Samuel Huntington ve Medeniyetler Çatışması; Simetri; Süleyman Fikri Erten; Reklam ve Edward Bernays; Bilinç Akışı >>> metinler 38














01 Ocak - 31 Aralık 2024 döneminde, Pazartesi'nden Cuma'ya hafta içi her gün 14.55 - 15.00 saatleri arasında TRT Radyo 1'de yayınlanan, bütün yıl boyunca da toplamı 262'ye erişecek olan Sayfaların Dilinden programının metinlerini yazıyorum. Mezkûr metinler, muhtasar bir ifadeyle, insanın kendisiyle, diğer insan kardeşleriyle, bitki - hayvan - böcek - toprak - su gibi bileşenlerinin oluşturduğu o alâimisemâ mahiyetli muhteşem mimari ve muhtevanın referans verdiği eko-sistemle, tarihsel mirasla, eşyayla, mekânla, zamanla, uzayla teması sırasında deneyimlediği olgu - mesele - süreç - olay gibi Varoluş Dairesi'nin fenomenlerinden / tezahürlerinden birisinin, ana hatlarıyla da olsa, kuşatılma teşebbüsüdür. 2025 yılında kitaplaştırılacak olan bahis konusu entelektüel hasılanın yılın 38. haftasına denk düşen 16 Eylül - 20 Eylül döneminde yayınlanacak olanları aşağıdadır. Onlara dair görüş, öneri, katkı ve eleştirilerinizi metinlerimin altındaki yorumlar kısmında ya da sosyal medya hesaplarım üzerinden paylaşabilir, programları, TRT Dinle'yi cep telefonunuza indirerek Dünya'nın bütün coğrafyalarından dinleyebilirsiniz.

186) Samuel Huntington ve Medeniyetler Çatışması

Radyo 1'in değerli dinleyicileri, merhaba; Ziyaver Şencan'ın metnini yazdığı, Berivan Erin'in yapımcılığını üstlendiği, Rıza Okur'un sunduğu Sayfaların Dilinden programının bugünkü konusu Samuel Huntington ve Medeniyetler Çatışması.

18 Nisan 1927 doğumlu, Foreign Policy Dergisi’nin Warren Demian Manshel’le birlikte eş-kurucusu, dış politikada uzmanlaşmış bir siyaset bilimci, yazar, akademisyen, danışman, Jimmy Carter döneminde Beyaz Saray Ulusal Güvenlik Konseyi Güvenlik Planlama Koordinatörü Samuel Phillips Huntington, siyaset biliminin George Kennan, Zbigniew Brzezinski, Henry Kissinger ve Francis Fukuyama’yla birlikte, en önemli Amerikalı düşünürlerindendir. 9 Kasım 1989’da Berlin Duvarı’nın yıkılmasının fitilini ateşleyeceği süreç, 25 Aralık 1991’de, Devlet Başkanı Mihail Gorbaçov’un istifa etmesine müteakip, Sovyetler Birliği’nin ve Sosyalist Sistemin dağılmasıyla noktalanacaktı. Bu durum, Soğuk Savaş’ın da sonuydu. Küresel sistemi altüst eden bu radikal dönüşüm, global liderlik boyutunda rakipsiz kaldığı için eli rahatlayan ABD’deki fikir odaklarını, aktüel zeitgeist’a uyan argümanlar serdetmek hususunda motive etmiş; ülkelerini, yönünü arayan insanlığın tartışmasız belirleyicisi kılacak bir bağlamın inşaası için ürettikleri çok sayıdaki hipotezden ikisi öne çıkmıştı. Bunlar; Huntington'ın, 1992’de verdiği bir konferansı, aynı yıl yayımlanan öğrencisi Fukuyama’nın Tarihin Sonu ve Son İnsan’daki tezlerine ciddi itirazlar içerecek şekilde güncelleyerek, Medeniyetler Çatışması mı? başlığıyla Foreign Affairs’in Yaz 1993 sayısında yayımlanan makalesindeki argümanlar ve Fukuyama’nın bahse konu eserindeki tezleridir. Makalesinin olağanüstü etkili olması, Huntington’ın onu geliştirerek  Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması adıyla 1996’da kitaplaştırmasını sağladı. Kariyerine 1950’lerin başında askerin devlet içindeki yeri ve sivillerle ilişkisini inceleyerek başlayan, akabinde, karşılaştırmalı siyaset, uluslararası ilişkiler ve modernleşme sahalarına odaklanan Huntington, 1950 – 1959 dönemiyle, 1963’ten öleceği 24 Aralık 2008’e değin, 54 yıldan fazla bir süre mensubu olduğu Harward Üniversitesi’nin en popüler ve etkili aktörlerindendi. Medeniyetler Çatışması’nın temel tezleri, kabaca, şunlardır: Soğuk Savaş sonrasında çatışmalar, ülkeler ve ideolojiler arasında değil, etnik kökenin fikri ifadesi olan milliyetçilikle, dini inançların şekillendirdiği kültürlerin en üst ifadesi olan medeniyetler arasında gerçekleşecek. Öncesindeki dönemin aksine, Soğuk Savaş sonrasında Batı dışı medeniyetler pasif ve sömürülen alıcılar değil, aktif, bağımsız ve etkili aktörler olarak tarihteki yerlerini alacak. Katolik – Protestan inancın oluşturduğu Batı Medeniyeti, Ortodoks Medeniyeti, İslâm Medeniyeti, Konfüçyüsçü Çin Medeniyeti, Hindu Medeniyeti, Budist Medeniyeti, Sahra Altı Afrika Medeniyeti ve Japon Medeniyeti Dünyanın önemli medeniyetleridir. Batı’nın değer ve sistemlerini evrensel normlar’ addedip diğer medeniyetlere dayatması çatışma üreteceğinden, yanlıştır. Ekonomik, politik ve askeri güç odakları, Batı’dan, potansiyel müttefik olan Çin ve İslâm Medeniyetlerine kayacak; Batıyla bunlar arasında çatışmalar yaşanacak. Köklü değerler setini terk edip, Batınınkileri ithal etmeye çalışan Türkiye, Meksika, Rusya ve Avustralya bölünmüş ve kararsız ülkelerdir. Huntington’ın değindiğimiz West versus Rest - Batı Geri Kalana karşı! olarak özetlenebilecek anlayışını Edward Said, Cehalet Çatışması makalesinde ‘pür ırkçı, Arap ve Müslümanları ötekileştiren Hitlervari bir tür bilim parodisi’, diyerek; Noam Chomsky’yse, 'Amerika’nın Soğuk Savaş sonrasında yapacağı zulümleri aklamak için kullanacağı, komünizmi ikame edecek, yeni bir düşman yaratmak gayreti' ifadesiyle eleştirdi.

Soğuk Savaş’ın bitmesiyle birlikte, liberal demokrasiyle desteklenen serbest piyasa kapitalizminin diğer ideoloji ve sistemler karşısında kesin bir zafer elde ettiğini; Dünya düzeni hakkında bildiğimiz ne varsa, tamamının ontik ve epistemik manasını kaybettiği yeni bir dönemin, tarihten sonra gelen bir çağın yaşanacağını argümante eden sağ Hegelyan düşünür Fukuyama’nın, görüşleriyle çelişmesine karşın kapsamı ve çağdaş küresel siyasetin inceliklerini kavraması bakımından göz kamaştırıcı’ diye övdüğü, Kissinger’ınsa göklere çıkardığı, siyaset bilimi alanında aldığı atıflar bakımından Marx ve Engels’in Komünist Manifesto’sundan sonra gelen, küresel çoksatar Medeniyetler Çatışması, eleştirel bir nazarla okunması icap eden bir klasik, referanslarımızdan biri ve meraklısına da şayanı tavsiyedir. Bir sonraki programımızda birlikte olmak dileğimizle; hoşça kalın, kitapla ve muhabbetle kalın değerli dinleyenler. 

187) Simetri

Radyo 1'in değerli dinleyicileri, merhaba; Ziyaver Şencan'ın metnini yazdığı, Berivan Erin'in yapımcılığını üstlendiği, Rıza Okur'un sunduğu Sayfaların Dilinden programının bugünkü konusu Simetri.

