şıp deyu anlayıverdim: bulunan silah ve mühimmatlar benimdi, zira benimkilerin olması gereken yerlerde efil efil yeller esmekteydi.
ani bir hamleyle bir 'kaynana ve eş' operasyonu yapıverdim. 80 yaşındaki emekli cerrah kaynanmın atmaya kıyamadığı antika cerrahi aletleri bu operasyonda kilit rol oynadılar, merhumeye bu bakımdan şükran borçluyum. şükran hisleri beslediğim bir başka eküri de testere serisine ve se7en filmine emeği geçen arkadaşlardır, buradan hepsine selamlar ve hörmetler gönderiyorum.
testere ve se7en'dan mülhem yöntemlerle merhumelerden öğrendim ki meğersem bu kaşık düşmanı ikili, karım ve kaynanam olacak haşerat, benim evin ötesine berisine usul usul zulaladığım malzemeyi buldukça memleketin ve istanbul'un uygun yerlerine gömmüş ya da gömdürmüşler. inşallah yargı süreci hızlı ilerleyecek, ben çabucak çıkıcam ve yarım kalan işlerimi tamamlıyıcam'
emniyet muhabirimizin çok büyük zorluklarla almaya muvaffak olduğu bu beyanatla bulunan silahların kime ait olduğu ve ne amaçla gömüldükleri de böylelikle ortaya çıkmış oldu.
haber merkezimize gelen son bir bilgi zahir'in savcılığa ifadeye götürülürken: 'titooo*, akıllı ol; m.y., meyeee*, akıllı ol koççumm, akıllı olun ulen hepiniz, akıllıııııı!!!!' diye haykırdı idi. bu ifadenin şifrelerini de en kısa zamanda çözüp sizlerle paylaşacağız sayın izleyenler, bizden sakın ayrılmayın efenim.
* bu yazı ilk olarak http://www.tahinpekmez.org/ 'ta yayınlanmıştı. işaretli nickler söz konusu sitenin yazarlarına ait olup, bu satırların yazarı metnin burasında sık sık 'dalaştığı' o yazarlara gönderme yapmaktadır.
genelkurmay başkanı yaptığı basın toplantısında tsk'nın envanterinin tamam olduğunu, bu yüzden de söz konusu silah ve mühimatların kendilerine ait olmadığını açıklamıştı. bugün emniyet yaptığı benzer bir açıklamayla kendi envanterlerinin de tam olduğunu, silahların kendilerine ait olmadığını bildirdi.
bu gelişmeler karşısında şüphelenen bir yurttaşımız hepimizi meşgul eden bu bilmecenin çözülmesini sağladı.
kimliği emniyet terörle mücadele şubesinde saklı olan bu şahsın internet muhabbet ortamlarında 'zahir' kod adıyla provakatif yazılar yazan orta yaşlarda problemli bir erkek olduğu haber merkezime ulaşan bilgiler arasında.
gelin bu bilmecenin cevabını, emniyetteki 'acar' muhabirlerimizin sergiledikleri esaslı bir gazetecilik refleksiyle zanlının terörle mücadele şubesindeki sorgusunun '2 arası bir deresi'nde ondan almayı başardıkları beyanatlarından öğrenelim:
'ben anlaşılması zor birisiyim. insanlar beni, ben de onları anlayamayız umumiyetle. bu durum, insanların beni anlaşılmaz bulmaları epeydir canımı sıkıyordu. hem de çok. problemi kökünden çözmek için beni anlamayanları usul usul itlaf etmeye karar verdim. bunun için ihtiyacım olan silah ve mühimmatlara erişmek hiç de zor olmadı. silah ve mühimmat temini sürecim sırasında 36 anti-tank mayın, 349 el bombası, 7.5 km fitil, 3369 adet fünye, 207 adet lav silahı, 7 bazuka, 3 uçaksavar bataryası, 1 tank, 2 zırhlı taşıyıcı, 1071 adet kaleş, 3002 adet 9 mm ve 419 adet 7.65 mm tabanca, 25 adet mitralyöz ve çeşitli çap ve markada 1,907,016 adet mermi, 663 işaret fişeği, 1990 adet aydınlatma fişeği temin ettim ve bunları evimin, ofisimin uygun yerlerine zula ettim.