Müzikte, şiirde, dansta, hayvan ve böceklerin hareketlerinde; ayçiçeklerinden çam kozalaklarına, kar tanelerinden kuşların tüylerine, çiçeklerin taç yapraklarından denizi gökyüzünden ayıran ufuk çizgisine, bazı coğrafi şekillerden astronomik fenomenlere ve insanların yüz ve bedenlerine değin, doğanın sayısız görüngüsünde beliren simetri; matematik, fizik, astronomi, kozmoloji, kimya, biyoloji, fizyoloji bilimlerine sızan kozmik bir antitedir. Simetri, matematikte, birbirinin aynısı, ya da mutlak dengi olan iki şey için kullandığımız eşit, ya da, eşdeğerli kavramlarıyla akrabadır. Bu bağlamda simetri; tamamı fizik yasalarına tâbi olan Higss Bozonu, atom, insan, kıta, yıldız, galaksi ya da Evren’in bütününden herhangi birine referans veren bir fiziksel sistemde gerçekleşen bir değişiklikten sonra, sistemin önceki ve sonraki hallerinin eşit olması durumudur. Sistemdeki değişikliğe simetri işlemi, ya da, simetri transformasyonu denir. Bir diğer deyişle simetri, bir fiziksel sistemin bir transformasyon karşısındaki değişmezliğidir. ‘Wir müssen wissen, wir werden wissen- Bilmeliyiz, bileceğiz! mottosunun müellifi, tüm zamanların en büyük matematikçilerden David Hilbert’in talebesi, gelmiş geçmiş en önemli kadın matematikçi Emmy Noether’nın ispatladığı Noether Teoremi, kuantum kuramının mikro dünyasıyla, genel göreliliğin makro dünyasındaki süreçlerin simetri tarafından nasıl yönetildiğini göstermesi bakımından, fizikle simetriyi birbirine doğrudan eklemleyen bir teorik imkândır. Büyük patlama öncesindeki ve sırasındaki o sonsuz büyük sıcaklık ve basınç şartlarında, Evren’deki dört temel kuvvet olan Zayıf Nükleer, Yeğin Nükleer, Elektromanyetik ve Kütleçekim Kuvvetilerini bir araya getirerek birleştiren şey, ayar değişmezi denen bir simetri ilkesiydi. Bütün madde, enerji, mesaj, bilgi, uzay ve zamanı, Evren’in genişlemeye başlamasından önceki fazında, bir potada eriterek birleştiren mezkûr ayar değişmezliğinin mutlak simetri prensibi, fizik yasalarının çöktüğü ve varoluşa dair bildiğimiz ne varsa tamamının paranteze alınarak denklem dışına atıldığı Kara Delik içerisinde de geçerlidir. Parçacık fiziğinin en olgun anlatısı olan Standart Modeli, her temel parçacığın, aynı kütleli, zıt yüklü bir karşı parçacığı olduğu iddiası yüzünden, çok simetrik bulduysanız, acele hükme varmayınız deriz, zîra, ondan çok daha simetrik olan bir kuram vardır. Bahsettiğimiz şey, başta kuramsal fizikçiler, matematikçiler ve kozmologlar olmak üzere, birçok disiplinden sayısız düşünürün epeydir peşinden koştuğu Her Şeyin Kuramı, ya da, Büyük Birleşik Kuram olmaya en yakın hipotez olan, 11 boyutlu bir uzay-zaman sürekliliği resmi veren o karmaşık denklemler setiyle, Süper Sicim Teorisi, yâni, M-Teorisidir. Bu teori, beynimizin tasarlayabileceği en simetrik iddiadır. Gündelik konuşmalarımızda sıklıkla dem vurduğumuz güzel kadın, yakışıklı erkek gibi nitelemelerin altında yatan, kendilerinden beğeniyle bahsettiğimiz o kadın ve o erkeğin fizyonomilerinin orantılı ve muntazam oluşu, bir diğer deyişle, simetrinin derin ilkelerine uymalarıdır. Enteresan olan husus, 13.8 milyar yıllık geçmişini gözlemleyebildiğimiz kadarıyla Evren’de gerçekleşen bütün kozmik süreçlerin kök nedenlerinden olan ayar değişmezliği dediğimiz simetri ilkesinin; insanları, hayvanları, böcekleri, cansız doğayı, araçları, binaları ve aletleri güzel bulmamıza yol açan o derin içsel simetri ilkesiyle bir ve aynı olmasıdır. Ezcümle, Evren’deki her şey, varoluşun köklerini besleyen simetrinin dışa vuran tezahürleridir.

1988 Nobel Fizik Ödülü’nü kazanan 3 kişiden biri ve Tanrı Parçacığı kitabıyla Higss Bozonu’nu tanıtan Amerikalı deneysel fizikçi ve bilim yazarı Leon Max Lederman’ın, Amerikalı kuramsal fizikçi Christopher T. Hill’le birlikte yazdıkları Simetri ve Evren’in Görkemli Güzelliğini Anlamak, varoluşun birçok olgusunun nasıl da simetriyle şekillendirildiğini, bilimin en derin gerçekliklerinden olan bu kavramın, aynı zamanda gündelik güzellik anlayışımızın da temelini oluşturmasının nedenlerini ortalama okurun anlayabileceği şekilde dillendirilen zekice yazılmış yetkin bir eser, kaynakçamızın dominant metni ve meraklısına okuma önerimizdir. Bir sonraki programımızda birlikte olmak dileğimizle; hoşça kalın, kitapla ve muhabbetle kalın değerli dinleyenler. 

Kadırgalı namlı kabadayı Fötr Kâmil'in bir cinayetinin anatomisi



1979 yılının yazıydı. 3 üniversiteli, memleketlerine giden öğrenciler yüzünden boşalan kadırga öğrenci yurdu'nun önüne, bir sabah vakti iskemleleri atmış, yaşı 70'i geçmiş muhitin 'ağır abiler'inden, yaz kış, açık alan, kapalı mekân demeden sürekli taktığı şapkası yüzünden 'fötr' lâkaplı kâmil abiyle lâflıyoduk.


banliyö treninin sesi, gemi sirenlerine, trafiğin uğultusu martı çığlıklarına karışıyor, fötr kâmil durmadan konuşurken biz de, 'he abi, vay canına, yok ya, alla alla!!' felan deyip sohbeti idare ediyo, ama aslına bakarsanız, geleni geçeni kesiyoduk.

derken, 2 çok alımlı travesti, kırıtarak, adeta cilvenaz modunda, geçiverdiler önümüzden.

sosyalistiz ya, hem utandık, hem de, bu durumu tasvip etmediğimizi belli eden bir edayla, homurdanarak, başımızı aksi istikamete çeviriverdik.

kâmil abi, eski kulağı kesiklerden tabii, anladı durumu, ve, bizi ağzına baktıracak denli sohbetine kilitleyen bi anısını anlatmaya başladı.

'bi gün, geçmiş zaman valla, bi 30 yıl kadar önce, ednan beyin (menderes'e öyle derdi) demirkıratının iktidarının ilk günleri felan. ben de o vakit 40'larının başında, filinta gibi bi delikanlıyım, anadın mı...

biraz ötede, kadırga merkez kaveanesinde oturmuşuz; epeyce, şöle aralıksız rahat bi 10 saat kadar, okey çevirdikten sonra, baktık, saat sabahın 3'ü olmuş; hadi, bi de çanak yapalım, cilalayalım bu muhabbeti dedik. nöbetçi memurların tamamı karakolda kestiriyo olduğundan, o saatte izinsiz kumar oynanıyo mu diye yapılacak bi baskında sakata gelme şansımız neredeyse 0'dı. rahatız annayacağınız.

Franz Anton Mesmer; Tüketici Ataleti; Cahit Arf; Arthur Eddington'ın Temel Teori'si; Popüler Kültür ve Bizans Algımız >>> metinler 37














01 Ocak - 31 Aralık 2024 döneminde, Pazartesi'nden Cuma'ya hafta içi her gün 14.55 - 15.00 saatleri arasında TRT Radyo 1'de yayınlanan, bütün yıl boyunca da toplamı 262'ye erişecek olan Sayfaların Dilinden programının metinlerini yazıyorum. Mezkûr metinler, muhtasar bir ifadeyle, insanın kendisiyle, diğer insan kardeşleriyle, bitki - hayvan - böcek - toprak - su gibi bileşenlerinin oluşturduğu o alâimisemâ mahiyetli muhteşem mimari ve muhtevanın referans verdiği eko-sistemle, tarihsel mirasla, eşyayla, mekânla, zamanla, uzayla teması sırasında deneyimlediği olgu - mesele - süreç - olay gibi Varoluş Dairesi'nin fenomenlerinden / tezahürlerinden birisinin, ana hatlarıyla da olsa, kuşatılma teşebbüsüdür. 2025 yılında kitaplaştırılacak olan bahis konusu entelektüel hasılanın 09 Eylül - 13 Eylül haftasında yayınlanacak olanları aşağıdadır. Onlara dair görüş, öneri, katkı ve eleştirilerinizi metinlerimin altındaki yorumlar kısmında ya da sosyal medya hesaplarım üzerinden paylaşabilir, programları, TRT Dinle'yi cep telefonunuza indirerek Dünya'nın bütün coğrafyalarından dinleyebilirsiniz.


181) Franz Anton Mesmer

Radyo 1'in değerli dinleyicileri, merhaba; Ziyaver Şencan'ın metnini yazdığı, Berivan Erin'in yapımcılığını üstlendiği, Rıza Okur'un sunduğu Sayfaların Dilinden programının bugünkü konusu Franz Anton Mesmer.

23 Mayıs 1734’de doğan, astronomi ve klasik müzikle uzmanlık düzeyinde ilgilenmiş, büyük kompozitörlerle, özellikle de Haydn ve Mozart’la dost olmuş, hipnozun ve bu temelde gelişen mesmerizmin ve plasebo etkisinin mucidi Alman doktor Franz Anton Mesmer hakkında bilim tarihçileri henüz ortak bir yargıya varamamışlardır. Onun çok zeki, cesur ve sıra dışı bir araştırmacı olmakla birlikte, bilimdışı iddiaları da sistemine dahil eden eklektik, savruk ve tezatlarla bir dolu kaşif ve mucit olduğunu söyleyenler olduğu gibi; zekâsını, bilgisini ve cazibesini insanları manipüle etmeye hasretmiş, bilimsel argümanlarla safsataları ustalıkla ve sorumsuzca harmanlayarak, sözdebilimin ateşine odun atmaya odaklanmış tehlikeli sahtekâr olduğunu savunanlar da vardır. Aleyhindeki görüşleri savunanların sayıca ağır bastığı bir vakıadır. Evrendeki canlı ve cansız bütün varlıklar arasında doğal bir enerji  aktarımı olduğunu savunan, bu görüşünü de Canlısal Manyetizma başlığıyla sistematize eden Mesmer, mesmeromania denen ve 1780 – 1850 dönemine damgasını vuran bir çılgınlığın merkezi öznesiydi. Canlısal Manyetizma, azalarak da olsa, 20. asrın başına değin kendinden söz ettirecek olan tedavi metodu mesmerizmin temeliydi.1795 – 1860 arasında yaşamış İskoç cerrah ve doğa filozofu; şaşılık gibi bazı optik rahatsızlıklarla, önemli ortopedik problemlere dair yaptığı yenilikçi tedavilerle literatüre geçen, modern hipnotizma, hipnoterapi, hipnotik anestezi ve kimyasal anestezi yöntemlerinin öncüsü James Braid, 1843’te yaptığı hayvanlardaki manyetizmayla ilgili çalışmaları sırasında hipnotizma kavramını önerirken, aslında, mesmerizm tekniğinden büyük ölçüde faydalanmıştı. Isaac Newton’ın katkıları başta olmak üzere, o güne değin elektrik ve manyetizmayla ilgili çalışmalardan hareketle sistematize ettiği Canlısal Manyetizma, orijinal adıyla Animalischer Magnetismus teziyle Mesmer; evrensel manyetik enerji sisteminin unsurları olan canlıların, bilhassa da insanların, beden ve zihinlerinin uyum içerisinde çalışmasını sağlayan görünmez bir sıvı olduğunu ileri sürüyordu. Bu sıvının akışındaki problemler bütün hastalıkların kök nedeniydi, hastalığın tedavisi, akışının normalize edilmesine bağlıydı. Mesmer onlara dair bilgi sahibi midir, bilinmez; ancak, kurduğu sistem ve uyguladığı tedavi yöntemi 5,000 yıllık kadim Çin tıbbından, Brahmanizm’den, Budizm’den, Maya – İnka – Aztek ritüellerinden; simyacı, astrolog ve ezoterik filozof Nettesheim'li Heinrich Cornelius Agrippa’yla, doktor, simyacı ve filozof Paracelsus’un görüş ve yöntemlerinden derin izler taşımaktaydı. Mesmer’in tedavi metodu, hastanın rahatsızlığının kaynağı olan vücut kısmıyla, onun civarına elle ve mıknatısla masaj yapmak ve bedenin yüklendiği statik elektriği boşaltmaktı. Kültürlü, akıllı, gizemli, çekici, sanat ve müzik aşığı görümüyle Mesmer insanları, bilhassa da kadınları çok etkiliyor, yol açtığı mesmeromanianın tadını çıkarıyordu. Yaptığı bir tedavi istenen sonucu vermediği, ilmine dair bir tereddüt oluştuğunda şehir, hatta, ülke değiştirerek mesaisine devam eden Mesmer, Fransa Kralı 16. Lui’nin, şarlatan olup olmadığı araştırmak için komisyon kurmasıyla soyluların gözünden düşmüş, bu durum onu, Fransız İhtilâlinin terör döneminde giyotinden korumuştu. Sisteminin en parlak günleri ölümünden sonraya rastlayacak olan Mesmer, 1815’de bir avuç taraftarının arasında öldüğünde yorgun ve kırgındı.

Dünya’nın en önemli çizgi roman havzalarından İtalyan fumetto endüstrisinin amiral gemisi Sergio Bonelli Editore'nın Nisan 1982'den bu yana yayımladığı popüler kültürün en entelektüel grafik işlerinden Martin Mystère – İmkânsızlıklar Dedektifi’nin İtalyancasının 401. ve 402., Türkçe edisyonununsa 234. ve 235. sayılarındaki Doktor Mesmer’in Deneyi  ve Ölümsüzlük Dizisi başlıklarını taşıyan 2 albümlük macerayla, onlardaki kuramsal bölümler, programımızın ana başvuru kaynaklarıdır. Meraklısı bunları okuduğunda, hem konuya dair doyurucu bilgilerin grafik roman temelinde nasıl da başarılıyla aktarıldığına şahit olacak, hem de, şayet bugüne değin Martin Mystère’le tanışmamışsa, bu macera üzerinden, İmkânsızlıklar Dedektifi’nin bilgi, gizem, gerilim, aksiyon, entrika ve ironiyle zenginleştirilmiş kozmosuna dahil olacaktır. Bir sonraki programımızda birlikte olmak dileğimizle; hoşça kalın, kitapla ve muhabbetle kalın değerli dinleyenler. 



182) Tüketici Ataleti

Radyo 1'in değerli dinleyicileri, merhaba; Ziyaver Şencan'ın metnini yazdığı, Berivan Erin'in yapımcılığını üstlendiği, Rıza Okur'un sunduğu Sayfaların Dilinden programının bugünkü konusu Tüketici Ataleti.

Türk Dili Dergisi’nin Ocak 2021 tarihli 70. sayısındaki denemesinde İsmet Emre ataleti, edebi lezzet içeren üslûbuyla, şöyle tanımlamış: ‘Atalet, var oluşun eylemsel donukluğudur. Var olanın; işlevini bir süreliğine askıya alması, durdurması, içinde bulunduğu ortama kendini kapatması, kendi kapısına kilit vurmasıdır. Pasif bir geri çekilmedir atalet. Aktif geri çekilme gerilemeyi, bulunduğu yerin gerisine düşmeyi; pasif geri çekilme ise olduğu yere çakılmayı, hareket etmemeyi, kımıltısızlığı, donukluğu işaret eder.’ İçinde bulunduğumuz rölantide çalışan aracın sürücüsünün aniden gaza basması halinde, geriye doğru savrulmamızın; aracımızın yüksek hızla hareketi sırasında sürücünün aniden fren yaptığı durumdaysa, ileri doğru fırlamamamızın dinamik ve mekaniğini açıklayan Newton’ın Birinci Yasası, mezkûr araçla bizim, bahse konu istikrarsız sürücüyle olan imtihanımızı, atalet, yâni, eylemsizlik prensibi çerçevesinde bakın nasıl açıklamakta: kendisine etki eden kuvvetlerin toplamı nette sıfır olan bir cisim duruyorsa durma halini, hareket ediyorsa, aynı istikamette ve hızda olmak kaydıyla, hareketini sürdürme eğilimindedir.  