silah ve mühimmatın temini aşamasını itlaf edilecek eşhasın listelenmesi merhalesi takip etti. en yakınlarımdan, aile efradından başladım listeye: beni çeşitli nedenlerle istiskal eden kardeşlerim, yeğenlerim ve kuzenlerim, kadrimi kıymetimi bilmeyen ve beni arayıp sormayan eski mesai arkadaşlarım, kendilerine yaklaşmak için attığım adımları her seferinde müstehzi edalarla karşılayarak beni madara ve maskara eden bi çok güzel hatun, beni işten çıkaran eski işverenlerim, borcumu ödemem için sıkıştıran alacaklılarım, çizgi roman okumama takan ve işi gücü vıdı vıdı ile canıma sıçmak olan eşim, kendisine her birşeyler söyleme teşebbüsüme karşı yüzünü benden çevirip 'gene lodos hava', ya da 'kızım, akşama kereviz mi yapsak acaba?' diyen emekli kbb cerrahı 80'lik kaynanam, tahinpekmez'de klavye oynatanların kısm-ı azamisi.....derken, 7,090,839 kişilik hiç de kısa sayılamayacak bir itlaf listesi çıkıvermişti ortaya.
olsundu, tohumlarına para saymamıştım ya, üstelik mühimmatım da yeterli gözüküyordu, onlarda beni anlamak, doğru anlamak için kıçlarını kaldırıp acık gayret sarfetselerdi...falan filan gibi nedenler de kalkışacağım kapsamlı eylemin meşruiyet zeminini oluşturuyordu. ancak son zamanlarda bu memleketin her yerinden (ilker başbuğ paşamın affına sığınarak ve ona 'aman paşam, lütfen üzerinize alınmayınız, lafım haşa huzurdan asla size değildir' diyerek kullanıcam o kelimeyi) fışkırıveren silahlar beni anormal derecede kıllandırıvermişti. bu zamazingolar hem tsk ve hemi de polisin değilseler, peki o vakit kimindiler?
birden 'aydınlanıverdim', sanki tanrının eli alnıma değmiş, alnımın tam çatında bir üçüncü göz oluşturarak nirvana'ya vasıl olmama yol açmıştı. yıldırım hızıyla yatağın altına, oğlanın artık kullanmadığımız lazımlığına, külotlarımı koyduğum etajerlere, odunluğa, naftalinlenip kaldırılan kışlıkların ceplerine falan baktım ve gerçeği o an şıp deyu anlayıverdim: bulunan silah ve mühimmatlar benimdi, zira benimkilerin olması gereken yerlerde efil efil yeller esmekteydi.
ani bir hamleyle bir 'kaynana ve eş' operasyonu yapıverdim. 80 yaşındaki emekli cerrah kaynanmın atmaya kıyamadığı antika cerrahi aletleri bu operasyonda kilit rol oynadılar, merhumeye bu bakımdan şükran borçluyum. şükran hisleri beslediğim bir başka eküri de testere serisine ve se7en filmine emeği geçen arkadaşlardır, buradan hepsine selamlar ve hörmetler gönderiyorum.
testere ve se7en'dan mülhem yöntemlerle merhumelerden öğrendim ki meğersem bu kaşık düşmanı ikili, karım ve kaynanam olacak haşerat, benim evin ötesine berisine usul usul zulaladığım malzemeyi buldukça memleketin ve istanbul'un uygun yerlerine gömmüş ya da gömdürmüşler. inşallah yargı süreci hızlı ilerleyecek, ben çabucak çıkıcam ve yarım kalan işlerimi tamamlıyıcam'
emniyet muhabirimizin çok büyük zorluklarla almaya muvaffak olduğu bu beyanatla bulunan silahların kime ait olduğu ve ne amaçla gömüldükleri de böylelikle ortaya çıkmış oldu.
haber merkezimize gelen son bir bilgi zahir'in savcılığa ifadeye götürülürken: 'titooo*, akıllı ol; m.y., meyeee*, akıllı ol koççumm, akıllı olun ulen hepiniz, akıllıııııı!!!!' diye haykırdı idi. bu ifadenin şifrelerini de en kısa zamanda çözüp sizlerle paylaşacağız sayın izleyenler, bizden sakın ayrılmayın efenim.
* bu yazı ilk olarak http://www.tahinpekmez.org/ 'ta yayınlanmıştı. işaretli nickler söz konusu sitenin yazarlarına ait olup, bu satırların yazarı metnin burasında sık sık 'dalaştığı' o yazarlara gönderme yapmaktadır.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)