Atalet kavramının, davranış bilimleriyle iktisat disiplinlerinin kesişim alanlarındaki iz düşümü müşteri ataleti, ya da, literatürdeki orijinal adıyla, consumer inertia’dır. Gezegenimizin aşırı mal ve hizmet arzıyla iletişim ve bilişim fazına geçtiği son 75 yılda, mal ve hizmetlerin çok çeşitlenmesi ve üreticilerin tüketilmesi saikıyla pazara arz ettikleri birbirine muadil ürünlerin miktarının olağanüstü artması yüzünden, müşterilerin giderek şiddetini arttıran ve alışveriş süreçlerini sekteye uğratacak olan devâsa bir karar alma problemiyle karşılaşması gerekirdi. Bahse konu problemin gündemimizi işgal etmemesinin nedeni; tüketici ataleti denen ve kısaca karşısına daha avantajlı seçenekler çıkan tüketicilerin, tüketim tercihlerini değiştirmek yerine, bir dizi neden yüzünden, var olan pozisyonlarını koruyarak, eski adreslerden alışveriş yapmaları hali diye tanımlayabileceğimiz davranış normudur. Tüketici ataletinin gerekçeleri olan söz konusu o bir dizi nedenin en belli başlıları şunlardır: en kuvvetli insani özelliklerden olan alışma eğiliminin alışveriş sürecine yansıması sonucu ortaya çıkan tüketici alışkanlığı; avantajlı seçenekleri bulmaya zamanın olmaması; seçenekleri araştırıp bulmaya zamanın olmasına karşın, bu noktada niyet ve gayret eksikliği yaşanması; kullanılan ürün veya servisin kimliği altında üretildiği markanın yarattığı anlatının, tüketicinin zihnini kolonize ederek alt edilmesi imkânsız bir marka bağımlılığı oluşturması. Bazı ülkelerin kadavradan organ bağış oranlarına bakalım: Danimarka %4, Almanya %17, İngiltere % 18, Hollanda %28, İsveç % 85, Belçika ve Portekiz % 93, Macaristan ve Fransa %94, Avusturya %95. Sosyolojik ve kültürel olarak birbirine benzeyen toplumlar arasındaki bu derin uçurumlar, sözleşme yapmak noktasındaki müşteri ataletinden kaynaklanmaktadır. Şöyle ki, düşük bağış oranına sahip olan ülkelerde, önceden organlarınızı bağışladığınıza dair bir sözleşme imzalamak zorunda olmanıza karşın; yüksek organ bağış oranlarının olduğu ülkelerde, şayet ‘organlarımın bağışlanmasını istemiyorum’ diye bir kayıt düşmemişseniz, öldüğünüzde otomatikman organ bağışçısı olursunuz. Amerikan Adalet Bakanlığı, Alphabet ve Apple’a milyarlarca dolarlık bir antitröst davası açmaya hazırlanıyor. Bunun nedeni, Google'ın, Safari tarayıcısında varsayılan arama motoru olarak yer alması karşılığında Apple’a 2022’de 20 milyar dolar ödeyerek, pazardaki hakim konumuyla müşteri ataleti üzerinden ticari kazanç elde etmesi.

Doktor Öğretim Üyesi Faruk Güven’in İktisadi İdari ve Siyasal Araştırmalar Dergisi’nin Ekim 2023 tarihli 22. sayısında yayımlanan Tüketici Ataleti Dinamiği Üzerine Bir İnceleme başlıklı makalesi, küresel manada çokça atıf yapılan önemli ekonomi gazete ve dergilerinde Mart 2024’ten bu yana yayımlanan rekabet hukukuyla ilgili metinler ve Dr. Ceyhun Emre Doğru’nun metinlerini yazıp sunduğu ve bir ekonomi kanalında Cuma günleri yayımlanan ‘küresel düzeydeki ekonomik, politik ve jeostratejik gelişmeleri değerlendirip; iş dünyası ve politikadaki liderlerin stratejik kararlar vermelerini sağlayacak fikirler paylaşmayı amaçlayan’ Strateji Katı programının 16 Ağustos 2024 tarihli bölümü, kaynakçamızdaki referanslarımızdan bazıları ve ilgilisi için önerilerimizdir. Bir sonraki programımızda birlikte olmak dileğimizle; hoşça kalın, kitapla ve muhabbetle kalın değerli dinleyenler. 















Cemal Süreya'nın askerleriyiz!


1931, Pülümür - 9 Ocak 1990, İstanbul

34 yıldan fazla zaman geçmiş demek ki üzerinden... Twitter'da ölüm yıldönümüne dair açılan hashtag'de yazılanları okurken, yıllar yıllar önce vefatını öğrendiğimde benliğime hakim olan halet-i ruhiyenin, sanki onu henüz dün yaşamışımcasına, canlanıp ete kemiğe bürünüverdiğini ve aktüel moodumu domine ettiğini deneyimliyordum. Bir taraftan da 'vay canına, - zaman su gibi akıp gidiyor / geçiyor - geyiği gerçekten de 'Varoluşun Tunç Yasaları'ndanmış' diye mırıldanıyordum.

Evet, bugün itibarıyla, en sevdiğim şairlerden olan Cemal Süreya'nın ölümünün üzerinden tamı tamına 34 yıl, 7 ay, 12 gün geçmiş oldu.

Bir diğer deyişle, aşık olabilme ve vicdanlı davranabilme gibi insanlık durumlarının şiir şeklinde damıtılmış ifadesi olan hâlis ve sâlih Şair Cemal Süreya'sız geçen koca bir dönem yaşadı yerelde bu coğrafyanın sakinleri; genelde / globalde ise insanlık familyasının tamamı.. 

'Şairin anısına hürmeten ne desem yakışık alır?' diye düşündüğümde, aşağıdaki dizeler / üşüşüverdi / düşüverdi aklıma - ki, onu yâd etmenin en manalı hâlînin, arkasından dize düşürmek olduğunda, sanırım ve umarım ki, hemfikirsinizdir benimle değerli dostlar.

Hakir kardeşinizin, Cemal Süreya anısına istihsal ettiği lâkırdı muhterem kârîm, işte şudur:

bir orduya şartsa yazılmak ne deriz 
 biz de cemal süreya'nın askerleriyiz 

Blogumun devamında, bu kelime kuyumcusunun, bu hissiyat çerçisinin, bu aşk müstahsilinin, bu empati ve hassasiyet temsilcisinin unutamadığım bazı dizlerini terennüm etmenin manalı olacağını düşündüm.

İşte Cemal Süreya'nın o doyumsuz retrospektifinden mini minnacık bir buklet:


'ne demiş uçurumda açan çiçek, yurdumsun ey uçurum' dizesi gibi çok sayıda ölümsüz (immortal) dizeye imza atan ve aşk ve vicdanlı olmak gibi insanlık hallerinin en hâlîslerinin şairi Cemal Süreya'yı anmanın şimdi tam zamanıdır.


Rıza Nur; Şeker; Sağlıklı Yaşam ve Michael Mosley; Alaturka Mûsikî Yasağı; Mc Taggart'ın Zaman Kuramı >>> metinler 36

01 Ocak - 31 Aralık 2024 döneminde, Pazartesi'nden Cuma'ya hafta içi her gün 14.55 - 15.00 saatleri arasında TRT Radyo 1'de yayınlanan, bütün yıl boyunca da toplamı 262'ye erişecek olan Sayfaların Dilinden programının metinlerini yazıyorum. Mezkûr metinler, muhtasar bir ifadeyle, insanın kendisiyle, diğer insan kardeşleriyle, bitki - hayvan - böcek - toprak - su gibi bileşenlerinin oluşturduğu o alâimisemâ mahiyetli muhteşem mimari ve muhtevanın referans verdiği eko-sistemle, tarihsel mirasla, eşyayla, mekânla, zamanla, uzayla teması sırasında deneyimlediği olgu - mesele - süreç - olay gibi Varoluş Dairesi'nin fenomenlerinden / tezahürlerinden birisinin, ana hatlarıyla da olsa, kuşatılma teşebbüsüdür. 2025 yılında kitaplaştırılacak olan bahis konusu entelektüel hasılanın 02 Eylül - 06 Eylül haftasında yayınlanacak olanları aşağıdadır. Onlara dair görüş, öneri, katkı ve eleştirilerinizi metinlerimin altındaki yorumlar kısmında ya da sosyal medya hesaplarım üzerinden paylaşabilir, programları, TRT Dinle'yi cep telefonunuza indirerek Dünya'nın bütün coğrafyalarından dinleyebilirsiniz.



176) Rıza Nur

Radyo 1'in değerli dinleyicileri, merhaba; Ziyaver Şencan'ın metnini yazdığı, Berivan Erin'in yapımcılığını üstlendiği, Rıza Okur'un sunduğu Sayfaların Dilinden programının bugünkü konusu Rıza Nur.

Politikacı, doktor, yazar Rıza Nur 30 Ağustos 1879’da Sinop’ta doğdu. 1905’de Feni Hıtan, yâni, İlmi Sünnet adıyla basıldıktan sonra Almancaya da çevrilecek olan bitirme teziyle 1901’de Askeri Tıbbiye’den tabip yüzbaşı olarak mezun olan Rıza Nur, Osmanlı’nın ilk fenni sünnetçisiydi. Kamuoyu tarafından tanınmasını sağlayan kitabının basılmasından, Yahyâ Kemal’in ‘ateşle ve kanla siler bir gün ordumuz lekeyi / bu insanoğluna bir şeyn olan mütârekeyi’ dizeleriyle tasvir ve telin ettiği, İmparatorluğun işgalinin temelindeki Mondros Mütârekesi’ne kadar olan süreci Rıza Nur dolu dizgin yaşayacaktı. 1907’de aldığı cerrahî profesörlüğü; 1908’de tabip binbaşı olması; İttihat ve Terakki Cemiyeti listesinden Osmanlı Meclis-i Mebûsanı'nın Sinop milletvekili seçilmesi; anlaşmazlığa düştüğü Cemiyet’ten istifa etmesiyle tıbbiyedeki kürsüsünün lağvedilerek profesörlüğünün düşürülmesi; tenzili rütbeyle kolağası yapılması; Prens Sabahaddin’in Ahrar Fırkasına katılması; ardından istifa ederek Hürriyet ve İtilâf Fırkası’nın kurucularından olması; 1912 seçimlerine müteakip İtilafçılar’dan da ayrılması; ağır eleştirilerde bulunduğu Cemiyet’in Bâbıâli Baskını’yla iktidarı alması üzerine, mesleki tetkikler bahanesiyle yurt dışına sürülmesi; Köstence, Cenevre, Nice, Paris ve Kahire’de bulunduğu bu ilk sürgün dönemini doktorluk ve İttihatçılık karşıtı siyasi faaliyetlerle geçirmesi; anılarında ‘Morfin bağımlısıydı, sıklıkla kafa-göz kavga ederdik, hastalıklı ve zayıf yaratıklar olan diğer kadınlar gibi eşine sadakat sıkıntısı çekiyordu’ diyerek aşağıladığı ve 1932’de boşanacakları, Edirne Müdâfii olarak tarihe geçmiş, eski serasker Deli Şükrü Paşa’nın kızı İffet Hanım’la Nice’te evlenmesi gibi önemli olaylar bahse konu bu 13 yıllık periyotta gerçekleşecekti. Mütarekeye müteakip döndüğü İstanbul’da, son Osmanlı Meclisi Mebûsanı’nda Sinop vekili olan Rıza Nur, işgal güçlerince meclisin dağıtılması üzerine Ankara’ya geçmiş, Milli Mücadele’ye katılmıştı. İstiklâl Harbi sırasında meclisin seçtiği ilk eğitim bakanı ve ikinci Sağlık Bakanı olan Nur, bir dönem Hariciye Nezâreti’ne vekâlet etmiş, fevkalâde murahhas sıfatıyla gittiği Moskova’da, 16 Mart 1921’de Sovyetlerle akdedilen antlaşmaya katkı verdi. Mustafa Kemal Paşa’ya geçici bir süre için geniş yetkiler tanıyan Başkumandanlık Kanunu tasarısını meclise sunan mebuslara önderlik eden Rıza Nur, cerrah olarak katıldığı Sakarya Meydan Muharebesi’nin ardından, 1 Kasım 1922 tarihinde, metnini yazdığı kanunun mecliste kabulüyle, saltanatın ilgasında kilit rol oynayacaktı. TC’nin tapusu ve kurucu metni sayılan Lozan Konferansı'nda, baş müzakereci İsmet Paşa’yı ikinci delege sıfatıyla asiste eden Rıza Nur, 1923 seçimlerinde tekrar Sinop vekili seçildi. Gâzi’nin hükümet tarzıyla ters düşmesi üzerine çıktığı yurt dışında 13 yıl kalan Nur; 2. sürgün hayatının 1926 – 1933 döneminde Paris’te, 1933 – 1938 arasındaysa İskenderiye’de yaşamış, bu süreçte, 1920’lerin başında giriştiği Türk tarihi araştırmalarına ağırlık vermişti. Gurbette gerçekleştirdiği edebiyat, tarih, müzik müktesebatının temel karakteristik özelliği Türk Milliyetçiliği olan Rıza Nur, Atatürk’ün vefatı üzerine çıkarılan afla Aralık 1938’de Türkiye dönmüş, yazma ve yayımcılık faaliyetine odaklanmayı sürdürdüğü 4 yılın sonunda, 8 Eylül 1942’de vefat etmişti. Başta Arnavutlar olmak üzere, bazı milletler hakkındaki ırkçı tespitleri ve kadınlara dair aşağılayıcı iddiaları yüzünden eleştirilen yazarın hayatını ayrıntılı olarak anlattığı otobiyografisi Hayat ve Hatıratım; İstiklâl Harbi, Lozan Konferansı ve Cumhuriyet’in ilk yıllarındaki bütün olumlu ve başarılı işleri sahiplenen, hata ve olumsuzlukları ise başta Atatürk ve İnönü olmak üzere, Yeni Türkiye’nin diğer kurucu babalarına ciro eden tutumu ve içerdiği ciddi mantık hataları ve maddi tutarsızlıklarıyla spekülatif ve güvenilmez bir metin olup, nesnel görüş edinmek adına Cavit Orhan Tütengil’in Dr. Rıza Nur Üzerine ve Turgut Özakman’ın Dr. Rıza Nur Dosyası’yla birlikte okunmasında fayda vardır. Bir sonraki programımızda birlikte olmak dileğimizle; hoşça kalın, kitapla ve muhabbetle kalın değerli dinleyenler. 

177) Şeker

Radyo 1'in değerli dinleyicileri, merhaba; Ziyaver Şencan'ın metnini yazdığı, Berivan Erin'in yapımcılığını üstlendiği, Rıza Okur'un sunduğu Sayfaların Dilinden programının bugünkü konusu Şeker. 

2023 verilerine göre Dünya’da 10 milyona yakını tip 1, ezici çoğunluğuysa tip 2 karakterli olmak üzere, toplamda 530 milyon kadar diyabetli, yâni, şeker hastası vardır. Bizim projektör tutup analiz edeceğimiz şeker bahsiyse, diyabetin de sebeplerinden olmasıyla bir tehdit unsuru olan, bununla birlikte, besleyici özelliği sayesinde, günümüzün en temel ve vazgeçilemez enerji kaynağı olan besin içeriği olarak şeker, yâni, sakkarozdur. Bitkilerdeki en önemli şeker olan ve en çok da şeker kamışıyla şeker pancarından elde dilen sakkaroz, diğer şeker türleri olan glukoz ve fruktozla karıştırılır. Bu durum, üç kavramın, sanki ikame terimlermiş gibi, yanlışlıkla birbirinin yerine kullanılmasına yol açabilir. Bir glukoz ve bir früktoz molekülünün birleşerek oluşturduğu disakkaritin teknik adıdır sakkaroz. Sükroz, ya da, halk arasında, çay şekeri de denir sakkaroza. Monosakkarit olan glukozun bir diğer adı ise dekstrozdur. Bir diğer monosakkarit olan fruktoz; bal, çeşitli meyveler ve kök sebzelerinde bol miktarda bulunur. İnsan bünyesinde, alkol içeren ürünlerin yol açtığı hasara benzer yıkımların sebebi olan fruktoz, karaciğerde metabolize edilerek yağa dönüştürüldüğünden, ihtiyaçtan fazla tüketildiğinde, obezite, diyabet ve metabolik sendrom riskini arttırır. Kolay sindirilen ve en pratik ve zahmetsiz enerji kaynaklarından olan sakkarozun aşırı tüketimi de, fruktoz gibi, obezite, metabolik sendrom ve diyabet nedenidir. MÖ 3000 yılından önceki çağlarda şeker kamışını çiğneyerek ağzını tatlandıran Polinezyalılar, Doğu ve Güneydoğu Asya coğrafyalarının şekerin anavatanı olarak anılmasını sağlamıştır. Büyük Darius’un katip ve tarihçilerinin tuttuğu kayıtlar bize, bu önemli Pers hükümdarıyla maiyetinin, MÖ 6. asrın başında giriştikleri Hindistan seferinde, İndus Nehri kıyılarındaki şeker kamışı tarımına dair yaptıkları gözlemleri içermesi bakımından tarihi öneme sahiptir. MÖ 4. asrın başında aynı coğrafyayı fetheden Büyük İskender, mukaddes kamış dediği şeker kamışı numunelerini Doğu Akdeniz, Ege Çanağı ve Doğu Afrika sahillerine taşıyarak, bu egzotik bitkinin Akdeniz havzasıyla tanışmasını sağlayacaktı. Şeker kamışından, bazı iptidai endüstriyel metotlarla, kristalize şeker elde edilmesinin kaynağının İndus vadisi olması şaşırtıcı değildir. Şekeri İspanya ve Portekiz üzerinden Avrupa’ya taşıyan, onunla İran seferinde tanışan Araplardır. Yüksek gelir sağlayan ve endüstriyel gelişimi de tetikleyen şeker kamışı tarımını Karayipler havzasıyla, Orta ve Güney Amerika’ya taşıyan İspanyol ve Portekizliler oldu. 16. asrın ortasına gelindiğinde, söz konusu coğrafyalarda, şeker kamışından kristalize şeker üreten işliklerin sayısı on bine yaklaşmıştı. Şeker bazlı endüstriyel alt yapı öylesine muazzam, kullanılan teknoloji de öylesine devrimciydi ki, bu hal ister istemez bizi ‘endüstriyel devrim 1750’lerde Manchester’daki dokuma tezgâhları temelinde yükselmiştir’ ezberini terk etmeye zorlamaktadır. Şeker pancarının şeker içerdiği, şeker kamışının tatlı olduğunun keşfinden yaklaşık 50 asır sonra, 18. asrın ortasında, Germen kimyager Andreas Sigismund Marggraf tarafından anlaşılacaktı. Tropikal ve subtropikal iklimleri seven egzotik şeker kamışının aksine, şeker pancarının, karasal iklimin hakim olduğu Avrupa ve Batı Asya’da yetiştirilebilmesi, şeker endüstrisi ve ticaretinin ağırlık merkezleriyle nakil hatlarını çeşitlendirdi. Ülkemizde pancar şekeri ziraatının miladı 1926 Kasım’ıdır. %80’si kamıştan, %20’si pancardan elde edilen Dünya sakkaroz kökenli şeker üretimi 177 milyon ton olup, Brezilya 42, Hindistan 33, Tayland 11, Çin 9, Amerika 8, Türkiye 2.7 milyon ton yıllık üretim yapmaktadır. BBC Dünya Servisi’nden Fernando Duarte’nin Gıda ve Tarım Örgütü, FAO’nun 2018 verileri temelinde yaptığı araştırmaya göre, Dünya’da kişi başı yıllık şeker tüketimi 23 kg, ülkemizde ise 31 kg’dır. İsrail, yıllık kişi başı 64 kg tüketimle açık ara birincidir. Siyonist rejim idaresindeki bu toplum daha az şeker tüketirse, saldırganlığının dozu düşer mi acaba? diye düşünmeden edemiyor insan.

Ulbe Bosma’nın yazdığı Şekerin Tarihi, 100 yıl önce ortalama bir insan 5 kilonun altında şeker tüketirken, nasıl oldu da bu miktar günümüzde 25 kiloya yaklaştı? gibi stratejik soruları yanıtlayan okunması elzem bir referanstır. Bir sonraki programımızda birlikte olmak dileğimizle; hoşça kalın, kitapla ve muhabbetle kalın değerli dinleyenler

Voynich El Yazması; Tuz; Kurt Gödel'in Eksiklik Kuramı; Turgut Uyar; Felis Silvestris Catus >>> metinler 35




















01 Ocak - 31 Aralık 2024 döneminde, Pazartesi'nden Cuma'ya hafta içi her gün 14.55 - 15.00 saatleri arasında TRT Radyo 1'de yayınlanan, bütün yıl boyunca da toplamı 262'ye erişecek olan Sayfaların Dilinden programının metinlerini yazıyorum. Mezkûr metinler, muhtasar bir ifadeyle, insanın kendisiyle, diğer insan kardeşleriyle, bitki - hayvan - böcek - toprak - su gibi bileşenlerinin oluşturduğu o alâimisemâ mahiyetli muhteşem mimari ve muhtevanın referans verdiği eko-sistemle, tarihsel mirasla, eşyayla, mekânla, zamanla, uzayla teması sırasında deneyimlediği olgu - mesele - süreç - olay gibi Varoluş Dairesi'nin fenomenlerinden / tezahürlerinden birisinin, ana hatlarıyla da olsa, kuşatılma teşebbüsüdür. 2025 yılında kitaplaştırılacak olan bahis konusu entelektüel hasılanın 26 Ağustos - 30 Ağustos haftasında yayınlanacak olanları aşağıdadır. Onlara dair görüş, öneri, katkı ve eleştirilerinizi metinlerimin altındaki yorumlar kısmında ya da sosyal medya hesaplarım üzerinden paylaşabilir, programları, TRT Dinle'yi cep telefonunuza indirerek Dünya'nın bütün coğrafyalarından dinleyebilirsiniz.














171) Voynich El Yazması

Radyo 1'in değerli dinleyicileri, merhaba; Ziyaver Şencan'ın metnini yazdığı, Berivan Erin'in yapımcılığını üstlendiği, Rıza Okur'un sunduğu Sayfaların Dilinden programının bugünkü konusu Voynisch El Yazması

Kitabiyat aleminin ve kültür kozmosunun en esrarengiz olgularından birisi, hiç kuşkusuz, Voynich El Yazmasıdır. Giderek gelişen çeşitli tekniklerle yapılan yaşlandırma metotlarına göre 1404 – 1438 periyoduna tarihlenen eser, dana derisinden yapılmış, bazıları, diğerlerine göre oldukça büyük ve katlı haldeki 100’den fazla parşömendeki, bilinmeyen bir alfabe ve meçhul bir lisanla yazılmış metinlerle, bunları destekleyen çok sayıdaki renkli illüstrasyon ve diyagramı içeren 240 sayfadan oluşmaktadır. Uzmanlar, el yazmasının 32 sayfa içeren bazı varaklarının eksik olduğunu düşünmektedir. 1865 – 1939 döneminde yaşamış Çarlık Rusya’sı doğumlu, Leh asıllı İngiliz kimyager, eczacı, Polonya’nın istiklâli için Çarlıkla savaşan radikal bir devrimci, koleksiyoner, nadir kitap eksperi ve önemli sahaflardan Wilfrid Woynisch tarafından 1912’de elde edilip kataloglanarak, bilinen geçmiş sahipleri kayıtlara geçirilen eser, tarihin bir başka namlı bibliyofilli ve antika kitapçısı Hans Peter Kraus tarafından 1969’da Yale Üniversitesi'nin Beinecke Nadir Kitaplar ve El Yazmaları Kütüphanesi'ne bağışlandı. Kriptografların 110 yıldır deşifre etmeye çalışmalarına karşın, bu konuda bir türlü ciddi mesafe kat edemedikleri, insanlığın gizem duygusunu ve merak hassasını uyarmaya devam eden ve etrafında çok sayıda kurgusal anlatı şekillenen eserin eni 16.2 cm, yüksekliği 23.5 cm olup, sayfalarının toplam kalınlığı 5 santimi bulmaktadır. Mezkûr yazmanın keçi derisinden olan cilt kapaklarının orijinal olmayıp, Roma Koleji olarak da bilinen Papalık Gregoryen Üniversitesi kitaplığına katıldığı 17. asırda yapıldığı sanılmaktadır. X Işını Spektroskopisi ve X Işını Kristalografisi metotlarıyla yapılan incelemeler, yazmanın metniyle illüstrasyonlarında kullanılan mürekkebin karakterinin ve üretim tarihinin aynı olduğunu; eserinin bazı sayfalarının, asırlar içerisinde yeniden yazılıp resimlendiği koymuştur ortaya. Sistematik bir noktalama işaretleri setinin kullanılmadığı akıcı bir kaligrafiyle kaleme alınmış el yazmasının bazı sayfalarında, Latin Alfabesi kullanılarak yazılmış bilinmeyen dilden pasajlar da yer almaktadır. 1940’larda, kriptograf William Friedman başkanlığındaki bir heyet tarafından ilk defa girişilen bilgisayar destekli transkripsiyon çalışmaları sonucunda, 170,000’i aşkın karakter tarafından teşkil edilen, 8,114’ü benzersiz olmak üzere, toplamda 35,000 kadar kelimeden oluştuğu saptanan eserin sözcük mimarisi, 2. Dünya Savaşı’nda çok sayıda düşman şifresinin deşifre edilmesine katkı veren efsanevi kriptanalist Elizebeth Smith Friedman'a göre ‘kodkırıcıları hayal kırıklığına uğratmaya namzettir’. Bu konuda halâ kayda değer mesafe alınamamasının nedeni bu olsa gerektir. Çeşitli bitkilere ve ağaçlara, astronomik ve astrolojik süreçleri temsil eden dairesel diyagramlara, kaplıca ve küvetlerde banyo yapan kadınlara, kozmogonik ve kozmolojik olgulara, farmasötik terkiplerde kullanıldığı düşünülen bitki ve köklere dair çok sayıda görselle desteklenen metnin, Geç Orta Çağ’la, Erken Rönesans dönemlerinin tıp ve eczacılık bilgilerini kucaklayan bir çeşit vademecum ve farmakope olduğu değerlendirilmektedir. Başta Wilfrid Woynisch olmak üzere, eser üzerinde çalışan uzmanlar, teyitli ilk sahibi, 17. asrın ilk yarısında Prag’da yaşamış simyager Georg Baresch olan yazmanın sahiplik jeneolojisini şöyle sıralar: Kutsal Roma İmparatoru 2. Rudolph; 2. Rudolph’un doktoru, eczacı Jacobus Sinapius; Georg Baresch; Prag'daki Charles Üniversitesi'nin rektörü Jan Marek Marci; Cizvit alimi, teolog ve Mısırbilimci Athanasius Kircher; Roma Koleji Kitaplığı; sahhaf Wilfrid Woynisch; Wilfrid’in eşi, İrlandalı romancı Ethel Woynich; Ethel yakın arkadaşı Anne Hill, antika kitap taciri Hans Peter Kraus ve nihayet Yale Kütüphanesi. Wilfrid Voynisch, Giovanni Fontana, Edward Kelley, Roger Bacon ve John Dee’nin olası yazarlarından olduğu düşünülen eserin bugüne değin deşifre edilememesinin oluşturduğu gizem, el yazmasını konu alan film, dizi, çizgi film, belgesel ve bestelerin yapılmasını, kurmaca ve bilimsel kitap, makale ve tezlerin yazılmasını tetiklemiştir. Wikipedia’daki ilgili maddeler, Voynisch El Yazması konusundaki temel referans kaynağımız olup, ilgilisi için de mücevher evsafındadır. Bir sonraki programımızda birlikte olmak dileğimizle; hoşça kalın, kitapla ve muhabbetle kalın değerli dinleyenler. 



172) Tuz

Radyo 1'in değerli dinleyicileri, merhaba; Ziyaver Şencan'ın metnini yazdığı, Berivan Erin'in yapımcılığını üstlendiği, Rıza Okur'un sunduğu Sayfaların Dilinden programının bugünkü konusu Tuz

Bir zamanlar bir ülkede, toplumunu adil yönettiği için çok sevilen 3 kız babası bir hükümdar varmış. Bir şölende kızlarına ‘söyleyin bakalım, beni ne kadar seviyorsunuz?’ diye sorduğunda, en büyük kızından, riya kokan bir tavırla verilmiş ‘Dünya kadar’, ondan aşağı kalmak istemeyerek eli yükselten ortanca kızındansa samimiyetsiz bir edayla söylenmiş ‘gökyüzü kadar’ cevaplarını almış. Yalan da olsa, güzel sözlerle aldatılmak insana iyi gelir. Nitekim, hükümdar da bu yalanlarla mest olmuş şekilde, erdemli kişiliği yüzünden en çok sevdiği küçük kızına dönüvermiş. Ablalarının sahte sevgi gösterisine iğrenerek bakan dürüst kızın cevabı, herkesi şaşırtacak denli ayrıksıymış: ‘yemeğe kattığım bir fiske tuz kadar!’ En çok sevdiği prensesinden hiç ummadığı bir cevap alan hükümdar çok öfkelenmiş ve onu ülke dışına sürmüş. Küçük prenses gittiği komşu ülkenin prensiyle evlenerek mutlu bir yuva kurmuş, kocasının, yaşlanan babasının yerine geçerek kral olmasıyla da kraliçe oluvermiş. Her şey yolundaymış, ancak çiçeği burnunda kraliçe, babasını ve ülkesini çok özlüyormuş. Aradan yıllar geçmiş, hükümdar, ülke yönetimine ortak ettiği 2 kızıyla, küçük kızının ülkesini ziyarete gelmiş. Küçük kızının kraliçe olduğundan bihaber olarak katıldığı şölende, görüntüleriyle damak çatlatacak denli lezzetli oldukları izlenimini veren yemekleri tattığında, hepsinin tuzsuz olduğunu görerek öfkeyle haykırmış: ‘bölgenin en kudretli hükümdarını ve maiyetini tatsız tuzsuz yemeklerle ağırlamak cüretini nereden buldunuz?!?’ Cevap, hemen karşısında, ev sahibi kralın yanında oturan yüzü peçeli kraliçeden gelmiş: ‘hayata ve yemeklere tadını veren, kararınca katılmış bir fiske tuzdur’. Yüzünü açan kraliçenin, çok sevdiği küçük kızı olduğunu gören hükümdar, hatasını anlayarak, pişmanlık ve sevinç gözyaşlarına boğulmuş. Mutlu sonla biten bu popüler masalı Kral Lear trajedisine uyarlayan Shakespeare, nedendir bilinmez, tuz temasını kullanmamayı yeğlemişti. Modernite öncesindeki binlerce yılda Beyaz Altın denilerek mutenalaştırılan tuz minerali, ilkin MÖ 3000 dolaylarında Çin, Mısır ve Mezopotamya medeniyetlerinde etlerin bozulmasını önlemek, besinlere tat katmak, üretim ve ticaretinden vergi alarak devlete gelir sağlamak ve takas için kullanılmıştı. Hindistan’ın verdiği bağımsızlık mücadelesinin fitilini, İngiltere’nin koyduğu tuz vergisine itiraz eden Gandhi önderliğindeki direnişçilerin yaptıkları Büyük Tuz Yürüyüşü ateşleyecekti. Birçok dinde ve kadim kültürde tuz kutsal kabul edilir, yere dökülmez. Gezegene yayılmış çeşitli toplumların cenaze ve düğün törenleriyle, kan davalarını bitiren barışma şölenlerinde, merkezinde tuzun olduğu ritüeller vardır. Çok farklı coğrafyalarda, tuzun bereket getirdiğine; kötü ruhları, hayaletleri, şanssızlıkları uzaklaştırdığına inanılır. Roma imparatorluğunda lejyonerlerin maaşının tuz olarak ödenmesi, İngilizcede ücret anlamındaki salary ve asker anlamındaki soldier kelimeleriyle, Almancada asker anlamındaki soldat kelimelerinin kaynağıdır. Hipokrat, Galen, İbn-i Sînâ’nın müktesebatları, binlerce yıl boyunca, tuzu, çeşitli hastalıkların tedavisinde kullanan protokoller içermiştir. Yetişkinlerin günde ortalama 6 gram tuz alması yeterliyken, ülkemizde erkeklerin günde 20, kadınlarınsa 17 gram fazla tuz tüketmeleri, bilinenden çok daha fazla hipertansiyon hastasına sahip olmamıza yol açmaktadır. %60 klor ve %40 sodyumdan oluşan sofra tuzu sodyum klorürün kan serumundaki miktarının normalden az olmasının da, fazla olmasının da tetiklediği ciddi sağlık komplikasyonları vardır. Sadece vücudumuzdaki elektrolit dengesine sağladığı benzersiz katkı yüzünden değil, ekonominin yüzlerce alanındaki binlerce ürünün üretim süreçlerine de katkı verdiği için tuz minerali, vazgeçilmezlerimizdendir.

Derleyiciliğini Emine Gürsoy-Naskali’nin yaptığı Tuz Kitabı, 34 yazarın uzmanı oldukları konularda yazdıkları 33 makaleyle, mercek altına aldığımız konuyu bütün veçheleriyle kuşatan bir rehber, hayatın tadına ve tuzuna ve ele aldığı mevzuların anlaşılmasına, çorbada tuz olmak misali, katkı vermek amacındaki programımızın referans metni ve okuma önerimizdir. Bir sonraki programımızda birlikte olmak dileğimizle; hoşça kalın, kitapla ve muhabbetle kalın değerli dinleyenler. 

Argumentum ad Gastroenterum






1 - Kavramsal izah teşebbüsü

'Argumentum ad Gastroenterum' ismi / kavramı, 116 asır (11,600 sene) öncesine dayanan bir tarihsel arka plâna sahip olan insanlığın bulduğu en kullanışlı, en eski, en popüler, en faydalı ilmi metoda işaret etmektedir. Bahse konu bu antitenin, söz konusu bu mezkûr ilmi buluşun, sahip olduğu hayati önem yüzünden, içeriğine dair ayrıntılı bilgi paylaşımında bulunulması elzemdir, faydalıdır. 

Söz konusu kavramın iddia, ima, izah, işaret ve nispet ettiği alt metinlerin oluşturduğu anlam kosmosunu kuşatmadan önce, insanoğlunun onu kullanmadığı dönemlerde nasıl bir yaşam, sürdüğüne kuş bakışı da olsa, bakmak zihin açıcı olacaktır diye düşünüyorum. 

Argumentum ad Gastroenterum'u keşfetmeden önce, atalarımız (kelimenin gerçek manasıyla kabanın da kabası bir) taş devrinde yaşıyordu. O sıralarda teknoloji çok ilkel, konfor pek gariban, yaşam ise fevkalâde riskliydi. Hayatın zorlu, rahatsız ve ilkel olması onu kolaylaştıran diğer milyarlarca şey gibi; sigorta, kablolu tv, emeklilik, curling (körling), ücretli yıllık izin, hafta sonu tatili, işsizlik ödentisi, internet, bitter çikolata, El Clasico, akıllı cep telefonu, çift katlı Afyon kaymaklı ekmek kadayıfı, sosyal medyada atar yapan ergen tavrı, Acun Ilıcalı medyacılığı, antibiyotikler, kan nakli, gazlı içecekler, nükleer enerji, kulak ve burun kıllarını almaya yarayan elektronik alet, savaş uçaklarındaki fırlatma koltuğu, 'Pi Sayısı', 3 D seyirlikler, Gaziantep Baklavası, bebek bezi, 'tavuk mu yumurtadan çıkar, yoksa yumurta mı tavuktan?' tartışması, kavramsal sanat, naylon poşet, mutluluk çubuğu, selfie çubuğu ve kürdanın henüz icat edilmemiş olmasındandı. Bu yoksunluklar, yoksulluklar ve yokluklar ister istemez dönemin sakinlerini acayip derecede zorlamakta, adeta hayatlarından bezdirmekteydi. 

Kedili videoların arkasında kim var?


Mayıs 2016'da paylaştığım bir blogum, içeriğinin aktüel oluşu ve mezkûr metin ehemmiyetinden pek bir şey kaybetmediği için, güncellenmiş versiyonuyla, blogumun başında yer buldu kendisine:

Siz de fark etmişsinizdir sanırım; son yıllarda sayısız kedili video yayımlandı sosyal medya ve video paylaşım platformlarında, yayımlanmaya da devam ediyor. Geçtiğimiz günlerde, titiz gözlemlerim, hakikati bulmak hususundaki bitmek tükenmek bilmeyen gayretlerim ve araştırmacı blogger tabiatım sayesinde, bu videoların olabildiğince çok sayıda kişi tarafından izlenmesini sağlamak adına, bahse konu sosyal medya ve video paylaşım mecralarındaki birçok hesabın müşterek hareket ettiklerini ve organize bir yapının unsurlarıymış gibi davrandıklarını tespit etmiştim. Hemen akabinde de, 'ciddi çalışılmış bir program, titiz bir stratejik akıl ve adanmışlık gerektiren bir organize faaliyet' temelinde yürütüldüğüne şüphe duyulamayacak bahse konu bu etkinlikler silsilesinin arkasında, 'muhakkak surette uluslararası bir komplonun, bir küresel üst aklın, fevkalâdenin de fevkinde muktedir olan bir dış gücün manipülasyonu olmalı' diye çıkarımda bulunmuştum. Ancak, tümevarım metoduyla eriştiğim bu hipotetik yaklaşımım, onu ispatlamama hizmet edecek bir kanıta erişemediğim için, ne yalan söyleyeyim, kelimenin hakiki manasıyla, havada kalmıştı. Buna dair sezgimi ise, tam da o günlerde, içeriği 'kimdir, nedir, illuminati ile irtibatı var mıdır, henüz çözemedim ama, şurası kesin gibi: sürekli kedili video çekip paylaşan 1 üst akıl var.' olan bir tvitle paylaşmıştım(1).




Karaoğlan'ın yaratıcısı Suat Yalaz












İllüstratör, çizgi romancı, film yapımcısı, yönetmen, senarist, yayımcı Suat Yalaz, 1 Ocak 1932’de Kırşehir’de doğdu. İstanbul Devlet Güzel Sanatlar Akademisi’nde okurken, dönemin dergi ve gazetelerine karikatür ve illüstrasyonlar çizen sanatçının, Abdullah Ziya Kozanoğlu’nun tarihi romanı Kızıltuğ’dan uyarladığı aynı isimli çizgi romanı 1959’da Akşam Gazetesi’nde yayımlanmaya başladı. Kızıltuğ’un okurlarca çok sevilmesi, Suat Yalaz’a,  Kozanoğlu tarafından yazılan 9 macerayı çizerek, Akşam'da Kaan başlığıyla yayımlama imkânını vermişti. Orta Asya Türklerinden olan cengaver Otsukarcı’yla, onun ele avuca sığmayan cevval ve yakışıklı oğlu Kaan’ın kahramanları olduğu bu 9 çizgi roman da çok başarılı olunca, Suat Yalaz, ülkemizin çizgi roman kozmosunun en başarılı ve en uzun soluklu işine girişecekti. Kaan’ı Karaoğlan, babası Otsukarcı’yı Baybora ve Kaan’ın uşağı ve silahtarı olan Çakır’ı da Çalık olarak değiştiren Suat Yalaz, 1963 başında haftalık olarak yayımlamaya başladığı Karaoğlan Dergisi’nde ilk olarak Asya Kaplanı isimli macerayı yazıp çizecekti. Suat Yalaz, 1963’te başlayan 50 yıllık sürede, Karaoğlan’ın tespit edilebilen en az 80 macerasını üreterek yurt içinde ve yurt dışında yayımlayacaktır. Sanatçının, bu süreçte telif anlaşmaları yaptığı çok sayıda yayımcısı, müstakil dergiler, ya da gazete tefrikaları halinde olmak üzere, bu 80 macerayı defalarca meraklısıyla buluşturmuştur.